Siyaset sosyolojisinin en yalın kanunlarından biri, dönemsel olarak giyilen elbisenin, zamanla bedenin hakiki derisi haline gelmesidir. Kürt siyasal hareketinin özellikle son yirmi yıllık kesitinde hegemonik hale gelen “Türkiyelileşme”, “geniş cephe” ve “ortak demokratikleşme” retorikleri, başlangıçta rasyonel birer meşruiyet ve yasal alan açma aracı olarak kurgulanmış olsa da, günümüz itibarıyla toplumsal tabanın sosyo-kültürel zeminini içeriden kemiren yapısal bir illüzyona dönüşmüştür. Geniş kitlelere açılma, söylemi evrenselleştirme ve çeperi büyütme ideali; merkezin rengini soldurmuş, dili işlevsizleştirmiş ve paradoksal bir biçimde, en yüksek siyasal oy oranlarına ulaşıldığı dönemlerde bile toplumsal yapının köklerinden çözülmesini önleyici bir işlev görmemiştir.
Bu çalışma; küresel ölçekteki asimilasyon ve oto-asimilasyon karşıtı başarılı örneklerin (Katalonya, Galler, Maori) metodolojilerini de gözeten bir yerden, Türkiye’deki Kürt siyasetinin içine düştüğü, kimliğin salt politik bir pozisyona indirgenmesinin yarattığı kültürel kırım (etnosid) tehdidini ve bu kıskaçtan çıkışın yegane yolu olan “Radikal Öze Dönüş” stratejisini sosyo-kültürel bağlamıyla ele almaktadır.
I. Politik Güç ile Kültürel Çözülme Arasındaki Ters Orantı: “Makbul Kürtlük” Projesi
Asimilasyon, egemen bir devlet aklının baskı altında tuttuğu halkın kültürünü eritmeye yönelik aygıtlarını devreye soktuğu dışsal bir müdahaledir. Buna karşın oto-asimilasyon, bireyin veya topluluğun, doğrudan bir fiziki şiddete maruz kalmaksızın; devletin kuşatıcılığı ve yönlendiriciliği eşliğinde, modernleşme arzusu, ekonomik rasyonalite, sosyal prestij arayışı veya gelecek kaygısıyla kendi dilinden, hafızasından ve köklerinden objektif olarak vazgeçme sürecidir.
Türkiye’de Kürt şehirlerinde ve metropollerde bugün yaşanan tam olarak bu oto-asimilasyon mekanizmasıdır. Bu mekanizma, devletin “hukuki ve siyasi haklardan azade, hafızasızlaştırılmış yeni bir Kürtlük” inşa etme yönelimiyle doğrudan uyumludur. Hedeflenen, kimliği yalnızca folklorik bir ögeye, apolitik bir kültürel renk tonuna indirgeyerek “evcilleştirilmiş bir yerli” kimliği yaratmaktır.
Yeni jenerasyonun, tarihsel hafızanın en korunaklı kaleleri sayılan köy ve kasabalarda dahi Türkçeyi birincil dil haline getirmesi, sosyo-kültürel bağların çözüldüğünün en somut kanıtıdır. Bu trajedinin sosyolojik sebebi nettir: Kürtçe, genç kuşakların zihninde “gelecek inşa eden, modern dünyaya eklemlenmeyi sağlayan, prestij ve sermaye üreten” bir araç olmaktan çıkarılmıştır.
Klasik asimilasyon politikalarının üzerine binen küreselleşme, dijitalleşme ve yapay zeka çağının dinamikleri, bu çözülmeye katmerli bir negatiflik eklemektedir. Yazılı hafızası ve dijital veri havuzu egemen akıl tarafından zayıf bırakılmış bir dil, yapay zeka çağında bilgi üretiminin ve yeni nesil iletişimin tamamen dışına itilme riskiyle karşı karşıyadır. Gençlik, artık sadece devletin müfredatıyla değil, küresel kapitalizmin “algoritmik asimilasyonuyla” da homojenleşmektedir.
