İran’da askeri yapı teknik bir güvenlik kurumu değildir; ordu, aynı zamanda bir düşünce geleneğidir ve bu ideolojik temellerle şekillenmiştir. Askeri düşüncenin İran’daki kökleri Pers’e uzanır. Pers devlet geleneğinde ordu, düzeni ve adaleti koruyan bir kurumdur. Kiros ve Darius dönemlerinde ordu, hem devlet otoritesinin hem düzenin temsilcisidir. Bu, İran’ın tarihsel hafızasında askerin sadece askeri olmadığı, siyasi ve ahlaki bir görev taşıdığı fikrini güçlendirmiştir: Bu bir; ikincisi, askeriyesi İslam’dan etkilenmiştir; Şii geleneğinde adalet, zulme karşı durma, direnişle özdeştir. Böylece askeriye salt stratejik bir faaliyet olmaktan çıkmış ahlaki ve dini bir sorumluluk olarak yorumlanmıştır. Devrimden sonra askeriye iki yapı üzerinden dönmüştür: Devlet ordusu, Devrim Muhafızları. Devlet ordusu gelenekseldir, Devrim Muhafızları devrimin ideallerini korumak, rejimi savunmak gibi bir amaca sahiptir. Bu orduların iki temsilcisi vardır: Humeyni ve Ali Şeriati…
Şeriati, asker değildir; sosyolog, düşünür, ideolog olarak bilinir. Fikirleri devrim sonrasında askeri kurumları çokça etkilemiştir. Şeriati ile ordu arasındaki ilişki, toplumsal mobilizasyon üzerindendir. Şeriati’nin düşünce sisteminde Devrimci İslam anlayışı vardır. Ona göre İslam salt ibadetten oluşan bir din değildir; İslam, adaleti hedefleyen devrimci bir harekettir. Şeriati, Şii’leri de ezilenlerin zulme karşı direnişi şeklinde yorumlar. Ona göre Hüseyin ve Kerbela önemli sembollerdir; ikisi de tarihsel trajedi değil, her dönem zulme karşı mücadeleyi temsil ederler. Devrim Muhafızları da kendilerini askeri kurum olarak değil, devrimi ve ideallerini koruyan ideolojik bir güç olarak görürler. Şeriati’nin sözünü ettiği bilinçli toplum, devrimci sorumluluk ve zulme karşı direniş gibi kavramlar da muhafızların askeri motivasyonlarının siyasi ve ideolojik temelini oluşturur.
Şeriati, inandıklarının propagandasını yapar; fikriyatına, o fikriyat içindeki kavramlarla yeltenmez: Marksist kavramları Şii bir çerçeve içinde yorumlar ve bunu bir fikir düzeyine çıkartmaz; Marksizm bir araçtır o da bu araçları, amacı için kullanır; söylemlerinde eşitlik, sömürü karşıtlığı, devrim fikri sıkça yer alır. Şeriati’nin düşüncesinde sıkça ezilenler kavramı merkezi bir yer alır ama bu ezilenler kavramı Şii’lerle sınırlıdır: Amaç, Şii devletidir.
Sıkça kullandığı mustazaflar kavramı, toplumda sömürülen, baskı altında tutulan kesimleri ifade eder. Bu, proletarya ya da sömürülen sınıf anlayışına çok benzerdir. Buna göre toplum ezilenle onları ezenler arasındaki mücadeleyle şekillenmişlerdir. Bu, Şeriati’nin İslam tarihini yorumlama biçiminde görülür: Hüseyin, devrimci bir adalet sembolü; Yezid, baskıcı iktidarın temsilcisidir. Böylece tarihsel, dini anlatıları, ezilenlerle zalimler arasındaki mücadele üzerinden yorumlar.
