Ağzımın içinde dolanıp duran sözcükler, bir savaşın yarattığı yıkım kadar canlı olan bütün sözcüklerimi tehcir ediyor. İmgenin, ifadenin, sözün ve yorumun kılık değiştirip yalnızca bakanın görüş açısına göre anlam değiştirdiği bir ortaklık havuzunun içinden konuşmaya çalışıyorum. Benzer kavramlarla, aynı şeylere, aynı sözcüklere; içimizde oluşan derin bir yaranın üzerine yapıştırılan “politik yalnızlık” bandıyla konuşturacağım sözcüklerimi.
Dilime düşen sözcükleri uzun süre arındırma telaşı içindeyim. Ortada duran somut olayla ilgili düşünce ve inanışlarıma yol uğratarak kalem oynatıyorum. Aynı zeminde, aynı politik perspektifle durduğum; ortak paydamızın politik yalnızlık olduğu hemcinsim Dilan Karaman’ın gidişi üzerine birkaç söz söylemek istiyorum.
Derler ki büyük kadın yürüyüşlerinde: “Ne zaman umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla.” Alanları, caddeleri, meydanları dolduran kadın kalabalığını; feminizmin mor dalgalı bayraklarını, yanıp sönen ışıkları, renkli dövizleri, hareketli çoğunluğu ve yoldaşlığı hatırla.
Hatıralarımız çok taze. Daha geçen pazar 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’ydü. Yatağından taşan bir su gibi dünyanın her yerinde caddelere aktı kadınlar. *“Morunuz mor, alınız al mı?” İsyan, ıslık, alkış ve zılgıt seslerinin birbirine karıştığı renkli kalabalık… Yan yana gelmiş binlerce kadının birlikteliği… Uzun uzun sarılmalar, ortak bir öfkenin tek sesi olmak, aynı acıya aynı yerden, aynı sözcüklerle itiraz etmek…
Bu ortaklık bazen kendini başka bir coğrafyada, yavan bir düzlükte, sonsuz bir boşluğa dağılarak yankılanıyor.
Seslerimiz binaların arasından, odalardan, kendi işlerinden; kendi yalnızlıklarından, kendi yolculuklarından, kendi hayatlarından çıkıp gelen, birbirini tanımayan kadınların sesine karışıyor.
Başka bir ülkede, başka bir dilde yükselen haykırış: “Woman, life, freedom.”
Bu koca kalabalıktaki politik yalnızlık ve intihara sürüklenen içimizden bir kadın; “Dilan Karaman.”
Duymadık mı birbirimizin sesini, görmedik, konuşmadık mı birbirimizle. En uzağa varmaya çalışırken en yakındakini görmeyip elimizi uzatmadık mı?
8 Mart akşamı Dilan Karaman’ın intiharıyla ilgili yürütülen soruşturmanın ardından bir komisyon raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Komisyon üyelerinin düşünüş ve davranış tarzını yansıtan; uzun, bulanık ve belirsizliklerle dolu bir rapordu bu.
Sekiz maddeden oluşan rapor, upuzun ayrıntılarla dolu. Dilan’ın mahremiyetinden tutunda kırılgan yapısına, çocukken uğradığı istismara kadar.
Buradan sormak istiyorum:
Türkiye’de doğmuş, büyümüş, yetişmiş kaç kadın geçmişinde taciz ya da istismar yaşamamıştır? Sayımız yok denecek kadar azdır. Kaçımız psikolojik sorunlar yaşamamış, karşılaştığımız durumlar karşısında bocalamamış, üzülmemiş, korkmamıştır?
Kolektif bir yapının parçası olmuş kadınlar bunu daha iyi bilir: Biz birbirimize yaslanarak ayağa kalkarız. Birbirimize tutunuruz. Bunu bazen kısıtlı zamanlarda bir araya geldiğimizde, bazen de yan yana geldiğimiz o derin sohbetlerin birinde, bir sarılmada, yanyana duruşta yaparız.
Kendi içimize tuttuğumuz ışık, içimizdeki çoğunluğu da yansıtır. Tekil bir gösterim olan “ben”, aslında “biz”e varma yolculuğudur.
Komisyon raporuna baktığımızda ise sonuç olarak hiçbir somut adımın atılmadığını görüyoruz. Bu durum hepimizde büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
İnceleme Komisyonu, Dilan Karaman’ın yaşamına son vermesine giden süreçte maruz kaldığı partner şiddetini, çalışma yaşamındaki ağır mobbingi ve politik yalnızlaştırmayı kabul ederek raporlaştırdı. Hazırlanan rapor, Karaman’ın ölümünün münferit bir intihar olmadığını; çalışma koşullarından partner şiddetine, dijital baskıdan kurumsal ihmallere kadar uzanan yapısal bir şiddet silsilesinin sonucu olduğunu ortaya koydu.
Raporun sonuç bölümünde toplumun ve kurumların kriz alanlarındaki refleksleri eleştirildi. Sanal medyada gösterilen vicdanın, gerçek hayatta örgütlü bir refleks hâline dönüşmediği sürece kimseyi hayatta tutamayacağı vurgulanmıştı. Ancak raporda kavram ve terimler uzun uzun açıklanmaya çalışılırken esas failler göz ardı edildi yada korundu. Özeleştiri ise somut sorumluluklar yerine “kurumsal duyarlılık çağrısı” ile sonuca bağlandı.
Öte yandan Dilan hakkında kullanılan suçlayıcı dil, yalnızca onun hatırasını değil, bütün kadınları yaralayan bir yaklaşım olarak hafızalara kazındı.
Neyse ki özgürlükçü ve çoğulcu bir paradigmaya sahip olan, kadınların özgürleşmesi için yıllardır mücadele eden çoğunluğu oluşturan kadınların eleştirileri ve itirazları sonucunda rapor geri çekildi.
Bunun ardından bazı somut adımların atılması çağrısı yapıldı. Şiddet faili olduğu iddia edilen erkeğin yargılanması, mobbing uyguladığı belirtilen vekilin disipline sevk edilmesi ya da istifa etmesi gerektiği ve bu yönde adım atılacağı sözü verildi. Bu yönde atılacak adımlar, en azından bir nebze de olsa içimize su serpecek.
Çünkü kolektif bir yapı içinde dahi haksızlığa ve adaletsizliğe uğradığını düşünen ve böyle hisseden benim gibi pek çok kadının yeniden güven duymaya ihtiyacı var.
Özgürlükçü ve eşitlikçi kadın mücadelesi yalnızca teorik bir yaklaşım değil, gerçek hayatta karşılığı olan ve eylemsel olarak hayata geçirilen bir yaşam pratiğidir.
Eşitlik, özgürlük ve adalet talebiyle sokaklara çıkan ve bu uğurda mücadele eden biz kadınlar ilk önce, en yakınımızdaki yol arkadaşlarımızın elini sımsıkı tutmalıyız.










