CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Türkiye çok tarihi bir dönemin içinde. Önce halk karar verecek, sonra metinler yazılacak. Önümüzdeki tercih çok net. Ya otokrasi ya demokrasi.” dedi.
CHP lideri Özel, Bianet’ten Evrim Kepenek’e konuştu. Gündeme ilişkin soruları yanıtlayan Özel, CHP’nin kapatılacağına yönelik iddialara, “Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkenin kurucu partisidir. Darbelerin kapatamadığı partiyi bugün kapatmaya kalkmak isteyenler varsa denemesi bedava.” yanıtını verdi.
Süreç komisyonuna ilişkin konuşan Özel, “Silahlar gömüldükten sonra kurulan komisyonun fikri bizim tarafımızdan sahip olunan bir fikirdir. Biz sonradan dahil olmadık. Biz komisyon kurulsun dedik, komisyon yazsın ve çizsin, bir uzlaşım ortaya çıkarsın ve buna göre adımlar atılsın dedik. Ümit ediyorum hem altıncı madde hem yedinci madde hızla ve kararlılıkla hayata geçirilir. Yedinci maddenin içeriğinde demokrasiden zarar görmemek, yargı bağımsızlığı, fikir ve düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve nefret söylemiyle mücadele gibi konular vardır. Bunların olduğu yerde her şey çok daha sağlıklı ve doğru tartışılır.” dedi.
Özel’in röportajı şöyle:
Gezi direnişinde polisin attığı gaz fişeğiyle hayatını kaybeden Berkin Elvan bugün (11 Mart) ölüm yıldönümü. Ne hissediyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz?
Her sene annesini, babasını ararım mutlaka, başsağlığı dilemek için. Gezi meselesinde hep şöyle bir durum oluyor: Birçoğumuz onlardan çok daha aktif, hatta daha serttik. Mesela biraz önce söyledik, Çiğdem Mater cezaevinde, Tayfun Kahraman cezaevinde, Osman Kavala ve Can Atalay cezaevinde. Arkadaşlarımız hep “bizim yerimize yatıyorlar” derler.
Tayfun Kahraman, Gezi’de kimsenin canı yanmadan herkesin evine dağılması için en çok inisiyatif kullanan insandı. Şimdi Tayfun içeride yatıyor, biz dışarıdayız. Can ise Gezi’deki aktivizminden dolayı içeride. Soma’daki insanlar için Can’a çok borçluyuz. Avukat tutacak durumda olmayan ailelerin karşısına İstanbul’un en pahalı ceza avukatları geldi ama Can, Selçuk Kozaçlı gibi insanlar, onların karşısında bir kuruş para istemeden mücadele verdi.
Berkin Elvan’ın durumu da böyle bakınca insanı çok etkiliyor. Berkin hep o yaşta kalmış, ve hepimizin yüreğinde bir evlat acısı olarak duruyor. Anne ve babası çok metanetli; ben o kadar metanetli olamazdım. Herhalde bu acıyı hepimizin paylaşıyor olması onlara da güç veriyor, tek başına taşımak çok büyük olurdu.
Bu açıdan tutsaklıklar konusu da öyle; arkadaşlarımız yerimize yatıyor ve biz onlara borçlu hissediyoruz. Berkin Elvan’ın cenazesini hep birlikte kaldırdık ve bu acıyı hep birlikte paylaşıyoruz. Annesi ve babası da bu sayede taşıyor herhalde diye düşünüyorum.
“Saraçhane’de olacağız bir yılın muhasebesini yapacağız”
18 ve 19 Mart günleriyle ilgili planlarınız merak ediliyor. Bu tarihleri nasıl değerlendireceksiniz, Saraçhane’de neler olacak?
Aslında bir gün öncesi de önemli. 18 Mart…Bu darbenin iki ayağı var: bir yargı ve ceza yargısı ayağı, bir de adli yargı ayağı. Temel amaç, Ekrem İmamoğlu’ndan ve CHP iktidardan kurtulmak.
Birinci adımı 18 Mart günü attılar: diplomanın iptali. İkinci adımı ise 19 Mart sabahı attılar: Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması. Bu nedenle 18 Mart’ı 19 Mart’a bağlayan geceyi Saraçhane’de geçirmeyi düşünüyoruz. 19 Mart’ta da Saraçhane’de olacağım.
Sonuçta bazı yayınlar ve röportajlar yapacağız. 19 Mart malum arife günü, ertesi gün bayram ve 19 Mart gecesi çarşamba. 18 Mart’ta 19 Mart’a bağlayan gece de çarşamba gecesi. Biz de bütün mitingleri çarşamba günü yapıyoruz. Bu nedenle hem lojistik kaygılar hem de katılım açısından 18 Mart’ta bir şey yapmak, 18’i 19’a bağlayan gece miting yapmak gerekiyor. 19 Mart’ta ise Saraçhane’de olacağız.
