Bir önceki yazımda kadın ve erkek ilişkilerinin insanlık tarihindeki uzun yolculuğuna bakmış, insanlığın ilk dönemlerinden tarım toplumlarına uzanan hikâyeyi yazmaya çalıştım.
İnsanların yüz binlerce yıl boyunca farklı biçimlerde birlikte yaşadığını, bugün doğal kabul ettiğimiz birçok ilişkinin aslında tarihsel süreçlerin ürünü olduğunu görmüştük.
Fakat bu hikâyenin başka bir tarafı daha var.
Eğer insan türü aynıysa, neden dünyanın farklı yerlerinde kadın ve erkek ilişkileri bu kadar farklı biçimlerde yaşanıyor?
Neden bazı toplumlarda evlenmeden birlikte yaşamak sıradan kabul edilirken, başka toplumlarda büyük bir toplumsal baskı yaratabiliyor?
Neden bazı ülkelerde boşanma hayatın doğal bir parçası olarak görülürken, bazı yerlerde hâlâ bir başarısızlık ya da utanç olarak değerlendiriliyor?
Neden bazı kadınlar hayatlarının büyük bölümünü kendi kararlarıyla yaşayabilirken, bazı kadınlar hâlâ ailelerinin, toplumun ya da devletin beklentileriyle karşı karşıya kalıyor?
Bu sorular üzerine düşünmeye başladığımda kendimi yeniden Avrupa ile Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu arasında gidip gelirken buldum.
Çünkü Avrupa’ya geldikten sonra dikkatimi çeken şey insanların daha mutlu olması değildi.
Dikkatimi çeken şey, insanların hayatlarını kurarken sahip oldukları seçeneklerin farklı olmasıydı. Daha doğrusu, kendi hayatları hakkında karar verebilme alanlarının daha geniş görünmesiydi.
Elbette bunlar bilimsel bir araştırmanın sonuçları değil. Ancak İsviçre’deyim ve edindiğim gözlemler, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da tanık olduğum toplumsal ilişkilerle karşılaştırıldığında bazı belirgin farkları görmemi sağladı.
Türkiye ve Kürdistan’da büyürken evlenmeden çocuk sahibi olan bir kadının nasıl karşılanacağını tahmin etmek zor değildi.
Boşanmış bir kadın ile boşanmış bir erkeğin aynı gözle değerlendirilmediği durumlara da yabancı değildim.
İsviçre’de ise evlenmeden birlikte yaşayan çiftlerin, evlilik olmadan çocuk sahibi olan ailelerin ya da boşandıktan sonra ebeveynlik sorumluluğunu birlikte sürdüren insanların gündelik hayatın olağan bir parçası olarak görülmesi beni düşündürdü.
Aynı insan türü.
Benzer duygular.
Benzer ihtiyaçlar.
Peki bu kadar farklı sonuçlar nasıl ortaya çıkıyordu?
Elbette Avrupa’nın tamamı aynı değil.
İsveç ile Polonya aynı değil.
Hollanda ile İtalya aynı değil.
Kuzey Avrupa ile Güney Avrupa arasında da ciddi kültürel farklar bulunuyor.
Fakat buna rağmen genel olarak bireyin aile karşısında daha güçlü olduğu bir tablo dikkat çekiyor.
Bu durum ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bu farklılıklar nasıl ortaya çıktı?
Çoğu zaman bu soruya verilen ilk cevap din oluyor.
Gerçekten de dinlerin aile ve evlilik üzerinde büyük etkileri oldu.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam yalnızca inanç sistemleri değil, aynı zamanda toplumsal hayatı düzenleyen kurumlar olarak da var oldular.
Evlilikten mirasa, boşanmadan çocukların statüsüne kadar birçok konuda belirleyici oldular.
Ama mesele yalnızca dinle açıklanabilecek kadar basit değil.
Çünkü aynı din farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde yaşanabiliyor.
Bugün Endonezya’daki Müslümanların aile hayatı ile Afganistan’daki aile hayatı aynı değil.
İspanya’daki Katolik gelenek ile Polonya’daki Katolik gelenek aynı değil.
Aynı dine mensup toplumlar arasında bile ciddi farklılıklar görülebiliyor.
Bu noktada karşımıza başka etkenler çıkıyor.
Coğrafya bunlardan biri.
Tarih boyunca insanların yaşadığı çevre yalnızca ekonomilerini değil, toplumsal ilişkilerini de etkiledi.
Göçebe toplulukların aile yapıları ile yerleşik tarım toplumlarının aile yapıları aynı olmadı.
Köy yaşamı ile büyük kentlerin aile anlayışı aynı olmadı.
Sanayi kentleri ile kırsal bölgeler aynı ilişki kültürlerini üretmedi.
Bu yüzden aile dediğimiz şey, sanıldığı gibi tarih boyunca değişmeden kalan bir kurum değil; sürekli dönüşen bir yapı oldu.
Fakat insanlar çoğu zaman kendi yaşadıkları aile modelini değişmezmiş gibi görmeye eğilimli oldular.
Devletlerin rolü de çoğu zaman gözden kaçıyor.
Oysa modern devletler aileyi hiçbir zaman tamamen özel bir alan olarak görmedi.
Nüfus politikalarından miras hukukuna, boşanma yasalarından çocukların eğitimine kadar aile hayatına doğrudan ya da dolaylı biçimlerde müdahale etti.
