“Eleştiriden kaçınmanın tek yolu, bir şey söylememek, bir şey yapmamak ve bir şey olmamaktır.” (Aristoteles)
Giriş
Nurettin Demirtaş yoldaşımız, özgür basının Türkçe amiral gemisinin önemli bir figürü; aklımda kaldığı kadarıyla “sanat alanı” sorumlusu ya da sorumlularından; Yeni Özgür Politika gazetesinde sanat alanı konusunda neredeyse tek otorite olarak temayüz eden bir köşe yazarı.
Geçenlerde bir yazısına eleştirel bir yanıt yazmış, dolaylı eleştirel sorular sormuştum. (https://nupel.tv/a-haluk-unal-anti-kultur-virusu-ve-ozculuk/) Ama arkadaşımız, inatla ve ısrarla, “sanat üzerine” yazmayı, aynı tarzda sürdürüyor; bağlamsız, tarihsiz, evrensel referanslardan yoksun. Ben de kendisini okuyan binlerce genç sanatçı adayına, sanat kültürüne ve disiplinine karşı gerekli sorumluluğu ve özeni taşımadan yazdığını düşünüyorum.
Demirtaş’ın metinleri genellikle Öcalan yoldaşımızın tefsiri niteliğinde. Bu noktada bir sorun yok; bence, tarihte kitleleri etkileyen her politik felsefecinin, her siyasal kılavuzun etkisi, tilmizlerince iyi tefsir edilebildiği ölçüde yaygınlaşmış ve maksimize olmuştur.
Ayrıca Öcalan, benim de saygı duyduğum kılavuzlardan, iddia ettiği gibi “Kürt halkının dirilişini gerçekleştiren,” PKK’nin lideri. Bakur, Rojava, Rojhilat ve Başur’da KDP, YNK dışında “üçüncü yolun” oluşumunun kılavuzluğunu yaptı.
Bu nedenle onu, “Apocu”lar kadar yakından takip etmeye çalıştım; okudum, inceledim. Zaman zaman da tefsircilerini eleştirdim; bir çok tefsircinin onun fikri çabalarına verimli geri dönüşler, geliştirici sorular sağlamak yerine, metinlerini “temize çekmekten” öte gitmeyen; fikirlerin etkisini maksimize etmek bir yana, minimize eden bir çaba olduğunu yazdım. Öcalan’ın görüşlerinin eleştirisini ise tecridin kalkmasına saklamayı doğru buluyorum.
PKK kendisini feshetmeden önce bütün bu tartışmaları yakinen izler, ama onlarla ilgili herşeyi -bir ecnebi olarak- sevgili Yektan Türkyılmaz’ın veciz mecazıyla “PKK’yi yarattığı demokratik ulus fanusu”nun dışından tasvir eder, Kürdi olana karışmaz, PKK’lilerle Kürdi konularda tartışmazdım.
Bu kez iki nedenden doğrudan tartışmayı gerekli görüyorum.
İlk olarak, “fanus,” kendi inisiyatifleriyle “insanlıkta israr, sosyalizmde isrardır” şiarıyla açıldı; fanus dışındaki herkesle fiilen “sosyalizm” ekseninde etkileşime geçmiş oldular. Fanusun altındaki corpus öyle büyük ki, her hareket ettiklerinde bizler de kaçınılmaz olarak etkileniyoruz ve etkileneceğiz. Kendilerinin “dönüşüm” adı verdiği bu süreçte söz konusu zorunlu etkileşim karşısında, pasif değil etkin muhatap olmanın ortak fayda açısından daha doğru olduğunu düşünüyorum.
İkinci olarak da sanat konusu çok evrensel. Benim içinse varoluşsal. Etnik, sınıfsal, yerel vb. bütün çerçevelerin üstünde, dünya tarihsel bir konu. Ortadoğulu hiç bir politik bireyin bu etkileşimin dışında kalamayacağını ve yine ortak fayda açısından kalmaması gerektiğine inanıyorum. Kürdistan gençliğinin hiçbir ulustan geri kalmayacak olan yaratıcılığını, yeteneklerini iyi tanımış; Stalinizmin Türk ve Kürt solunda yarattığı tahribatları yakinen gözlemiş biri olarak, yeni ideolojik yankı odaları inşa etme girişimlerine itirazın da sosyalist bir görev olduğuna inanıyorum.
Son olarak not edeyim, bu metinde N. Demirtaş’ın üç ayrı, birbirini izleyen makalesini temel alacağım.
