Amed Mardin: CHP Krizi, Kürt Meselesi ve Türkiye’de Rejimin Sürekliliği

Yazarlar

Türkiye’de bugün yaşanan kriz yalnızca bir parti krizi, seçim tartışması ya da hukuk meselesi değildir. Mesele; devletin yeniden yapılandırılması, güvenlik paradigmasının siyaseti belirlemesi, muhalefetin kontrol altında tutulması ve iktidarın sürekliliğinin bizzat bir rejim sorununa dönüşmesiyle ilgilidir. Onun için Türkiye’de her an gelişen olaylara süpriz olarak bakmamak gerekir.

2015 Sonrası Yeni Rejim İnşası

15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal denklem, yalnızca güvenlik politikalarının sertleşmesine değil; devletin köklü biçimde yeniden yapılandırılmasına da yol açtı. Daha önce devlet içerisindeki etkisi geriletilmiş ulusalcı-devletçi yapıların Erdoğan ile ittifak yapıp sistem içinde yeniden güç kazandığı görüldü. Erdoğan yönetimi ile milliyetçi-devletçi çevreler arasında oluşan bu yeni ittifak, Türkiye’nin sonraki yıllarını belirleyen temel eksenlerden biri oldu. Bu ittifakın siyasal taşıyıcılığını büyük ölçüde Bahçeli ve MHP üstlendi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte yürütme gücü tek merkezde toplandı, parlamenter sistemin denge-denetim mekanizmaları zayıflatıldı.

Bugün sistem, klasik parlamenter siyasetten çok güvenlik bürokrasisiyle iç içe geçmiş yani toplumsal sistemin bütün alanlarında siyasi otorite hakimiyetinin olduğu merkezi bir yönetim modeline dönüşmüş durumdadır. Bakanlıkların yapısı, bürokrasinin işleyişi, yargının konumu ve medya düzeni bu yeni sistemin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Liyakatten çok sadakat esaslı bir devlet yapılanmasının güçlendiği yönündeki eleştiriler de bu bağlamda ele alınmalıdır.

CHP’ye Müdahale ve “Mutlak Butlan” Tartışması

Son dönemde CHP’ye yönelik müdahaleler, bu yapısal dönüşümün yeni aşamaları olarak görülmektedir. Kurultay sürecine ilişkin öne sürülen “mutlak butlan” tartışmaları ve parti yönetiminin meşruiyetinin yargı üzerinden sorgulanması, Türkiye’de siyasal alanın giderek daha fazla yargısallaştırıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Burada dikkat çekici nokta şudur: Seçimlerin ve siyasal süreçlerin hukuki meşruiyetini denetleyen temel kurum YSK’dır. Eğer üç yıl önce yapılan kurultayda açık bir usulsüzlük tespit edilmiş olsaydı, bunun o dönemde ele alınması gerekirdi. Aradan yıllar geçtikten sonra, üstelik CHP’nin yerel seçimlerde önemli bir başarı elde etmesinin hemen ardından bu tartışmanın yeniden alevlenmesi tesadüf değildir. Bu, hukuki bir tartışmadan çok doğrudan siyasal mühendislik girişimi olarak okunabilir. Çünkü CHP bugün yalnızca bir muhalefet partisi değil; büyükşehir belediyeleri, güçlü bir toplumsal mobilizasyon kapasitesi ve İmamoğlu etrafında oluşan siyasal enerjiyle iktidar açısından ciddi bir rakip konumundadır.

Kılıçdaroğlu’nun Pozisyonu

Bu tabloda Kılıçdaroğlu’nun tutumu özel bir önem taşıyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de bağımsız yargının zayıfladığını en güçlü biçimde dile getiren siyasetçilerden biri olan Kılıçdaroğlu’nun, mevcut yönetimi hedef alan bu sürece karşı net bir demokratik pozisyon almaması, özellikle muhalif kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açmaktadır. Benim değerlendirmem şudur: Erdoğan’ın bu hamlesini boşa çıkarabilecek tek şey, Kılıçdaroğlu ve ekibinin mahkeme kararına uymayı reddetmesi, kendilerine biçilen rolü kabul etmemesiydi. Bu yapılmadı. Şimdiye kadar yapılmayacağı da gözüküyor. Bu durum Erdoğan’ın elini önemli ölçüde güçlendiriyor. Burada yalnızca kişisel kırgınlıktan ya da siyasal rövanş duygusundan söz etmek yeterli olmaz. Kılıçdaroğlu’nun siyasal refleksleri tarihsel olarak çoğu zaman devlet merkezli bir çizgiyle uyumlu olmuştur. HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması sürecinde CHP yönetiminin verdiği destek, bugün hâlâ önemli bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir. Demirtaş ve Yüksekdağ başta olmak üzere pek çok Kürt siyasetçinin yıllarca cezaevinde tutulması karşısında CHP’nin yeterince güçlü demokratik refleks göstermediği eleştirisi de bu çerçevede okunmalıdır.