Belki hızlı bir şekilde Silivri ziyareti yapmak doğru olabilir. Giderim, gelirim, Silivri ziyareti yaparım. 19 Mart akşamı belediyenin tüm bürokratları, çalışanları ve Aile Dayanışma Ağı ile birlikte orada olacağız. Ramazan’ın son iftarını Saraçhane’de vereceğiz.
19 Mart günü ayrıca önceki mücadelenin belgeleri, resim sergileri ve yaşanmışlıklarıyla birlikte ulusal ve uluslararası basınla yapılacak etkinlikler olacak. Ancak esas önemli olan, 18’ini 19’una bağlayan çarşamba akşamı. Çarşamba mitinglerinin doksan dokuzuncusu, oradaki doksan dokuzuncu eylem olacak. Belki çarşamba mitingleri açısından elli birinci veya elli ikinci olacak, toplam doksan dokuzuncusu tek tek belli zaten.
Orada olacağız. Bir yılın muhasebesini yapacağız. İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, konuşmacılarımız olacak. Yıl boyunca çaldığımız miting şarkıları, “Buğday Tanesi”nden “Yiğidim Aslanım”a kadar, yedi-sekiz şarkı çalınacak. Belki sanatçılar ve aileler de olacak. 18 ve 19 Mart gecesini birlikte geçireceğiz, yani 18’ini 19’una bağlayacağız.
“Her şeyi göze almışız”
Çok açık soracağım, CHP’nin kapatılacağı yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Denemesi bedava, denemesi bedava. Kapatsınlar, göreyim. Buyursunlar, hani milli mücadele meydanlarında kurulmuş, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olan, darbelerin kapatmaya çalıştığı partiyi kapatmayı denesinler. Denemesi bedava.
Hakkınızdaki fezlekelere gelecek olursak İBB davasında ilk gün yaptığınız açıklamalar nedeniyle hakkınızda tekrar bir soruşturma açıldı. Sizce dokunulmazlığınız kaldırılacak mı?
Onun da denemesi bedava. Ana muhalefet partisinin, ülkenin kurucu partisinin, şu anda anketlerde birinci olan partinin genel başkanının dokunulmazlığını kaldırıp onu Silivri’ye atabilirler, onu da denemesi bedava.
Evet, bunlar iddialar her biri ihtimal dahilinde. Zaten bu görevlere talip olursan, bu ihtimallerin tamamını göze alıyorsun. Yok, göze almıyorsan, zaten başka türlü bir siyaset yapıyorsun. Türkiye’de iktidar değil, yirmi üç yıldır her şeyi göze almış durumda.
Çok basit örnek: Halen Gezi’den Anayasa düzeni kaldırmaya, darbe çıkarıp müebbet hapis veren, Selahattin Demirtaş’ıcezaevinde tutan birisi karşında duruyor. O ne demiş? “Seni başkan yaptırmayacağım.” Biz de var gücümüzle bunu yenmişiz ve var gücümüzle çalışıyoruz. Her şeyi göze almış olmak durumundasın.
O yüzden ben burada kararı verecek olan değilim kararı kendileri verecek. Dokunulmazlığı kaldırmak, bunu yapmak, şunu yapmak… Denemesi bedava onlar açısından. Ama hiç tavsiye etmem.
“Silivri’de yargı değil siyasi hesaplaşma var”
AKP’nin “kara düzenine” karşı CHP’nin başka bir Türkiye vaadi var. Bu vaadi özellikle 2024 genel seçimlerinde, Türkiye’nin birinci partisi olarak çıktığınız genel seçimlerden sonra bütün belediyelere aktarabildiniz mi? Başka bir Türkiye vaadini belediyelerde nasıl gördük ve maalesef bazı belediyelerde, özellikle işçi hakları konusunda, bazı çelişkili durumlar ve eleştiriler var. Siz bunu oranın yerelin sorunu olarak mı görüyorsunuz, yoksa Türkiye genel siyasetinin de bunun bir sonucu olacağını ve bize bir yansıması olacağını mı düşünüyorsunuz?
Sorunun iki ucu var. Birincisi, belediye seçimlerini kazandık ve seçimden altı ay sonra da ölçü yaptırdık. Memnuniyet oranları kimi illerde yüzde yetmişleri geçmiş, genelde de istisna birkaç belediye hariç çok başarılı gidiyor. Büyük bir yoksulluğun üzerine yapılan sosyal yardımlar, AK Parti seçmeninin söylediklerinin aksine, üç ila beş kat artmıştı. Belediyeler, kısıtlı imkanlarına rağmen önemli işler yapmıştı ve bunun üzerine büyük bir saldırı başladı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerelden bir başarı hikâyesi yazmasının, genel iktidar elde etmesine katkı sağlamasından korkan Erdoğan’ın oyun planı buydu: CHP’li belediyelere huzur vermemek. Hatırlayın, geçmişten gelen borçları bize verip tahsil etme, belediye başkanlarına, meclis üyelerine ve bürokratlara yönelik operasyonlar… Bütün bu zorluklara rağmen şimdi belediyelerdeki ikinci yılımızı doldurmak üzereyiz. Başta sosyal yardımlar ve sosyal belediyecilik uygulamaları—bebek uygulamaları, kreşler, yurtlar, ayni ve nakdi yardımlar—bütün bu çalışmalar, iktidar yürüyüşümüze katkı sağlıyor. Memnuniyet oranları, müdahalelere rağmen yüksek düzeyde. İktidar da bunu gördü, biz de adımları sıklaştırdık, somutlaştırdık ve görünür kıldık.