Şeriati, Batı emperyalizmine, kültürel sömürgeciliğe, kendi toplumunun Batı’yı taklit eden elitlerine karşıdır. Bu haliyle dili 1960/ 1970’li yıllarda anti-sömürgeci hareketlerin kullandığı söylemle paraleldir. Şeriati toplumun dönüşümü için bilince dikkat çeker; din, bilinçtir: Şeriati için din statükoyu meşrulaştıran bir araç değildir, adalet ve özgürlük mücadelesinin ideolojik temellerinden biridir; onun vaaz ettiği İslam’da kaderci değildir; eşitlikçi, adaletçi ve devrimci bir karaktere sahiptir. Bu nedenle onun düşüncesinde sol söylemle İslami kavramlar bazen iç içe geçer, ama bir özgünlük taşımaz. Şeriati için halkın özgürleşmesi ancak toplumsal bilinç kazanmasıyla mümkündür ve bu süreçte aydınların rolü olmalıdır. Bu bazı yönleriyle Marx’ın sınıf bilinci, Fanon’un sömürgecilik karşıtı fikirleriyle benzerdir. Şeriati sorumluluk üzerinden meseleye bakar; ona göre aydın sorumluluğu bireylerin adaletsizliğe karşı pasif kalmamasıdır. Buna göre sorumluluk bilinci, asker ve siyasilerin kendilerini devlet görevlisi olarak değil, ideolojik bir görev taşıyan aktörler olarak görmeleridir. Şeriati’nin anlatımı jargona yaslanır. Tarih, felsefe ve edebiyatta kullanılan bazı kavram ve ifadelerin, gerçek anlamı açık olmayan ama derin ve etkileyici görünmek için kullanılan dil pragmatizmden ileri gitmez; bu dil tarihi, felsefeyi, edebiyatı, hatta dini bir düşünceyi/ eylemi açıklığa kavuşturmak yerine her kavramı karmaşık, belirsiz hale getirir. Kullanılan dil anlamak/ anlatmak üzerine değildir; dil, ideolojik bir işlev görür; böylece ne gerçek görünür, ne sorun çözülür, bir gizem oluşur ama bu da bir süre sonra çözülür: Derin görünmenin altında ortaya çıkan yüzeysellik, evet kişiye nam getirir ama topluma bir tek şey verir: Çürüme…
Şeriati askeri bir teorisyen değildi. Devrimci İslam anlayışı, İran Şii tarihini direniş sembolü olarak yorumlaması, toplumsal mücadeleyi ahlaki görev olarak görmesi dolaylı olarak askeri kurumların ideolojik motivasyonunu etkilemiştir.
Şeriati’nin Kerbela ve Hüseyin üzerinden kurduğu sembolik direniş Kürtleri de etkilemiştir. Şeriati’ye göre Kürtler, Araplar ve Farslar, ortak bir tarih ve kültür içerisinde yaşamışlardır ve bu toplumların derdi, sömürgecilik, siyasal ve toplumsal eşitsizliklerdir. Şeriati, Kürtlerden de haberdardır: “(…) Yunan medeniyeti Kürtlerin kurduğu bir medeniyettir. Kürtlerin Yunana gitmeleri ile başlamıştır. Mezopotamya, dünyanın kültür, medeniyet ve felsefenin merkezidir.” Şeriati, bunu, Şah’a karşı dile getirir. Şeriati’nin adalet vurgusu anlamlıdır, İslam üzerinden dile getirdiği eşitlik anlamlıdır, yazılarında tarih ve medeniyet vurgusu anlamlıdır ama kendi ömrünün yettiği zaman diliminde bir Mehabad’dan söz etmemesi manidardır…
Şeriati’nin Zerdüştilik üzerinden kimi değerlendirmeleri de vardır. Şeriati, İran toplumunun hafızasını irdelerken Zerdüştiliği reddetmez. Şeriati’ye göre İran, İslam’dan ibaret değildir; İslam öncesi dönem de kimliği şekillendirmiştir. Bu nedenle Zerdüştilik, tarihsel mirasının bir parçası olarak görülmelidir. Şah döneminde İran milliyetçileri, Pers geçmişlerini yüceltirlerdi, Zerdüştiliği de milli kimliklerinin temeli olarak görürlerdi. Şeriati için bu, İran’ın İslami/ Şii kimliğini zayıflatmayı amaçlayan politik bir projeydi. Şeriati’nin kutbu, Şii’dir ve bu kutup, İran’ın dönüştürücü gücü ve ideolojisiydi. Böyle olmasa, en azından Zerdüştiliği ele alırken şöyle bir Hegel’in estetiğini karıştırırdı. Hegel, bir kültürün estetiğinde onun düşünsel ve manevi yönlerini açığa çıkartır; Şeriati ise İran’da Zerdüştiliğin izlerini okurken, bunun sadece bir tarihsel hatıra değil, aynı zamanda dönüştürücü bir güç olamayacağını söylüyor: Zira bu gücü de Şii kimliğine odaklıyor. Zerdüştilik, Hegel’in estetiğinde olduğu gibi güzellik ve derinlik kaynağıdır. Bu kaynak kurursa ne olur?
(Söz Zerdüştilikten açılmışken Kürtlerden de söz etmem gerek. Benzer bir durum bugün Kürtler için de söz konusudur; kolyelerden, dövmelerden ibaret bir Zerdüştilik vardır.)
Şeriati ve Humeyni pek çok paydada birleşir. İkisi de Batı etkisine, Batı’ya karşı kültürel bağımlılığa karşı keskin hatlar çizmişlerdir; ikisi de batının İran ve İslam dünyasının kimliğini zayıflattığını düşünmüş, toplumsal ve siyasal hayatta İslam’ın kesinlikle rol alması gerektiğini savunmuşlardır. İkisi içinde İslam, bir inanç değildir, toplumsal ve siyasal düzenin temelidir. İkisi içinde İslam, devrimci ve dönüştürücüdür. İkisi de devrimci ve dönüştürücü rolü büyük oranda orduya vermişlerdir.
