Hürriyet Kaytar: Escher Siyaseti; ”Çıktıkça İnen Merdivenler”

Yazarlar

Aslında hiçbir yere gitmeyen ama devasa bir hızla ilerliyormuş hissi veren bir düzenin içindeyiz. Escher’in o meşhur “Penrose Merdivenleri”ndeki gibidir halimiz; hırsla basamakları tırmanır, nefes nefese kalırız ama beş dakika sonra kendimizi başladığımız o tozlu sahanlıkta, aynı manzara karşısında buluveririz.

Türkiye’de siyaset, bu çelişkiler labirentinde bir aşağı bir yukarı koşturup duranların bitimsiz döngüsüdür. Kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi çevikliğiyle, hep aynı tartışmaların etrafında dönüp duruyoruz. On yıl önceki gazete manşetlerini kesip bugünün tarihini atsanız, kimse aradaki farkı anlamaz. Aktörler değişir, dekor yenilenir ama sahne hep o aynı kısırdöngüdür.

“Durmak yok, yola devam.” Bu slogan, sanki “Hangi süreç?” soruları hiç sorulmamış gibi her tereddüt anında bir mühür gibi basılır. Çünkü o boşluk bir an açık kalsa, “ilerleme” diye ambalajlanan şeyin aslında bir patinaj olduğu ayan beyan ortaya çıkacaktır. Bu düzende hareket kesintisiz, süreç hep “devam ediyor” olmalıdır. Çünkü durmak, hesaplaşmayı; yavaşlamak ise yön sormayı beraberinde getirir. Oysa Türkiye siyasetinde ne yön nettir ne de varış noktası.

Ne dediğini hatırlamayan bir siyasal akıl ile ne duyduğunu sürekli yeniden kurgulayan bir toplumun karşılaşması, bizi modern bir Escher labirentine hapsediyor: Sürekli yukarı çıkıldığı sanılan her merdiven, bizi başladığımız noktaya geri fırlatıyor. Bugün, dün söylenenle bugün yapılan arasındaki mesafe artık bir “çelişki” olarak deneyimlenmiyor. Çünkü çelişki, düşüncenin gerilim alanı olmaktan çıkarılıp, sıradan bir “güncelleme” pratiğine indirgenmiş durumda.

“Dün ne demiştik?” sorusu yalnızca unutulmuyor; sistematik olarak hükümsüzleştiriliyor. Bu, basit bir hafıza kaybı değil; hafızanın bizzat iktidar eliyle işlevsizleştirilmesidir. Böyle bir zeminde siyaset, kendisini doğrulukla değil, yalnızca etkiyle ölçer. Söylem artık bir anlam taşıyıcısı değil, anlık yönelimler üreten bir araçtır. Dil, hakikati açığa çıkarmak yerine onu askıya alır. Söylenen sözün değeri, neye işaret ettiğinden çok, o an neyi perdelediğiyle ölçülür.

Toplumda ise buna karşılık gelen travmatik bir bilinç formu gelişiyor: Sözü doğrudan anlamak yerine, tersinden çözmek. “Gerçekte ne demek istedi?” sorusu, sokağın temel hayatta kalma stratejisine dönüşüyor. Bu, entelektüel bir ironi değil; çarpıtılmış bir gerçeklikte ayakta kalma biçimidir. Söz ile anlam arasındaki bağ bir kez koptuğunda, anlam artık söylenende değil, söylenmeyende aranmaya başlar.

Kürsülerden yükselen o çok katmanlı, bol virgüllü ifadeleri düşünelim: “Ahmetler makama, Selahattin yuvaya, Öcalan umuda…” Bu cümle yapısı, ilk bakışta bir “açılım” gibi görünse de aslında anlamı sabitlemekten çok, sürekli erteleyen bir yapıya sahiptir. Burada işleyen mekanizma şeffaflık değil, bilinçli bir belirsizliktir. Söz, kendisini açıklamak yerine çoğaltır; netleştirmek yerine dağıtır. Hedef, bir çözüme varmak değil, “çözülüyormuş” hissini döngüye sokmaktır.

Bu nedenle siyaset, artık bir karar alanı değil; bir algı mühendisliği vitrinidir. Her şeyin “oluyormuş gibi” göründüğü ama hiçbir şeyin gerçekten yer değiştirmediği bir sahne düzeni. Merdivenler çizilmiş, yönler tarif edilmiş, hareket sürekli kılınmıştır; fakat bütün bu hareketlilik, aynı noktada dönmenin estetikleştirilmiş hâlidir.

Türkiye siyasetinde  Çıkış fikri, çoktan “gereksiz bir naiflik” olarak ilan edilmiştir. O yüzden herkes tırmanmaya devam eder…

İlginizi Çekebilir

Öcalan: Önümüzdeki dönem, Kürt toplumu açısından yeniden kuruluş dönemidir
Ali Engin Yurtsever: AKP ve Demokrasi

Öne Çıkanlar