Bütün savaşlar bitmeye mahkumdur. “Barış” adı verilen anlaşma gerçekte zafer kazanan galibin, yenilene imzalattığı belgeden başka bir şey değildir ve yenilenin gücünü tekrar oluşturup yeniden savaşmasına kadar geçen süredir. Kitlelere müjdeli bir şekilde dayatılması tamamiyle i̇deolojik bir tutumdur. Çünkü arada geçen süre; savaştan pişman olunup sonsuza kadar sürecek bir barışın kalıcılığının çalışması değil, kapitalist tüccarların savaş tehdidini sürdürerek silah stoklarını eritmesi, yeni silahlar üreterek bunların satışı ve karşılıklı “düşman” yaratılmasının çalışmasıdır. Savaşlar çıkarılabilir ama bu savaşların nasıl bir sürece göre gelişeceği ve sonuçlanacağı irade dışı gelişir. Her “tarih yazımı” planladığı gibi olsaydı, hayat çok kolay olurdu ama öyle olmuyor.
Sol düşünce i̇deolojik olarak (sınıfsal ve ulusal) savaşlar dışındaki savaşları (haklı olarak) mahkum eder. Çünkü bu savaşların toplumsal kitlelerin ölümüne sebep olmak ve kapitalistlerin kasasını doldurmak dışında bir sonucu olmadığını bilir. Elbette sınıfsal ve ulusal savaşlar da kaçınılmaz olarak aynı sonuçları üretir ancak burada temel olan; gerekçe ve savaşı yürüten tarafların iradesidir. Bir sınıf veya bir ulus/halk kendisini için ve kısmen kendisinin belirlediği koşullarda girdiği savaşta ağır bedeller ödeyeceğini bilir ve bu bedellerin insan hayatından başlayarak ekonomik alana da yansıyacağından şüphe etmez. Ancak “amaçlar” mücadeleyi ve mücadele “araçlarını” haklı bir konuma yükseltir. Amacın gerekçesini oluşturan teorik ve pratik araçlar amaca uygun olmadığı ölçüde kitlelerde bir kopukluk yaratır ve bu derin bir kırılmaya yol açar.
İran’a karşı yürütülen savaş asıl olarak emperyalist güçlerin pazar savaşından başka bir şey değildir. Bu pazar savaşı , sosyalist kimliğini çoktan bırakarak görünürde “devlet sosyalizmi” adı altında emperyalist bir çizgide yürüyen Çin’e karşı ABD’nin başını çektiği bir savaştan başka bir şey değildir. Her savaş gibi bu savaş da sosyal ve siyasal değişikliklere doğum gerekçesi hazırlayacaktır. Bu doğum gerekçe savaşan tarafların iradesinden bağımsız olarak gelişmeye başladı bile. Orta Doğu devletleri birinci emperyalist savaştan sonra oluşturulan ve ikinci emperyalist savaştan sonra bazı değişikliklerle yeniden düzenlenen ve günümüze kadar gelen siyasal yapısını değiştirmek zorunda kaldı. Bu değişlikliğe direnen devletler iç savaşa varan toplumsal olaylarla karşılaşarak iktidar ve yönetim değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Elbette iktidar halkın doğrudan yönetime el koyarak halkın kendisine ait olmadı sadece eski yıkıldı. Ancak halk bu süreçte örgütlülüğün gücünü gördü, başkaldırının onurunu taşıdı ve gelecekte “kendisi için” savaşmak için büyük bir tecrübe elde etti.
Bu savaş hemen bitmeyecek. İran siyasal açıdan değişmeye zorlanacak ve toplumsal altyapısı olan bu zorlama gerçekleşmeden bitmesi mümkün olmayacak. Peki bu savaşta tarafsız kalmak mümkün müdür? Hiçbir savaşta tarafsız kalabilmek mümkün değildir. Bir şekilde bir bedel mutlaka ödenir. Bu nedenle savaş bölgesinde olan halklar savaşın bir tarafında yer almak zorundadırlar. Başta Türk devleti olmak üzere başka devletler Kürtleri erken bir karar almaya zorluyorlar. Bir tür bir “erken doğum” yaptırarak alınacak bu kararın sonuçlarıyla erkenden yüzleşmek gibi taktiksel bir hataya düşürmek istiyorlar.
Ancak öte yandan temel iki sorun Kürtleri bekliyor. Iran yönetimi kendisinden istenenleri kabul ederek anlaşmaya oturursa ve iktidarını da kısmen koruyacak olursa ilk yöneleceği silahlı ve silahsız muhalefet kitleleri olacaktır. Bu yönelimin de son derece kanlı olacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Kürtlerin de içinde yer alacağı bu muhalefet kitlesine karşı Türk devletinin de bütün gücüyle gerekirse açık destek vereceğini bilmemiz gerekiyor. Ancak İran’ın siyasal bir değişikliğe uğramadan ayakta kalması zor görünüyor. Orta Doğu’da Şia ve Sunni dengesi kısmen korunacağı için İran’a biçilen rol muhtemelen federasyon içeren bir rol olacaktır. İran’ın anlaşmaya yanaşmayıp savaşı sürdürmesi halinde yukarıdaki sonuçtan farklı olarak yönetim şeklinin tamamiyle ortadan kaldırılacağını yazmak sürpriz olmayacaktır. Bu durumda da savaşı başlatıp sürdüren ve yengiye sahip olanlar bir “adalet savaşı” değil, “ticari bir savaş” yürüttükleri için savaşa katılmayanlara aldıkları konuma göre yaklaşacaklardır. ABD’nin “Halkbank davasının” geldiği noktada Türk devletiyle şimdilik anlaştığını söyleyebiliriz. Türk devleti bu davanın sonucunda İran’a karşı savaşta safını saldıranların yaninday belirlemekle kalmayıp hepimizin çok iyi bileceği gibi yapacağı “yardım-yataklık” karşılığında Kurdistan Özgürlük hareketinin tasfiyesini dillendirmiştir demek yanıltıcı olmaz. Ne de olsa yürütülen süreci “terörsüz Türkiye” diye tanımlamaktan imtina etmiyorlar. Şimdilik çözüme yönelik yasal değişiklikleri gerçekleştireceklerini söyledikleri bu süreçte her an bir gerekçe yaratıp beklettikleri saldırıları gerçekleştirebilirler. Ne de olsa tarihleri iktidar uğruna kendi kardeşlerini bile gözünü kırpmadan asanlara düzülen övgülerle dolu.
Tarih temennilerin değil, koşulların oluşturduğu ve bu koşullara göre saf tutanların zafer ve yenilgileriyle doludur. Bir karar anının tam ortasında bulunuyoruz. Bu karar Kürtlerin geleceğini belirleyecek. Türk devleti kararını gizlese bile çoktan vermiş gibi görünüyor.
Rusya’da 1905 Devrimi erken kabul edildi, 1917’den sonrası ise geç. Ama 1917 devrimin tam zamanıydı ve gerçekleştirildi.
Bir halkın kurtuluşunu belirleyecek olan karar anı, o kararı alacak olan iradenin o koşulları okumasıyla mümkündür. Erken veya geç olması “tam zamanının” kaybına yol açacaktır.