CHP ile Kürt Meselesi Arasındaki Bağlantı

Türkiye’de otoriterleşme pratikleri çoğu zaman önce “öteki” ilan edilen kesimlere yönelmekte, ardından daha geniş muhalefet alanına yayılmaktadır. Kayyum uygulamaları, siyasetçilerin tutuklanması, medya baskısı ve yargı süreçleri ilk etapta Kürt hareketine yöneltildi. Ancak bugün aynı güvenlikçi ve merkezi müdahale anlayışının ana muhalefete kadar genişlediği görülmektedir. Bu anlamda CHP’ye yönelik baskılar ile Kürt siyasal alanına geçmişte uygulanan yöntemler arasında önemli bir süreklilik gelen “terörsüz Türkiye” söylemi de bu bağlamda ayrı bir değerlendirmeyi hak etmektedir. 2013-2015 döneminde, tüm eksiklerine rağmen, siyasal müzakere ve toplumsal çözüm arayışı daha görünürken, mevcut yaklaşım ağırlıklı olarak güvenlik merkezlidir. Kürtlerin anayasal hakları, yerel demokrasi, kültürel haklar ve siyasal temsil gibi başlıklar geri planda kalırken; temel hedefin silahlı yapının tasfiyesi ve Kürt siyasal alanının kontrol altında tutulması olduğu yönünde ciddi değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu nedenle mevcut sürecin gerçek bir demokratik çözüm mü, yoksa kontrollü bir güvenlik stratejisi mi olduğu sorusu önem kazanmaktadır.

Ekonomik Kriz, Şiddet Sarmalı Riski ve Rejimin Kırılganlıkları

Mevcut sistemin ciddi kırılganlıkları vardır. Türkiye derin bir ekonomik krizin içindedir. Yüksek enflasyon, gelir kaybı, genç işsizliği ve hayat pahalılığı geniş toplum kesimlerini doğrudan etkilemektedir. Siyasal tarih göstermektedir ki ekonomik krizler, otoriter yönetimlerin en zayıf halkasıdır. Ancak bu kırılganlığın farkında olan bir iktidar, tarihsel olarak başvurduğu bir araca yeniden yönelebilir: şiddet sarmalı. Erdoğan’ın 2015 seçimlerinde uyguladığı strateji bunun en somut örneğidir. Barış sürecinin çöküşüyle birlikte toplumu ‘terör’ korkusuyla mobilize etmek, milliyetçi refleksleri harekete geçirmek ve muhalefeti savunmaya çekmek; bu yöntemin kısa vadede işe yaradığı görülmüştür. Bugün de aynı dinamiğin devreye girebileceği ihtimali göz ardı edilemez. “Terörsüz Türkiye” söylemi çerçevesinde yürütülen sürecin, Kürt siyasal hareketinin mevcut rejimin beklentilerine göre hareket etmemesi durumunda sekteye uğraması, hatta tamamen çökmesi mümkündür. Bu durumda yeni bir şiddet sarmalının önü açılabilir. Kürt siyasal aktörlerine yönelik sert operasyonlar, milletvekili dokunulmazlıklarının yeniden kaldırılması, legal alanda çalışan Kürt siyasetçilerin toplu tutuklanması gibi senaryolar, kamuoyu anketlerinin seyrine ve iktidarın ihtiyaç duyduğu konsolidasyon düzeyine göre gündeme gelebilir.

Seçim Sonrası Hesaplaşma Korkusu ve Rejimin Mantığı

Ancak bu tablonun arka planında daha yapısal bir mesele yatmaktadır. Erdoğan ve çevresini asıl belirleyen dinamiklerden biri, iktidar kaybının yalnızca siyasal bir yenilgi değil; kapsamlı bir hesaplaşma riski anlamına gelmesidir. Uzun yıllara yayılan iktidar döneminde devlet mekanizmasıyla kurulan ilişkiler, alınan kararlar ve yürütülen politikalar göz önünde bulundurulduğunda, olası bir iktidar değişimi hem Erdoğan’ın kendisi hem de yakın çevresi açısından ağır hukuki ve siyasal sonuçlar doğurabilir. Mevcut rejimin ulusalcı, milliyetçi, muhafazakâr ve dinî bileşenlerinin önemli bir kısmı da bu hesaplaşma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Erdoğan’ın direktifleriyle hareket eden bürokratlar, yargı mensupları ve atanmış kadrolar, tıpkı Gülenist yapılanma sonrasında yaşanan tasfiyelerde olduğu gibi, bir iktidar değişiminin ardından benzer bir süreçle yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu nedenle sistemin giderek daha sert refleksler geliştirmesi, yalnızca iktidar hırsıyla değil; kaybetmenin bedelinin olağanüstü yüksek algılanmasıyla da açıklanabilir. İktidarın devamı artık bir tercih meselesi değil, bir beka meselesi olarak yönetilmektedir.