Sol sosyal demokrat bir partinin esas gücü yerelden gelir. Orada yapılan somut işler, dünyadaki başarılı iktidar değişimlerinde de önemli katkılar sağlamıştır.
“İlk önce AK Parti’den kurtulacağız, sonra her şey çok daha güzel ve kolay olacak”
Peki ikinci kısma dair ne söyleyeceksiniz?
Sorunuzun ikinci kısmı, CHP’li belediyelerde bazı sorunlar yaşandığı doğru. İşçilerle ilgili meseleleri birkaç segmente ayırmak gerekiyor. Öncelikle, silkeleme meselesi CHP’li belediyeleri gerçekten zora soktu. Bunun yanı sıra yapısal sorunlar da var. AK Partili veya MHP’li siyasetçiler de bunu zaman zaman dile getiriyor. Örneğin, aday göstermediğiniz belediye başkanı giderayak bazı işçileri işe almış; bu işçilerin maaşını yönetmek de mevcut çalışanlarla ilgili sorunlar yaratıyor. Bazı belediyelerde toplu sözleşme zamanı olmamasına rağmen zamlar yapılmış, ekstra istihdam yaratılmış.
Bizim yaklaşımımız, işçilerin istedikleri sendikada örgütlenmesini sağlamak ve sözleşme masalarında adil bir süreç yürütmek. Geçen sene bazı zorluklar yaşandı; maaşlar gecikti, sözleşme müzakereleri zor geçti. Ama arkadaşlarımız, genel merkez üzerinden de desteklenerek süreci doğru yönetmeye devam ediyor. Şimdi, Ulaş Karasu arkadaşımız sendikalardan sorumlu olarak örneğin Ceyhan, Seyhan ve Çukurova’da sözleşmeleri başarıyla tamamladı. Buca’da da zor bir süreci yönettik. Önümüzdeki altı ay içinde sorumlu olmayan yerimiz kalmayacak.
AK Parti’nin belediyelerde yarattığı baskı, bazı sendikacı arkadaşların da durumu görmesini sağladı: CHP iktidarında işçi mücadelesinin önünde hiçbir zorba engel olmayacak. Kendi yönettiğimiz alanlarda da sendikayla ilişkilerimiz geçmişte nasılsa, şimdi de doğru bir tansiyon yönetimi şekilleniyor. Ümit ediyorum bundan sonra da böyle devam edecek. İlk önce AK Parti’den kurtulacağız, sonra her şey çok daha güzel ve kolay olacak.
“Sandığı saldıran karşısında milleti bulur”
Tam bu noktada kamuoyunun çok merak ettiği bir soru daha var. Erdoğan genellikle sizi her fırsatta, “sokağa çağırıyor, sokak çağrısı yapıyor” diye suçluyor. Siz de diyorsunuz ki, “Hayır, demokratik itiraz hakkımızı kullanıyoruz.” Sokağa çıkma çağrısını sizin açınızdan nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin için net olarak nedir?
Mesela 19 Mart günü darbe girişimi oldu ve biz de İstanbul’a doğru yola çıktık. Ben orada sürece yönelik şöyle bir okuma yaptım. Gezi Parkı’nda hedef Gezi Parkı’ydı. Tarihi bir hesaplaşma da yapıyorlardı. Harekat Ordusu, Topçu Kuşlası ve Gezi Parkı üzerinden hareket ediyordu; sembolik mekanı, ağaçları kesip Gezi Parkı’nı dönüştürmek istiyorlardı. Mekan Taksim’di ve zaten adı da Taksim Savunması’ydı. Doğru yere bakmak gerekiyor.
Burada şunu söyledik: Bu bir darbe girişimi. Darbenin siyasi ve fiziki hedefleri olur. Bunun siyasi hedefi, İmamoğlu’nun adaylığına engel olmak, CHP’nin iktidarına engel olmak ve partiyi paralelize etmekti. Peki, mekansal hedefi neydi? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yirmiden fazla yönetim binası var. Eskiden olduğu gibi, İBB Başkanı gittiğinde bu binalarda çalışmalarını yürütür. Ama bunlardan biri semboldür: Saraçhane. Dedik ki, darbenin hedefi Saraçhane’ydi.
