Umut ve hayalin birleşerek gerçekliğe savaş açtığı bir dönemdeyiz. Olan ve olacak olanın değil, olması gerekene inanılan düşünceler uğruna girişilen kavgada gidilecek yer çoğunlukla uçurumdan düşmek, ödenen bedellerin heba edilmesi ve kazanılması mümkün olmayan bir sürecin mimari olmaktan öteye değildir. Çünkü inanç eyleme geçtiğinde gerçeklikle çarpışır ve gerçekliğin demir örsünde dövülür. Geriye kalan umut, hayal ve inançtan arınmış çıplak gerçekliktir.
Her çağda egemen olan düşüncelerin hakim sınıfın düşünceleri olduğu belirlemesinden yola çıkarak, bu çağda da egemenlerin ezilenlere dayattığı kendi düşüncelerine bakarak önemli bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuzu yazabiliriz: Sonsuza kadar süreceğine inanmamızı istedikleri iktidarları ve bu iktidarların gölgesinde yanılmaz oldukları. Oysa sonsuza kadar sürecek hiçbir iktidar bulunmuyor, bulunmayacak da. Hayat sürekli yenileniyor ve bu yenilenme maddi koşulların yeniden üretimini sağladığı ölçüde bir iktidarı ayakta tutabiliyor. Ancak her iktidar ömrünün bir bölümünde yenilenmeyi kendi iradesi dışında reddederek akan hayatı durdurmayı hedefliyor. Çünkü üretim ilişkileri değişiyor, üretici güçler yeni ilişkileri dayatarak sahneye çıkıyorlar.
Ancak iktidarlar yenilenmeyi reddeden tavırlarının kitlelerce kabul göreceğine inanarak hareket ediyorlar. Bir süre sonra kaçınılmaz olarak şiddet devreye girer ve iktidar elindeki tüm olanaklarla şiddete başvurur. Şiddet sadece silahı içermez, (psikolojik olarak) aynı zamanda bireyden başlayarak toplumsallığa kadar uzanır. Bir iktidar şiddet uyguladığı alanın genişliği ve karşısına aldığı kitlelerin çoğunluğu barındırdığı ölçüde şiddete başvurur ve aynı ölçüde de zayıflamaya başlar. Şiddet iktidarı ele geçirmek için kullanıldığında istenilen sonuca ulaşmayı sağlar ama iktidarda uzun süreli kalmayı sağlamaz.
Umut ve hayalle yaşayanlar Hamas’ın 7 Ekim saldırısıyla başlayan sürecin bugüne geleceğini düşünmüyorlardı veya bir noktada duracağını hayal ediyorlardı. Bu hayale Hegel’den de alıntılar yapıp, bir “üst akılın” bir noktada müdahale edeceğine inanarak “dünya vicdanının barış, kardeşlik ve herkese açılacak bir alanın” varlığını harekete geçireceğini düşünüyorlardı. Oysa emperyalizmin doymak bilmeyen açlığı, doğup büyüdüğü kendi pazarlarının artık yetmemesi ve doğası gereği hep yeni pazarlara ihtiyaç duymasından kaynaklı olarak Orta Doğu’yu atlama taşı olarak görüp, ileride kendisine rakip olacağını düşündüğü Çin kapitalizmine karşı cepheyi doğrudan açması hem Orta Doğu pazarını elinde tutmanın, hem de Çin’in vekalet savaşını yürüttüğünü düşündüğü başta Iran olmak üzere bölge ülkelerinin siyasal yönetimlerini ele geçirmek istemesi bir gerçeklikti. Bu kadar basit ve net. Venezuela’da yapılan iktidarı ele geçirmek darbesinin ardından İran’a gelinmesinin altında Çin’e petrol sağlayan bu iki ülkenin bu tutumunu şiddet yoluyla engellemekti. Bu nedenle İran’a yapılan saldırılar durmayacak, iktidar düşene kadar devam edecektir. Istenilen veya hedeflenen sonuç; hem İsrail’in bölge güvenliğini ve egemenliğini sağlam bir şekilde kurmak, hem ekonomik pazarı ele geçirmek, hem de Çin ile sürdürülen savaşın en önemli mevzilerinden birini ele geçirmektir. İran’dan sonra sırada Afrika ülkelerinin beklediğini yazmak kehanet olmayacaktır.
Varlik gerekçesini “Kürtlerin yokluğu” üzerine kuran dört sömürgeci devletten üçünün dişleri söküldü, geriye sallanan dişiyle Türk devleti kaldı. İktidarının sonsuzluğuna dair bir inanç yaratıp dayatması miadını doldurunca geriye kalan şiddet unsurunu kullanarak günümüze kadar geldi. Ancak son elli yıldır Kurdistan Özgürlük hareketinin direnişini bastırmak için kullandıkları şiddet unsuru artık gücünü yitirdi. Çünkü “özgürlük” talebi daha da yükseldi ve dünyanın neresinde olursa olsun yaşayan Kürtler artık sadece “özgürlük” değil, bu talebin yanına “ulusal birlik” talebini de koydular. Ulusal birliğe dayalı bir özgürlük talebi kendi mecrasında ilerleyerek kendine ait bir vatan zeminine kavuşacaktır.
Ulusal birlik talebi halk tarafından dile getirilip sahiplenildi, siyasal partiler tarafından Kurdistan Özgürlük Hareketi önde olmak üzere) üst düzeyde desteklendi ancak günümüze kadar halka açıklanan bir ilerleme yok. Muhtemelen sürdürülen görüşmeler devam ettiğinden kaynaklı henüz açıklama yapılmıyordur, anlaşılır bir durum. Ancak bir ilerleme yoksa bunun halkta derin bir kırılma yaratacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Orta Doğu değişirken bu noktada ulusal bir kongre toplayıp birleşmekten başka bir yol şimdilik görünmüyor.
İran’da Kürtlerin savaşa ön safta dahil olması üzerine yürütülen tartışmalar henüz bir sonuca ulaşmadı. Çünkü hiç kimse nerede, ne şekilde yer alacak olmanın ve bunun sonuçlarının ne olacağını henüz kestiremiyor. Kesin olan tek şey belkide Iran’in şimdiki gibi kalamayacağı ve sosyal ve siyasal bir dönüşüme uğrayacağıdır. Kürtler nerede ve ne şekilde yer alırsa alsın sonunda başta Türk devleti olmak üzere diğer sömürgeci devletlerle bir noktada karşı karşıya gelmek zorunda kalacaktır. Politikada değişmeden kalacak bir “söz” olmadığına ve Türk devletinin Kürtlerin özgürlük talebine yaklaşımına bakarak şiddetin bizzat devreye gireceğini görmek gerekiyor.
Henüz hiçbir adım atmadıkları sürecin bu noktasında dillendirdikleri “bayramdan sonra” rivayetinin sınanmasına fazla kalmadı. Ancak sadece sınırlı bir yasa değişikliği ile durumu kurtarmayı amaçlıyorlarsa, bir süreliğine bu amaçlarına ulaşabilirler, ama sadece bir süreliğine. Özgürlük isteği ve gerçekliği bu kadar yaklaşmışken, sömürgeci bir devletin değiştireceği üç-beş kıytırık yasa maddesi olsa olsa özgürlüğe giderken Kürtlerin durup nefes alacağı bir duraktır ama asla bir “son durak” değildir.











