Okuyucu zaman zaman “soyut yazdığım” için eleştiride bulunuyor. Bazı durumlarda da haklı olabilirler. O zaman konuyu somutlamalıyım:
Orta Doğu, %90’ı Müslüman olan ve ağırlıkla Araplardan oluşan bir coğrafyadır. “İslam dini etrafında oluşan jeopolitik bir birim”dir. Bölgeyi diğer alanlardan ayıran özgün ve özel bir yapısı vardır.
Birincisi, dünya petrolünün %65 gibi büyük bir bölümünün bu alanda bulunmasıdır.
İkincisi, tarihte politeist inançların önemli merkezlerinden biri oluşudur. Üçüncüsü, üç büyük İbrahimi dinin merkezi konumundadır. Ve İbrahimi dinler, ağırlıkla Mezopotamya’da görülen politeist inançların bir biçimde tasfiyesi üzerinden gelişmiştir. Böylece dinler özellikle de İslamiyet, “ulus- devlet-siyaset” üçlüsünün kimliği haline gelmiştir.
Bu durum Orta Doğu toplumları ve toplumsal kültürünün politeist inançlardan çok, İbrahimi dinlerden etkilenerek biçimlendiğini gösterir. İbrahimi dinler özellikle de İslamiyet, uluslaşma sürecinde siyasallaşarak çoğunlukla teokratik, otoriter ve totaliter rejimlere dönüşmüştür. Bu dönüşümün Bölgesel ölçekte “din kardeşliği”, “İslam birliği”, “Osmanlı milletler topluluğu” vb. olgularla bir üst duygu ve ilişkilenme biçimi yarattığı sır değildir.
Başkalaştırıcı faktör: Emperyalizm
Sanayileşme sürecinde Orta Doğu, petrol rezervlerinin %65’ine, doğal gazın ise %35’ine sahiptir. Önce Batı kapitalizminin sonra ABD emperyalizminin Orta Doğu ilgisi de buradan gelir. Bu kaynakların ABD’yi doğrudan Orta Doğu’ya çektiğini görüyoruz. ABD’nin Orta Doğu stratejisi, özgürlükler içermez! “Orta Doğu’nun derin sömürü alanı olarak kalmasını sağlamak ve bölge rejimlerinin “karşı güç” haline gelmelerini engellemek” hedefine oturur. Pentegon’un doktrin olarak geliştirdiği ve günümüzde de niteliği değişmeyen “Güvenlik doktrini”nin özü de budur.
Arap Baharı etkisi: Otoriter devletleri terk ediş
ABD, Arap devletleriyle ilişkisini özellikle II. Paylaşım Savaşı sonrası “Petrol güvenliği, bölgesel istikrar ve güvenlik odaklı stratejik ortaklıklar”a oturtmuştur. ABD, başlangıçta “Stratejik Ortaklıklar” kapsamında Arap uluslaşmasının yarattığı teokratik otoriter rejimleri desteklemiş ancak Arap Baharı’yla siyasal güç ve ilgi kaybına uğrayınca görece farklı bir yol çizmiştir. Özellikle Arap Baharı sonrası bu yol daha da belirginleşmiştir.
Nedir bu yol? ABD öncelikle Arap-İslam birliğinin yarattığı üst duygu ve ilişkilenme biçimini tasfiyeye yönelmiştir. Otoriter rejimlerle (Irak, Suriye, Yemen, İran vb.) olan ilişkilerini radikal biçimde revize etmiş; aşağıdan gelişen Otoriter rejim karşıtlığını çıkarı gereği desteklemiştir. Bu politik revizyon, ABD’yi tekrar ve büyük ölçüde “ilgi” odağı haline getirmiştir.Toplumlar, Otoriter rejimlerle olan çelişkisini ABD üzerinden çözmeye yönelmiş, bu da ABD’nin “üst akıl, bağlayıcı güç/irade” haline gelmesini sağlamıştır. Özet olarak; ABD (emperyalizm) bir karakter değiştirmemiş, değişen şartlar ve politik eğilime uyarlanarak güç kazanmıştır.
Sorun ABD değil, inanç sistemidir
Arap Baharı, demokratik çıkışlar için önemli ve iyi bir zemin olmuştur ancak “din ve inançlar” paradoksu sosyal değişimleri her zamanki gibi bloklamıştır.
İnanç sistemi içindeki birey gerçek anlamda birey değil, toplum da gerçek anlamda toplum değildir. Çünkü din ve inançlar alanı somut değil, daha çok soyut bir alandır. Soyutlanmış birey ve toplumlar belki tinsel niteliklerini güçlendirdiğini düşünebilir ancak aynı yolla sosyal niteliklerini güçlendir(e)mez. Dolayısıyla evrimi güçleşir… Bu tinsel/inançsal yapısından dolayı Orta Doğu insanının düşünsel ve sosyal evrimi büyük oranda tıkanmış, zora girmiştir.
Öz değişim kodları ve zihinsel devrim
Öz değişim, inanç sisteminden bilgi-bilim sistemine geçişle olur. Bu geçiş olmaksızın hiçbir eylem, hareket ya da aksiyon sosyal nitelik kazan(a)maz. Özgüven ve öz yeterlilik duygusunu geliştirecek şey, soyut inanç sisteminden bir diğer ifadeyle “tevekkülcü akıl”dan, “analitik akla” geçiş demektir. Orta Doğu insanına gerekli olan tevekkül değil, tefekkürdür. Aksi durumda tevekkül, belirttiğimiz gibi semavi olanı sadece Arzî olana dönüştürür.
Zihinsel devrim şarttır! Ortadoğu insanının tevekküle değil, analitik akla ihtiyacı vardır. Küresel güçlere bel bağlamak ya da “yağmur duası”na çıkmış gibi el açıp durmak arzulanan değişimlere yol açmaz. Öz değişim ve öz gücün açığa çıkaracağı sivil itaatsizlik duygusu, yanı sıra ölüm/tasfiye korkusunu yenmiş bir modern Gandhicilik alternatif olabilir…
Zira “fiziki varlığın mutlaklaştırılması” ve ölümden kaçış fikrinin yarattığı faydacılık; “karşı güçler”in toplumdaki etkinlik alanını sürekli genişletiyor. İnanç sistemlerini aşamamış olmak, emperyalizmin zihinsel inşasını besleyen “yeni tanrılar” yaratmaktan öteye gitmiyor.
/Kaynak: MunzurPress/