Nasıl önceki darbeciler Meclis’i kuşatmış ve Çankaya Köşkü’nün etrafını çevirmişse, bu darbe girişiminde de hedef Saraçhane’ydi. Bu süreçte, Ekrem İmamoğlu’nu terör örgütüne yardım etmekle ilgili soruşturmadan gözaltına almış olabilirler. Soruşturma açılmışsa, her evrede kayyım atayabiliyorsun. Kayyım atamaya niyetliler. Hatta eski İstanbul Genel Sekreter Yardımcısı Adil Bey de kayyım olarak belirlenmiş.
Peki nasıldı o ilk gün, Saraçhane’de binleri görmek ne hissettirdi?
Ve biz Saraçhane’ye gittik. Ben dedim ki, “Yer burası.” Hatta binanın içinde daha önce kahve içmişliğim vardı. Ben belediyeyi alınca, belediye bizim malımız olmuyor. Biz o belediyeye bir kamu görevi kapsamında, kamu binasına misafir olarak gidiyoruz. Kahve içiyoruz, çıkıyoruz. Ondan sonra belki bir işçilerle bir yerde yemek yiyoruz ki oradan da yemişliğim yok. Girdim içeriye, Ekrem Başkan’ın odasına baktım. Buralarda bir dinlenme odası var mı dedim. Dediler ki, genel sekreterin odasında bir yatak var.
O bazen çok çalıştığı için arka odada yatak varmış. O sırada genel sekreter de gözaltındaydı. Tamam dedim, “Ben burada yatarım.” Şaşırdılar. Dedim ki, “Burayı kayyım gelip almayı deneyecek. Biz burada direneceğiz.”
Mesela şu değil yani: Adam on bin polisle gelir, tankla gelir, topla gelir, alır. Ama önemli olan vermemek, sahipsiz bırakmamak. Önemli olan eline verilmiş bayrağı yere düşürmemek. Bayrak düşer mi? Düşer. Senden bir düşerse düşer. Ama önce seni de düşürmeleri lazım. Öyle kendi elinden veremezsin eline verilmiş bayrağı. Ben hep mevzuya böyle bakıyorum.
Ve gittik, orada kendimizce bir direniş örgütledik. Bütün milletvekillerini binaya çağırdık, seçilmişleri çağırdık. Sonrasında da halkı çağırdık. Dedim ki, “Herkesi Saraçhane’ye bekliyoruz.”
Biraz önce de söyledim: Gezi ve şehitlerin aziz hatırasına benzer şekilde, bir mekanı sembolize ederek korumanın bir benzerini burada yapacağız ve buraya insanlar gelecek, çağırıyoruz dedik.
İstanbul Valiliği de 5 gün boyunca sokağa çıkma yasağı, bir araya gelme yasağı ve eylem yasağı getirdi. Hatta bazen mitinglerde de anlatıyorum. Otobüsleri yasakladılar, köprüleri kaldırdılar, metroları durdurdular, istasyonları kapattılar. 4 kilometre yarıçaplı bir yere otobüsleri sokmadılar. Sonra vapurları bağladılar, gelmesin diye. Buna rağmen biz çağrıda bulunduk.
O sırada dediler ki, “Sokağa mı çağırıyorsun?” Dedim: “Sokağa çağırdım. Gün bugündür. Sokağa çağırıyorum ve insanları barışçıl şekilde tepkilerini göstermeye çağırıyorum. Sokaksa, sokak.” Çünkü orada mesela yasak zaten var. Sokağa çağırıyorum; bedelini ödemeye hazırım. Tabii, bu kolay bir iş değil. Meselenin bir risk analiz boyutu var. Benzer bir çağrıyı Selahattin Demirtaş da yapmıştı.
Oradan sonra gelişen olaylar ve oradaki tüm ölümlerden, sivil ölümleri dahil, yaşanan her şeyden sonra Selahattin Demirtaş sorumlu tutuldu ve hâlâ içeride tutuluyor. Zaten hemen bütün sosyal medyada yazdılar: “Demirtaş da böyle yapmıştı, bedenini ödersin, hapse yatarsın.” Hatta bana çok da dediler. Çıkıp anlatalım: Sokağa çağırmadığımız yok dedim. Bu vakitten sonra sokağa çağırıyoruz. İnsanlar sokağa çıkmayı ve buraya gelmeyi yasaklamış. Sokağa çağırmadan nasıl gelecek?
Çağırıyoruz. Sonra Vatan Emniyeti’nin öndeki CHP’lilerle, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Meydanı’ndaki öğrenciler bariyerleri yıktılar, geldiler. Toplasam bunlar altı bin beş yüz kişiydi. Beni balkona çağırdılar, saat sekiz buçukta konuşacağım. Dedim ki, “Herkesi buraya çağırıyorum, siz de çağırın.” Herkes sosyal medyadan çağırdı ve bir anda orası o akşam yüz on bin kişi oldu. İşin rengi bir anda değişti.