Kürt siyaseti bu erimeyi durduramamış ve hatta bu yönlü ciddi bir çaba içerisinde de olmamıştır; kimliği, dilin ve gündelik yaşam pratiklerinin içinden çekip alarak salt “seçim, parlamento, slogan ve ittifak protokolleri” eksenli dar bir politik alana hapsetmiştir. Kürtlük olgusu, yapısal ve sanatsal üretim zeminini kaybettikçe sadece politik bir pozisyona, devlete karşı alınan ideolojik bir duruşa indirgenmiştir. Ancak altındaki sosyo-kültürel zemin kayan bir binanın, üst katlarında ne kadar büyük siyasal zaferler ilan edilirse edilsin, gövdenin çökmesi kaçınılmazdır. Siyaset, kültürel erimenin üstünü örten bir şal haline gelmiş; siyasetten yorulan, apolitikleşen ya da konfor arayan yeni nesil, siyasetle birlikte dili ve hafızayı da terk etmeye başlamıştır.
II. Geniş Cephe Mantığının Krizi ve Anlam Yitimi
Sosyo-kültürel zeminle organik bağ kurmaksızın, tamamen iradi ve entelektüel kurgularla yürütülen “geniş cephe” siyaseti, Kürt hareketinde yanıltıcı bir atmosfer yaratmıştır. Türkiye’nin batısındaki seküler, demokrat veya sol-sosyalist kesimleri de kapsayacak geniş bir ittifaklar manzumesiyle devleti demokratikleştirme hedefi, teoride ne kadar estetik duruyorsa pratik sosyolojide o kadar karşılıksız kalmıştır.
Geniş cephe kurma retoriği, partinin asıl enerjisini dışa harcamasına, kendi iç tahkimatını ihmal etmesine yol açmıştır. Dahası, yasal koridorları ürkütmemek veya batıdaki seçmen bloklarıyla “ortaklaşmak” adına üretilen esnek ve flulaşmış dil, tabanda gizli bir mesaj olarak algılanmıştır: “Demek ki dil, kültür ve tarihsel hakikatler o kadar da hayati ve birincil değilmiş.”
Kürt sorunu kavramsal olarak sadece genel bir “demokrasi ve insan hakları” sorununa indirgendiğinde, tabandaki birey bunu kişisel bir konfor alanı olarak okumakta ve asimilasyona uğrayarak da pekala “demokrat” kalabileceğine inanmaktadır. Kuramsal tahayyüllerin acı bilançosu; milyonlarca oy alan ama evde çocuğuyla kendi anadilinde bağ kuramayan, tarihsel travmalarından arındırılmış, kolektif kimlik bilinci atomize olmuş steril bir seçmen kitlesidir. Halkların politik algısı dönemsel olarak yönlendirilebilir, ancak hafıza ve kültürün başkalaşması geri dönüşü olmayan tarihsel bir yıkımdır.
III. Çözüm Metodolojisi: Merkez ve Çeper Ayrımı Üzerine Özgün Kürt Partisi
Geniş cephe mantığı tamamen reddedilmemeli elbette, ancak bünyenin dışına itilmelidir. İhtiyaç duyulan şey, felsefi ve örgütsel olarak yeniden inşa edilecek bir Özgün Kürt Partisi’dir. Bu partinin örgütsel mimarisi, “Merkez” ve “Çeper” olmak üzere iki net halkadan oluşmalıdır:
Merkezin Tahkimi (İçe Doğru Örgütlenme)
Özgün Kürt Partisi, enerjisinin, olanaklarının ve insan kaynağının ezici çoğunluğunu içe, yani kendi sosyo-kültürel zeminini korumaya ve hızla büyüyen asimilasyonu tersine çevirmeye adamalıdır. Partinin varlık sebebi Ankara’da iktidar formüllerine eklenti olmak değil; toplumu tarihsel, dilsel ve zihinsel olarak ayakta tutan bir koruma kalkanı işlevi görmek, sosyo-ekonomik sahada, sokakta dili kuşatıcı ve yön tayin edici varoluş aracı haline getirmek olmalıdır.
Çeperin İşlevselleştirilmesi
Türkiye’deki diğer muhalif kesimlerle, sol yapılarla veya genel demokratik blokla kurulacak ilişkiler, partinin kendi özgün kimliğini ve önceliklerini esneten organik birer birleşme olmamalıdır. Bu ilişkiler, tamamen pragmatik, minimal düzeyde tutulan ve “bünyeye dahil edilmeyen” dışsal işbirlikleri olarak kalmalıdır. Merkez kendi ideolojik ve kültürel netliğini korurken, çeper sadece bir bariyer ve diplomatik bir geçiş alanı olarak konumlandırılmalıdır.
Devam edecek….












