Ortadoğu’da yaşayan hiçbir halk, Kürtler kadar büyük jeopolitik kırılmaların tam ortasında kalmadı. Yüzyılı aşan parçalanmışlık, bastırılma politikaları, zorunlu göçler ve asimilasyon süreçleri Kürt toplumunda derin bir güvensizlik yarattı. Bu güvensizlik bazen silahlı mücadeleye, bazen dış güçlerden medet ummaya dönüştü.
Son yıllarda ise Kürt siyasal çevrelerinde en fazla tartışılan konu İsrail ile ilişkiler meselesi oldu. Bu tartışmayı yakından izliyorum ve çoğunlukla rahatsız edici buluyorum. Rahatsız edici, çünkü konu neredeyse hiç gerçekçi düzlemde ele alınmıyor. Ya romantik beklentilerle yaklaşılıyor ya da ideolojik reflekslerle reddediliyor. Oysa İsrail kendi varlığını koruma mücadelesi veren, bölgesel kuşatılmışlık psikolojisiyle yaşayan bir devlet. Böyle bir devletin Kürt bağımsızlığı için açık ve sınırsız destek sunması gerçekçi değil. Devletler ahlaki reflekslerle değil, çıkar dengeleriyle hareket eder. Bu, hayal kırıklığı yaratan bir gerçek olabilir ama uluslararası siyasetin işleyişi bu.
Kürtlerin İsrail’le, Avrupa ülkeleriyle, Körfez devletleriyle ilişki kurması doğaldır. Irak Kürtlerinin Türkiye ile ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirmesi de bu çerçevede okunmalı. Sorun ilişki kurmak değil, stratejisiz ilişki kurmak. Tam burada Kürt siyasetinin en kronik zaafiyeti görünüyor: profesyonel diplomasi eksikliği. Avrupa’da milyonlarca Kürt yaşıyor. Bu diaspora içinde akademisyenler, hukukçular, gazeteciler, iş insanları var. Ancak bu potansiyel hâlâ kurumsal bir stratejiye dönüşebilmiş değil. Bugün dünya siyasetinde etkili olan yapılara bakıldığında hepsinin güçlü düşünce kuruluşlarına ve profesyonel ağlara sahip olduğu görülüyor.
Kürt siyasetinde ise refleksler stratejinin önüne geçiyor. Kürtlerin ihtiyaç duyduğu şey, Avrupa merkezli ve uluslararası bağlantıları güçlü bir düşünce kuruluşu. Yalnız propaganda üreten değil; Türkiye’yi, İran’ı, Arap dünyasını gerçekten bilen, diplomatik dosyalar oluşturabilen, veri üretebilen bir yapı. İran meselesine ayrıca değinmek gerekiyor. İran devleti diplomasi konusunda derin bir kurumsal geleneğe sahip. Bu, mevcut rejimin Kürtlere yönelik baskı politikalarını meşrulaştırmak anlamına gelmiyor. Ama bu devlet aklını anlamadan bölgesel siyaseti çözmek de mümkün değil.
Katar meselesi daha dikkatli bir okuma gerektiriyor. Katar, Türk dış politikasıyla büyük ölçüde örtüşen bir çizgide hareket eden, Suriye iç savaşı boyunca silahlı grupları destekleyen ve bugün Şam’daki yeni yönetime kapsamlı destek sunan bir devlet. Bölgedeki Kürtlere karşı pozisyonu bu yapının doğal bir yansıması. Bunu net görmek gerekiyor. Ancak net görmek, karşı cepheye koymak anlamına gelmez. Hiçbir bölge ülkesi Kürtlerin kalıcı düşmanı olarak konumlandırılmamalı. Asıl mesele, bu ülkeleri Kürt haklarına ikna edebilecek diplomatik kapasiteyi kurmak.
Güney Kürdistan yönetiminin bu noktada sahip olduğu kurumsal ve ekonomik imkânlar, böyle bir etkiyi mümkün kılıyor. Diplomasi zaten mevcut pozisyonları veri kabul etmez; onları değiştirmeyi hedefler. Son yıllarda yeni bir sorun daha var: Kürtlerin sistematik biçimde “başkalarının projesi” olarak sunulması. Gazze sonrası süreçte Kürtler Ortadoğu medyasında bilinçli şekilde “Siyonizmin aparatı” gibi gösteriliyor. Bu propaganda yalnız Türkiye’de değil, Arap dünyasında ve İran çevrelerinde de yayılıyor. Böylece Kürtlerin tarihsel mağduriyeti görünmez hâle getiriliyor.
Buna karşı durmak için kendi hikâyesini anlatabilmek gerekiyor. İnsan hakları ihlallerini kayıt altına alan, uluslararası hukuk mekanizmalarını kullanan, akademik üretim yapan kurumsal yapılar olmadan bu mümkün değil. Yeni bir döneme giriliyor. Bu dönemde belirleyici olan, bilgi üreten, analiz yapan, diplomasi yürüten yapılar olacak. Kürt siyaseti bu geçişi henüz tam anlamıyla yapabilmiş değil. Ve Ortadoğu’nun sert gerçekliği bu gecikmeye artık fazla tahammül etmiyor.