O güne kadar belki apolitik ama hak yemeyen on sekiz, on dokuz, yirmi yaşında öğrenciler üç yüz kişiyi alıp bütün bir bayramı içeride geçirdiler. Hatta seksen-doksan gün tutulanlar oldu. Sınavlara giremeyenler oldu, her türlü mağduriyet yaşadılar. Ailelerinden ayrı kaldılar. Mahkemeler karar veriyor: Bu eyleme katılmak değil, eylemi yasaklamak anayasal suçtur.
Ama orada anayasal devlet, kanun devleti olması lazım. Mevcut durumda kanun devleti değil, talimat devleti yönetiyor. Cumhurbaşkanı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’na ve valiye talimat veriyor; talimat devleti yönetir hale gelmiş.
“Ne zaman sokağa çağıracağımı ben bilirim”
Meselenin özünde, mesela o sokak çağrılarımızda şükür ki hiçbir ölüm olmadı. Ufak tefek yaralanmalar oldu ama sokak çağrımız barışçıl ve demokratikti. Aynı zamanda anayasal düzeni ortadan kaldırmayı bırakın, anayasal düzeni ortadan kaldıranlara karşı anayasal hak ve özgürlükleri savunma mücadelesiydi. Millet buna döküldü. Sonra mahkemeler de bunu teyit etti.
Dedim ki, ne zaman sokağa çağıracağımı ben bilirim, Erdoğan’a söylemiştim. Ne zaman eve gideceğimize de biz karar veririz. Mesela bu ülkenin seçme ve seçilme hakkı, sandık güvencesi, sandığın olması veya sandığa saldırı gibi durumlar. Sandığı ortadan kaldıran kayyım olursa, bir daha dağılmamak üzere toplanırız. Ona da biz karar veririz.
Sandığı yok saydığın veya sandığı kaçırdığın bir gün, biz bu meydanlarda toplanır ve bir daha dağılmayız. Sözümün arkasındayım. Öyle sandığı kaçırmaya kalktıkları gün, kimsenin eve dönmesini beklemesinler. O olmaz.
O yüzden sandık anayasal düzenin ve kamu düzeninin teminatıdır. Dünyanın her yerinde özgür ve adil seçimler anayasal düzenin garantisidir. Buna saldıran karşısında milleti bulur.
“İran halkı, kararını kendisinin vermeli”
İmamoğlu mahkemede, “Bir ejderha var, ağzında ateş topu var ve her tarafa fırlatıyor. Bizim etrafımızda bir çember var, ateş çemberi var” demişti. Buradan hareketle, CHP’nin İran politikası nedir ve güvenlikçi politikaları nasıl? Bu politikaları topluma nasıl anlatmayı planlıyorsunuz?
Şimdi birincisi, tabii gerçekçi olmak lazım. Böyle bir coğrafyadaysanız geçmişten beri Batı İttifakı’nın bir parçasıysanız ama Rusya’nın komşusuysanız, Ege Denizi’nde kıta sahanlığı sorununuz, Kıbrıs’ta sorununuz varsa Avrupa Birliği’ne aday bir ülke iseniz Türki Cumhuriyetler bir kolunuz, Balkanlar’da bir kolunuz, hemen altında Ortadoğu coğrafyası varsa; bu kadar sıcak bir coğrafyada, ayrıca kuzeyinizde ve güneyinizdeki ülkelerden yönelmiş bir terör tehdidi geçmişten beri varsa; Türkiye’nin güvenlik ve milli güvenlik politikaları konusunda “sadece barıştan yanayız” diyemezsiniz. Çünkü savaş olmasın diye caydırıcı bir gücünüzün olması gerekir.
Muhataplarınız Putin, bir taraftan dünyanın öbür ucundan gelmiş güçler ve İran’da yüz altmış civarında bebeği, küçücük kızı, öğrenciyi gözünü kırpmadan öldüren bir güç var. Bunun için savunmada güçlü olmanız, doğru ittifaklar kurmanız ve bu ittifakların felsefesini doğrudan takip ediyor olmanız gerekir.
Bugün Türkiye’nin İran konusundaki zorluğu şu: Türkiye ve modern dünyanın yapması gereken, İran rejiminde demokratikleşmeyi savunmak. Kadınlar başta olmak üzere bütün hak ihlallerinin giderilmesi gerekiyor. Ama bunun Amerika eliyle, İsrail eliyle, dış müdahalelerle yapılması doğru değil. Bir ülkeye dış müdahale olabilir mi? Eğer o ülkede korkunç hak ihlalleri varsa, soykırımlar varsa ve müdahale etmemek sivilleri tehdit ediyorsa, buna uluslararası hukuk ve kuruluşlar eliyle müdahale etmek gerekir.
Şu anda Orta Doğu’da yeni bir süreç var. Eskiden vekalet savaşları vardı, devlet dışı unsurlar destekleniyordu. Şimdi devlet dışı unsurların devlete tabi olması ve devlet başının Amerika tarafından belirlenmesi gibi bir dünya düzenine geçilmeye çalışılıyor. Suriye’de de öyle yapıldı, İran’da da bunu deniyorlar. İsrail’de bile toplumsal meşruiyetini kaybetmiş Netanyahu’ya kendi belirledikleri kişinin kalmasını sağlıyorlar. Türkiye için de mesele öyle görülüyor.