Bugün de birçok ülkede devletler aileyi korumaktan söz ediyor.
Fakat aileyi nasıl tanımladıkları her yerde aynı değil.
Bazı ülkelerde devlet bireyin tercih alanını genişletmeye çalışırken, bazı ülkelerde aileyi belirli bir model üzerinden korumaya çalışıyor.
Bu nedenle kadın ve erkek ilişkilerini anlamaya çalışırken yalnızca aileye değil, devletlerin aileye nasıl baktığına da bakmak gerekiyor.
Ortadoğu’nun birçok yerinde aile bugün de güçlü bir toplumsal kurum olarak varlığını sürdürüyor.
Aile yalnızca anne, baba ve çocuklardan oluşan küçük bir yapı olarak görülmüyor.
Akrabalık ilişkileri, geniş aile bağları ve toplumsal dayanışma ağları hâlâ günlük hayatın önemli parçaları.
Bu durumun olumlu yanları da var.
Birçok insan ekonomik krizlerde, işsizlik dönemlerinde ya da zor zamanlarda aile desteği sayesinde ayakta kalabiliyor.
Yaşlı bakımından çocuk bakımına kadar birçok sorumluluk aile içinde paylaşılıyor.
Fakat aynı yapı zaman zaman bireyin hareket alanını da daraltabiliyor.
Özellikle kadınlar açısından.
Evlilik yalnızca iki insanın kararı olmaktan çıkabiliyor.
Boşanma yalnızca iki insanın ayrılığı olarak görülmeyebiliyor.
Kadınların yaşam tercihleri aileyi ilgilendiren bir mesele hâline gelebiliyor.
Evlenmeden çocuk sahibi olmak büyük baskılar yaratabiliyor; kimi zaman bunun bedelini kadınlar hayatlarıyla bile ödeyebiliyor.
Boşanmış kadınlar boşanmış erkeklerden farklı değerlendirilebiliyor.
Bu durum yalnızca bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir mesele değil.
Toplumun aileye yüklediği anlamla da ilgili.
Fakat burada önemli bir noktayı unutmamak gerekiyor.
Bugün Avrupa’da gördüğümüz tablo da tarihin başlangıcından beri böyle değildi.
Sadece yüz yıl önce Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınların oy hakkı yoktu.
Birçok üniversite kadınlara kapalıydı.
Kadınların mülkiyet hakları sınırlıydı.
Boşanmak son derece zordu.
Kadınların çalışma hayatına katılımı ciddi engellerle karşılaşıyordu.
Bugün doğal kabul edilen birçok hak uzun mücadeleler sonucunda kazanıldı.
Bu nedenle Avrupa’nın bugünkü durumunu kültürel bir üstünlük gibi görmek yanıltıcı olur.
Burada uzun bir tarihsel mücadele söz konusu.
Kadınların oy hakkı mücadelesi.
İşçi kadınların emek mücadelesi.
Eğitim hakkı mücadeleleri.
Boşanma ve eşit yurttaşlık mücadeleleri.
Başka bir ifadeyle, Avrupa’nın bugün sahip olduğu birçok özgürlük gökten inmedi.
Toplumsal mücadelelerin sonucunda ortaya çıktı.
Ancak mücadele bitmiş değil.
Bugün Avrupa’da kadınlar büyük ölçüde kendi hayatları üzerinde söz sahibi olsalar da eşitlik tartışmaları devam ediyor.
Ücret eşitsizliği sürüyor.
Ev içi emeğin paylaşımı tartışılıyor.
Siyasette ve ekonomide temsil sorunları devam ediyor.
Aile içi şiddet hâlâ ciddi bir sorun olarak varlığını koruyor.
Yani Avrupa’da mücadele sona ermiş değil.
Sadece biçim değiştirmiş durumda.
Belki de Avrupa ile Ortadoğu arasındaki temel fark, özgürlük ve baskı arasındaki basit bir karşıtlık değildir.
Belki mesele, farklı toplumların aynı sorulara farklı dönemlerde farklı cevaplar vermesidir.
Çünkü her toplum şu sorularla karşı karşıya kaldı:
Kadın ve erkek nasıl birlikte yaşayacak?
Çocuklar nasıl büyüyecek?
Aile nasıl kurulacak?
Kim karar verecek?
Bu soruların cevapları her yerde aynı olmadı.
Bugün ise yeni bir dönemin eşiğinde gibi görünüyoruz.
İnternet sayesinde insanlar yalnızca kendi mahallelerini değil, bütün dünyayı görebiliyor.
Yeni kuşaklar anne ve babalarının yaşadığı hayatın tek seçenek olmadığını biliyor.
Bu durum Avrupa’da da, Ortadoğu’da da yeni tartışmalar yaratıyor.
Aile ile birey arasında.
Gelenek ile değişim arasında.
Toplumsal beklentiler ile kişisel tercihler arasında.
Bir sonraki yazıda tam da bu dönüşüme bakacağız.
Çünkü bugün artık yalnızca kadın ve erkek ilişkileri değişmiyor.
Aileyi tanımlama biçimimiz de değişiyor.
Ve belki de asıl soru artık şu:
İnsanları bir arada tutan şey gerçekten evlilik mi?
Yoksa daha derinde, çok daha eski bir ihtiyaç mı var?
Sevilmek.
Ait olmak.
Ve hayatı başka insanlarla paylaşmak.












