Bir şehir düşünün; yalnızca coğrafyası değil, kaderi de sarp. Hakkari, dağların ortasında kurulmuş sıradan bir yerleşim değildir. Bu şehir, tarih boyunca ayakta kalmayı öğrenmiş bir coğrafyadır. Urartulardan Asurlulara, Nesturilerden Osmanlı’ya ve Kürt beyliklerine uzanan derin bir hafızanın taşıyıcısıdır.
Cilo ve Sat dağlarının göğe yaslanan zirveleri ile Büyük Zap’ın yararak aktığı vadiler arasında kurulu bu kent, yalnızca doğal güzelliklerin değil, aynı zamanda zorluğun da merkezidir. Tam da bu yüzden, daha fazla özen ister.
Bugün yaşanan şey bir zorluğun sonucu değil, bir ihmalin sonucudur. Hakkari’yi Van’a bağlayan yolun günlerdir kapalı olması teknik bir sorun gibi anlatılabilir; heyelan denir, yoğun yağış denir, coğrafya denir. Oysa gerçek daha nettir: Bu tablo, yıllardır biriken bir yönetim anlayışının sonucudur. Aynı coğrafi şartlar altında bazı şehirlerde sorunlar saatler ya da günler içinde çözülürken, Hakkari’de haftalara uzuyorsa, burada konuşulması gereken şey dağlar değil, önceliklerdir. Bir yolun 16 gün kapalı kalması doğanın değil, önceliklendirme eksikliğinin sonucudur. Bu şehir geçmişte yalnızca ihmal edilmedi; aynı zamanda küçültülmek, etkisizleştirilmek istendi.
Bir dönem il statüsünün tartışmaya açılması bile buraya nasıl bakıldığının göstergesiydi. Ancak o süreçte halkın gösterdiği tepki, Hakkari’nin yalnızca bir idari birim olmadığını; güçlü bir irade ve aidiyet taşıdığını ortaya koydu. Bugün ise daha görünmez bir yöntem işliyor: açık bir geri bırakma yerine, sürekli eksik bırakma. Liyakat yerine sadakatin, şeffaflık yerine kayırmacılığın belirleyici olduğu bir düzende, en ağır bedeli zaten kırılgan olan yerler öder. İhalelerin dar çevrelerde toplanması, denetimin zayıflaması ve yapılan işlerin sürdürülebilir olmaması, sonuçta kalitesiz altyapı, tekrar eden sorunlar ve sürekli ertelenen çözümler üretir.
Bu döngü normalleştiğinde ise asıl çöküş başlar. Çünkü bir toplum eksikliği normal kabul etmeye başladığında çöküş sessizleşir; sessizleşen çöküş ise en tehlikeli olandır. Hakkari’nin yaşadığı tam olarak budur: gürültüsüz bir gerileme ve yavaş bir çözülme. Bunun en açık göstergesi ise göçtür. Hakkari, Türkiye’de en çok göç veren illerden biri olarak anılıyor. İnsanlar doğdukları toprakları kolay kolay terk etmez; bir insan dağını, dilini ve hafızasını bırakıyorsa bu bir tercih değil, zorunluluktur. İş imkânlarının sınırlı olması, geleceğin belirsizliği, hizmetlere erişimdeki yetersizlik ve kalmanın giderek zorlaşması, göçü yalnızca ekonomik değil aynı zamanda derin bir umutsuzluk göstergesine dönüştürür. Giden her insanla birlikte şehir biraz daha sessizleşir ve hayat biraz daha eksilir. Hakkari, Irak ve İran’la sınırı olan bir şehirdir.
Bu bir gerçek; ancak sorun da tam burada başlar. Bu gerçek, bir sorumluluk alanı olmak yerine yıllardır ihmal gerekçesine dönüştürülmüştür. Oysa sınır olmak daha fazla yatırım, daha güçlü altyapı ve daha hızlı müdahale kapasitesi gerektirir. Sınırlar bir ülkenin en görünür yüzüdür; fakat Hakkari’de sınır olmak, merkeze yakınlaşmanın değil, uzaklaştırılmanın bahanesi gibi işletilmiştir. Bu şehir bir sınırdır ama bir kenar değildir; bir geçiş hattı değil, içinde yaşanan bir yerdir.
Buna rağmen yıllardır bir durak değil, sanki sadece geçilecek bir hatmış gibi muamele görmüştür. Üstelik bu tablo kaçınılmaz değildir. Hakkari, sahip olduğu potansiyelle yalnızca ayakta kalacak değil, gelişebilecek bir şehirdir. Dağ turizmi, yaylalar, tarihî doku, sınır ticareti ve genç nüfus gibi imkânlar doğru planlama ile değerlendirilebilir. Liyakatli atamalar, heyelan ve iklim koşullarına dayanıklı altyapı yatırımları, şeffaf denetim ve yerel potansiyeli açığa çıkaran politikalarla bu şehir askıya alınmış bir yaşamdan çıkarılabilir. Bugün bir şehir haftalarca yola erişemiyorsa, orada yalnızca ulaşım kesintiye uğramaz; eşitlik, güven ve aidiyet duygusu da zedelenir.
Eşitlik kesildiğinde ise hiçbir yol bir ülkeyi gerçekten birbirine bağlayamaz. Hakkari, dağların kenti olarak ayakta kalmayı çok iyi biliyor; ancak artık mesele yalnızca ayakta kalmak değil, bu şehirde yaşamın kesintisiz ve eşit biçimde sürdürülebilmesidir.