O yüzden İran meselesinde, İran halkının kararını kendisinin vermesi gerektiğini savunuyoruz. Aynı zamanda Türkiye’nin güvenliğinin, mevcut savunma sistemleriyle sağlanması gerektiğini düşünüyoruz.
Geçmişte Türkiye, uçak düşürme, S-400 alımı nedeniyle F-35 projesinden çıkarılma ve yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Şimdi gelen İran füzeleri bile başkalarının hava savunmasına muhtaç hale getirdi.
Biz barışı, uluslararası hukuku ve Ortadoğu’da veya dünyada tek ülkenin jandarma gibi davranmasını doğru bulmuyoruz. Bu dünya düzeninde herkesin hak ve kurallara saygı göstermesi, kişisel yetkilerle egemenlik iddiası yapılamaması gerekir.
“Erdoğan diyor ki Trump’ın dostluğuna ihtiyacım var, Türkiye’de seçimim var”
İspanya ve Türkiye ilişkileri sizin sayenizde halklar arasında neredeyse bir yakınlaşma sağladı. Siz dediniz ki, hem Filistin konusunda Gazze saldırıları meselesinde hem de son İran gelişmelerinde Türkiye, İspanya’nın yaptığı hamleleri yapamadı. Türkiye tam olarak neyi yapamadı? Bu konuda nasıl bir eleştiriniz var?
Aslında somut olarak söyleyeyim. Filistin meselesinde Trump Gazze ile ilgili şunu yaptı: “Gazze’yi gördüm, çok güzelmiş. Orada Filistinlilerin işi yok. Etrafındaki beş ülkeye süpüreceğiz. Ben oteller dikeceğim, turizm çok güzel olacak. Ayrıca önündeki denizde hidrokarbonlar var, Gazze’yi istiyorum” dedi. Netanyahu’ya da “Bibi, benim savaş kahramanım” dedi. Ardından bir masa kurdu, adını “Barış Konseyi” koydu ve dünyadan liderleri davet etti.
Pedro Sánchez ise masaya oturmayacağını söyledi: “Filistin’in geleceğine Filistinliler karar verir.” Bizimkiler masaya oturdu, ama masada Filistin yoktu; Netanyahu vardı. Gazze’nin ve Filistin’in geleceği konuşuluyordu, ama masada asıl muhatap olan Filistinliler yoktu. Bu açıdan İspanya, Türkiye’nin yapamadığını yaptı.
Sonrasında Trump yüz altmış çocuk ve genç kızı öldürdü. İspanya bu konuda net bir tutum sergiledi ve “Amerika üslerimizi kullanamaz” dedi. Bizde ise böyle bir tavır olmadı. Tarafsızlık, taraflara karşı adil davranmak demektir. Eğer bir taraf çok güçlü ve haksızsa ve siz tarafsız kalıyorsanız, aslında güçlüden yana taraf olmuş oluyorsunuz.
Ben İran’ın yanında savaşa gidelim demiyorum. Ama uluslararası hukuku hatırlatmak, Birleşmiş Milletler’i hatırlatmak, uluslararası karar olmaksızın askeri müdahalenin meşruiyetini sorgulamak, sivil ölümleri sorgulamak ve Amerika ile İsrail’e net tavır koymak gerekiyor.
Türkiye’nin pozisyonu olarak, örneğin Ukrayna-Rusya savaşındaki ara buluculuk ve tarafsızlığına destek verdim. O zaman Erdoğan’la çatışma halindeydik, ama dedim ki bu doğru bir tutum. Tahıl koridoru gibi adımlar da doğru. Ancak İran ile Amerika arasında “İran’ın yanında savaşa girelim” veya “üslerimizi kullandıralım” demiyorum. Barıştan ve çatışmasızlıktan yana taraf olmalıyız.
Böyle bir durumda “aman aramız bozulmasın, Trump’ın dostluğuna ihtiyacım var” yaklaşımı kabul edilemez. Netanyahu’ya “soykırımcı, eli kanlı katil” diyorsanız, onunla aynı masada oturamazsınız. Bir ülkeye hem de hava savunması çökmüşken, siviller ölüyorsa, Türkiye’nin söyleyecek bir sözü olmalı.
Erdoğan’ın Trump’a karşı tavizkar tutumu, uçak siparişleri, sıvılaştırılmış doğalgaz anlaşmaları ve Halkbank davası üzerinden yürütülen süreçler bu tabloyu gösteriyor. Sonuçta, Türkiye’de muhalefete yönelik uygulamalar Trump tarafından da eleştiriliyor: “Üçüncü dünya ülkesinde muhalefeti içeri tıkarsın, yoluna bakarsın. Erdoğan da böyle yapıyor” deniyor.