Humeyni için ordu yalnızca devletin güvenliğini sağlayan bir kurum değildir, aynı zamanda devrimin değerlerini koruyan bir güçtür. Başa geçer geçmez İran Silahlı Kuvvetleri’ni dağıtır, bunun yerine kendisine/ devrime sadık bir ordu kurar. Humeyni için asker halktan kopuk olmamalıdır ve gerektiğinde halkın hizmetinde olmalıdır. Devrim Muhafızları bu amaçla kurulmuştur. Muhafızların işi, devrim ideolojisini, İran İslam Cumhuriyeti’ni korumaktır.
Humeyni’nin tek fikri vardır: Devrimi koruma. Humeyni, için devrim salt siyasi değişimle olmaz, aynı zamanda sürekli korunması gereklidir. Askerin görevi yalnızca dış tehditlere karşı savunma yapmak değil, devrim karşıtı güçlere karşı da sistemi korumaktır. Humeyni için halkta askerdir, halkın askeri savunmaya katılımı şarttır. Bu düşünce doğrultusunda Humeyni, “gönüllü halk güçleri” (kontra) oluşturur: Besic bu amaçla kurulan, dini inançla hareket eden gönüllü bir savunma gücüdür, Devrim Muhafızları’na bağlıdır. Üyeleri sivillerden oluşur ve farklı yaş gruplarından insanlar katılır. Her yerde örgütlüdür; üniversiteler, okullar ve bazı kamu kurumları… Devrim karşıtı gösteri ve protestoların bastırılmasında önemli rol oynar, bunu yapanları ihbar eder, sırasında yok eder; muhalefeti kontrol ve bastırma önemli işleri arasındadır.
İster siyasi, isterse entelektüel düzeyde olsun İran ordusuyla din arasındaki ilişki devrim denilen sürecin temel taşıdır; din ve devlet ayrılmaz, tek ölçü, sadakattir. Bunun hukuki bir karşılığı da “Velayet-e Faqih” doktrinidir…
Bu doktrin Humeyni tarafından geliştirilmiş, “anayasanın” temeli haline gelmiştir. Yani, Mehdi gelene kadar, dini lider hem dini, hem siyaseti temsil edecektir. Kurnazcadır. Çünkü beklenen, gelmeyecektir: Kurtarıcı yoktur, kurtarıcı an vardır ve o an, geçmişin bastırılmış, unutulmuş parçalarını yalnızca bugüne çağırır; geçmiş, yıkıntılardır, yüzleşmek gereklidir, bu yüzleşme, sahici kurtarıcıdır; burada, sıradan tarihin ne bir anlamı vardır ne bir kaydı; bu an, bastırılmış sesleri ve mağdurları kurtarır, bu an, bekleme anı değildir, bu an kurtarıcı bir andır; bu an içinde tarih, geçmişin tekrarından kurtulur, adalet potansiyeli taşır, geçmişi de kurtarır.
İran, geçmişiyle yüzleşmez; dini geçmiş, kutsal ordu, dokunulmazdır; dokunan, günah işler.
Bunun yanında İran’ın vekil güçleri vardır; Hizbullah, Husiler, Haşbi Şabi, Hamas ilk akla gelenlerdir. İran bu vekil güçlerini devreye sokup istediği zaman savaşı yayabilir.
Ordunun motivasyonu şahadet/ şehit kültürüdür; askerler ve halk, cihat ve şahadetle motive edilir. Buna göre iman ve şahadet, teknolojiden üstündür. Hatta teknikle yapılan saldırılar, şu an gördüğümüz gibi intikam ve dini adalet duygularını meşrulaştırır niteliktedir. Askeri okula, Şehit Mahallati Üniversitesi deniliyor. Burada (Sepah) siyasi ve askeri komiserler yetişiyor.
ABD ve İsrail’in saldırılarında, özellikle Hamaney’in öldürülmesi, komutan kayıpları rejimi belli bir oranda sarstı. Hatta kimi yorumlara göre Sepah, mafyatik bir güce dönüştü; ideolojiyi bir yana bıraktı, ekonomiyi elde tutuyor. Böyle giderse, Sepah ve Artesh arasında bir gerilim bile doğabilir; ancak, hala ordunun kalbi Sepah’tır; din, salt motivasyon değildir, meşruiyet kaynağı ve sadakat bağıdır. İkisi arasında fark şudur: Biri (Artesh) savaşı kaybetmemek için vardır, diğeri (Sepah) bedel ödettirmek ve devrimi yaşatmak için var…
Bugün iç siyaset, dış ilişkiler, ekonomik sorunlar, toplumsal gerilimler etkisini sürdürüyor. Özellikle para birimi, dış yatırım, ticaret ve enerji gelirlerinde sıkıntılar giderek artıyor; halk içinde yaşam koşullarına dair memnuniyetsizlik yükseliyor. Sorumlu kim, ordu! Yetki kimde? Yetki, Velayet-e Faqih’de; Hamaney, öldü, yerine oğlu geçti… Yani, şah gidince nasıl ki yeri oğluna kalırdı, şimdi aynı monarşi yapı biçim değiştirerek devam etmektedir…