Bu tablonun en kaygı verici boyutlarından biri ise şudur: Eğer Türkiye’de yargı, yürütmenin bir aparatı olarak işlev görüyorsa, bu mantığın seçim süreçlerine de yansıması an meselesidir. Sandıkta demokratik olmayan koşullar altında dahi aleyhte bir sonuç çıkması halinde, mevcut mekanizmaların devreye girerek rejimin sürekliliğini güvence altına alması ihtimali göz ardı edilemez. Yargının bugün CHP’ye uyguladığı müdahale mantığının yarın seçim sonuçlarına da uygulanabileceği kaygısı, salt spekülatif bir senaryo değil; Türkiye’deki kurumsal dönüşümün mantıksal bir uzantısıdır. Bu bağlamda bir başka kritik senaryo daha göz ardı edilemez: Eğer CHP içindeki mevcut yönetim tasfiye edilir ve Erdoğan’ın tasarladığı plan bu şekilde hayata geçirilirse, baskın bir seçimin önü açılabilir. 2027 için öngörülen seçimlerin öne alınması her an gündeme gelebilir. Üstelik Özgür Özel başta olmak üzere pek çok CHP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması, ardından yargı süreçleriyle siyasi arenadan uzaklaştırılmaları da bu senaryonun parçası olabilir. Türkiye’de artık hiçbir gelişme karşısında sürpriz aramak gerekmez; her şeyin olabileceği derin bir istikrarsızlık ortamı mevcuttur. Tüm bu tabloya bakıldığında asıl hedefin tek ve net olduğu görülmektedir: Erdoğan rejiminin sürekliliğinin her koşulda sağlanması.

Avrupa, NATO ve Uluslararası Denklem

Uluslararası aktörlerin tutumu da bu sürecin kritik parçalarından birini oluşturmaktadır. Avrupa ülkeleri açısından Türkiye yalnızca demokratik standartlar üzerinden değerlendirilen bir ülke değildir; aynı zamanda önemli bir güvenlik ortağıdır. NATO içindeki konumu, askeri kapasitesi, savunma sanayisindeki gelişimi ve göç politikaları nedeniyle Türkiye Avrupa için stratejik önemini korumaktadır. Özellikle Trump döneminde NATO içindeki belirsizliklerin artmasıyla birlikte Avrupa’nın Türkiye ile ilişkilerinde daha pragmatik bir çizgiye kaydığı görülmektedir. Bu nedenle Avrupa ülkeleri, Türkiye’deki demokratik gerilemeye sert tepki vermek yerine kontrollü eleştirilerle yetinmektedir. Bu tutum ise mevcut iktidarın hareket alanını daraltan değil, genişleten bir uluslararası konjonktür yaratmaktadır. CHP’ye yönelik müdahaleler, Kürt meselesindeki yeni yaklaşım, güvenlikçi siyaset, ekonomik kriz ve uluslararası dengeler birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı, Türkiye’de son on yılda inşa edilen yeni rejim modelinin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Türkiye’nin önümüzdeki dönemi yalnızca seçim sonuçlarıyla değil; devlet-toplum ilişkilerinin nasıl yeniden şekilleneceği, demokratik alanın ne ölçüde korunacağı ve toplumun farklı kesimlerinin ortak demokratik zeminde buluşup buluşamayacağıyla belirlenecektir. Bugün asıl tartışılan mesele, yalnızca CHP’nin kim tarafından yönetileceği değil; Türkiye’de muhalefetin gerçekten iktidar alternatifi olup olamayacağıdır.

Son olarak şunu vurgulamak gerekir: Eğer CHP’deki tasfiye süreci Erdoğan’ın planladığı şekilde ilerlerse ve muhalefet iç tartışmalarla felç olursa, baskın seçim ihtimali ciddi biçimde masaya gelecektir. Dokunulmazlık kaldırmaları, erken seçim kararı, yeni operasyonlar; bunların hepsi bu rejimin araç kutusundadır ve Türkiye’de siyasete bakarken bu araçların her an devreye girebileceğini akılda tutmak gerekir. Zira asıl amaç hiç değişmemektedir: Rejimin, dolayısıyla Erdoğan iktidarının kesintisiz devamı.

İlginizi Çekebilir

Ahmet Akın’dan Kılıçdaroğlu görüşmesi sonrası açıklama
Almanya’da bir Kürt mülteci daha yaşamına son verdi

Öne Çıkanlar