“Bu ülke birlikte kuruldu ve yarınlarda da barış içinde birlikte yaşanacak”
Bazı CHP’liler diyor ki “Kürtler Kürtçe konuşursa Lazlar da Lazca konuşmak ister” Ama bazı CHP’liler diyor ki Kürtlere eşit yurttaşlık hakkı verilmeli. Tabanınızda bu konuda bir homojenlik görünmüyor. Siz Kürt sorununu tabanınıza nasıl anlatıyorsunuz? Siz bu meseleye nasıl bakıyorsunuz ve tabanı nasıl ikna ediyorsunuz?
Biz toplumsal sorunların konuşarak çözülmesi gerektiğini savunuyoruz dövüşerek ve savaşarak çözülmez. O yüzden adına terörsüz Türkiye denilen demokratik ve terörsüz Türkiye bağlamında meselenin ele alınması sağlıklıdır. Silahların sustuğu, gömüldüğü, yakıldığı veya bırakıldığı bir ortamda söz öne geçince daha sağlıklı tartışma zeminleri oluşur.
Ben eskiden beri şunu savunuyorum Sayın Bahçeli, Kürt sorununu dile getirenleri vatan haini ilan ederken Sayın Erdoğan, Kürt sorununu tartıştırmak istiyor. Cumhuriyet Halk Partisi demokrasi fikrinin, birlikte yaşam fikrinin ve eşit yurttaşlık fikrinin sahibi bir partidir. Bu konuda bir aksayan yer varsa, o aksayan yeri çözmek bütün CHP’lilerin görevidir.
Silahlar gömüldükten sonra kurulan komisyonun fikri bizim tarafımızdan sahip olunan bir fikirdir. Biz sonradan dahil olmadık. Biz komisyon kurulsun dedik, komisyon yazsın ve çizsin, bir uzlaşım ortaya çıkarsın ve buna göre adımlar atılsın dedik. Ümit ediyorum hem altıncı madde hem yedinci madde hızla ve kararlılıkla hayata geçirilir.
Yedinci maddenin içeriğinde demokrasiden zarar görmemek, yargı bağımsızlığı, fikir ve düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve nefret söylemiyle mücadele gibi konular vardır. Bunların olduğu yerde her şey çok daha sağlıklı ve doğru tartışılır.
En zor zamanda da, bu kadar saldırı altında komisyona girecek misiniz? Evet gireceğiz. Türkiye’yi bulunduğumuz yerden demokratikleşme adımlarıyla ileriye taşıyacağız. Yargılamaların tutuksuz olması, yeni infaz rejimi, hasta tutuklular ve hükümler dahil birçok hak vardır. O yüzden bu işlerin kararlılıkla yapılması gerekir. Zor problemlere en zor yerden yaklaşmak değil, çöze çöze ilerlemek gerekir. Kapsayıcı olmak lazım. Bu ülke birlikte kuruldu ve yarınlarda da barış içinde birlikte yaşanacak. Tarihten ders almak ve husumet çıkarmamak gerekir. Böyle yaklaşıyoruz.
Silivri’de yürütülen siyasi ve hukuki süreçte Cumhuriyet Halk Partisi olarak nasıl bir yaklaşım sergiliyorsunuz ve halkın vicdanında aklanmayı nasıl hedefliyorsunuz?
Silivri’de yürütülen süreç hukuki değil, tamamen siyasi bir süreçtir. Bütün dünyanın çoğunluğu bunun siyasi bir süreç olduğunu biliyor. Biz orada bir yandan direnmeye, bir yandan iktidara yürümek için gerekli adımları atmaya devam edeceğiz.
Özel oluşturulmuş bir mahkeme var. 41 mahkeme içinde kırkıncıya düşeceğini sağır sultan biliyordu ve yüzde iki buçuğun altındaki ihtimal gerçekleşti. İstanbul’daki ağır ceza mahkemesinde görev yapmak için eskiden iki üye hakimin mesleğe başlama süreleri on bir yıl dokuz ay olmuştu. Şimdi üç hakimin toplam kıdemi on bir yıl. Oysa birinci sınıf hakimliğe atanmak için on yıllık kıdeme ihtiyaç var. Normalde Türkiye siyasetinin en zor mahkemesi olan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde üç hakimin toplam kıdemi altmış beş, yetmiş yıl olmalıdır.
Özel belirlenmiş hakimler ve özel oluşturulmuş bir heyetle, minareden aşağı Akın Bey’in yönlendirmesiyle yürüyen bir süreç söz konusudur. Ama sonuçta bu yargılamanın tamamı büyük bir hukuksuzluğa işaret ediyor. Bunun toplumsal bir karşılığı ve bedeli olacaktır. Bu bedeli, süreci yaratanlar ödeyecektir.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu süreçte üzerimize düşeni yapıyoruz. Hem dik duruyoruz, hem hukuki mücadeleyi veriyoruz, hem de toplumsal mücadeleyi sürdürüyoruz. Sonuçta mahkemeler bir karar verecek. Sonra istinaf, temyiz ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci var. Sonunda kazanacağımıza inanıyorum.
Önemli olan bir siyasi partinin çıkarları için oluşturulmuş davada beraat etmek değil, halkın ve milletin vicdanında beraat etmektir. Masumiyetimize inananlar yüzde elli beş altmış düzeyinde. Yargılamanın sonunda bu oran çok daha ileriye gidecek ve Cumhuriyet Halk Partisi ile arkadaşlarımız toplumun vicdanında tamamen aklanacaktır.
Son dönemde çok yoğun bir tempodasınız. Bir gün İstanbul’dasınız, ertesi gün Ankara’da, sonra yeniden İstanbul’da, bazen de Manisa’da ya da başka bir şehirde. Mitinglerle neredeyse tüm Türkiye’yi dolaştınız. Bu kadar yoğun bir programın içinde sizi ayakta tutan, motive eden şey nedir? Hangi duyguyla şehir şehir dolaşıp bu mücadeleyi sürdürüyorsunuz?
Şöyle söyleyeyim. İnsan kendisiyle ilgili, kendi elde edeceği bir şey için çalışıyorsa, ister siyasi ister maddi ya da manevi bir çıkar olsun, daha çabuk yorulabiliyor. Ama başkaları için mücadele ediyorsanız insan yorulmayı kendine hak görmüyor.
Bugün bir sürü arkadaşımız içeride. Birçok bürokratımız tutuklu. Aileleri her yönüyle bize emanet. Diğer yandan Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına büyük bir iddiayla giren bir parti var ve ikinci yüzyılın ilk seçimlerini kaybetmiş durumda.
Ataol Behramoğlu’nun bir dizesi vardır. “Artık gerek yok korkmaya, çünkü korkulan olmuştur.” Korkulan olduktan sonra korkuya da yer kalmıyor. Bundan sonra var gücümüzle bu gidişi tersine çevirmek için çalışıyoruz. İnşallah yeniden bir fırsat doğacak ve biz de o fırsatı değerlendireceğiz.
O yüzden ne yirmi dört saat yetiyor ne yedi gün yetiyor. Bir yıl geçti, üç yüz altmış beş gün geçti ama tempo hiç düşmedi. Bazen bir günde altı ya da yedi şehirde olduğumuz oldu. Bazen de beş gün üst üste miting yaptığımız oldu.
Önemli olan tarih önündeki sorumluluğu yerine getirmek. Eğer seçim sandığına yeniden ulaşabilirsek ve o sandığı milletin önüne getirebilirsek bu seçim sıradan bir seçim olmayacak. Elbette adaylar yarışacak. Ben bunun Ekrem İmamoğlu ile Tayyip Erdoğan arasında olmasını umut ederim. Ama kim aday olursa olsun aslında bu seçim adaylar arasında değil, iki farklı yönetim anlayışı arasında olacak.
Bu, adeta bir referandum olacak. Ya otokrasi ya demokrasi.
Normalde anayasalar önce yazılır, sonra referanduma götürülür. Ama Türkiye’de durum biraz farklı. Çünkü bugün fiilen yazısız bir anayasa uygulanıyor. Cumhurbaşkanı kendi yazısız anayasasını oluşturmuş durumda. Anayasa Mahkemesi’nin kararları bağlayıcıdır deniyor ama o kararlar uygulanmıyor.
Anayasada yargı bağımsızlığı yazıyor ama yargı bağımsız davranamıyor. Anayasada kurumlar var ama bazı sayfaları adeta yırtılmış gibi davranılıyor. Bazı sayfalar ise sadece yetkilerle ilgili olduğu için büyüteçle okunuyor.
Bu nedenle Türkiye’nin yeni bir anayasal düzene ihtiyacı var. Ama bunun için önce yetki gerekiyor. Bu yüzden önümüzdeki süreç aslında bir tercih olacak. Önce halk karar verecek. Otokrasi mi demokrasi mi diye.
Eğer onlar kazanırsa buna göre bir anayasa yazarlar ya da yazmasalar bile sistemi o şekilde uygulamaya devam ederler. Ama biz kazanırsak demokrasi fikrine inananlar olarak yeni bir toplumsal sözleşmeyi hep birlikte yazarız.
Türkiye bu zor ve acı tecrübeden ders çıkararak çok daha güçlü bir demokratik düzen kurabilir. Bir daha kimsenin ele geçiremeyeceği kurumlar, güçlü denetim mekanizmaları, gerçek bir basın özgürlüğü ve örgütlenme hakkı tesis edilebilir. Anayasa ihlallerine karşı güçlü yaptırımların olduğu bir sistem kurulabilir.
Kısacası Türkiye çok tarihi bir dönemin içinde. Önce halk karar verecek, sonra metinler yazılacak. Önümüzdeki tercih çok net. Ya otokrasi ya demokrasi.
Kaynak: Bianet