1. Paradigma ve sanat tartışmaları -1-
https://www.ozgurpolitika.com/haberi-sanat-demek-yaraticilik-demektir-201301
- Paradigma ve sanat tartışmaları -2-
https://www.ozgurpolitika.com/haberi-sanatla-komunaliteye-ulasmak-201493
- Paradigma ve sanat tartışmaları -3-
https://www.ozgurpolitika.com/haberi-sanati-komunlestirelim-201691
Demirtaş’ın metodu ve Lügatı
Yazarın amacı -yazıların ortak bağlamından da anlaşılacağı gibi- “Öcalan Paradigmasını” temel alarak sanat teorisini yeniden kurgulamak, anlamlandırmak. Böyle iddialı bir işe girişmek ve bunu üç gazete makalesinde gerçekleştirmeyi ummak bile, yazarın çabasına başından önemli bir gölge düşürüyor ama, yine de ön yargılardan uzak, derinlemesine bakmaya çalışalım.
İlk olarak söylemeliyim ki, sanatın tanımından, tarih yazımına, köklü tartışmalara, değişimlere ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Aksi halde böyle bir tartışmayı yapıyor olmayacaktım zaten.
Ancak, benim her üç makalede (ve yazarın benzer temalı diğer metinlerinde) gördüğüm en önemli çaba “sanatın evrensel tanımlarını” tartışmak, analiz etmek, hatta örnekler üzerinden eleştirmek değil; yazar, öncelikli iş olarak kendisine, Öcalan’ın politik hipotezlerinin penceresinden sanat tanımları geliştirmeyi (tefsir) görev edinmiş olması; yalnızca yadırgatıcı değil, daha baştan metodik açıdan kendisini boşa düşürüyor. Çünkü, felsefe ve siyaset kültürü kapsamında, her paradigma ve onun türevleri, rakibiyle tartışma içinde kurulur ve “özgün” lügatını oluşturur.
Ne zaman, sanat kuramına sanatın kendi teorik, pratik tarihinden değil, bir ideolojinin hegemonyasından yaklaşıldı sanat ve sanatçılar için son derece zararlı zeminler oluştu, iyi biliyoruz.
Demirtaş’ın (ve benzeri tefsircilerin) lügatı da “Öcalan’ın lügatı” olarak kabul görüyor.
Burada bence iki önemli yanlış yapıyor arkadaşlar.
Her paradigmanın kendi lügatını geliştirdiği bir gerçek. Ve elbette söz konusu lügatlar, gökten inmez, yeni bir “dilin” kurucu unsurlarıdır; geçmiş lügatlardan sayısız kavram devralır, bazı eski kavramların bağlamını değiştirir, yeni terimler, deyim ve kavramlar ekler. Ve yine bir kural, hatta sağlama metodu olarak, lügatın iç tutarlılığının, paradigma kurgusuyla doğru orantılı olması beklenir.
Hiçbir lügat, gerek entelektüel görgü ve etik kuralları gerekse bilim yöntemi açısından biricik değildir ve olamaz. Fikir akımlarını, tarihen, bir büyük eleştirel felsefe iç denizine dökülen nehirler, çaylar ve dereler gibi canladırabiliriz.
Öcalan’ın lügatı da – en önemli sütunlarıyla- Marksizm, Frankfurt okulu, Walerstein, Radikal feminizm ve Murray Bookchin “üçüncü devrimler/komünalist paradigmasından” neşet eder.
Marks’ın tilmizlerinin – hala kuvvetle sürdürülen- en temel hatalarından biri neydi? Marks’ın (ve tefsircilerinin) hipotez olarak ortaya koyduğu önermeleri tez olarak kabul etmek ve süreç içinde de doğrulanmışlıklarına iman etmek.
Örneğin, Lenin’in “devlet ve devrim” hipotezine bakalım. Hipotezin doğruluğuna olan imanı bizzat Engels’ten almışlardı. Laforgue’ın – Marks öldükten sonra- yaptığı “Marksla birlikte yarattığınız neydi; bir broşür yazsan da militanlara eğitim versek” mealindeki sipariş üzerine, Engels’in yazdığı “Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm” olarak bildiğimiz kitap, finalinde “sosyalizmin bir bilim olduğu” çıkarımını Marks’a da mal edince, sonuç bir felaketler zincirine varmadı mı?
“Paradigmanın Kutsiyetine” iman, “sosyalizm bilimini ele geçiren, doğa bilimlerinden mülhem toplumsal yasaları çözen” sosyalistlerin “bilimsel yanılmazlığıyla” cehenneme giden yolun taşları döşenmedi mi?
Hipotezlerin gri rengi ve hayatın renkahenk gerçeği demişti oysa, bütün kuşku belirten, eleştiren muhaliflerini, kanlı “eleştirilere” tabi kılacak olan Lenin?!
Yaptıklarından kuşku duyan “devrime ihanet” katına yerleştirilmemiş miydi? Ve üstelik, o liderlik içinde en azından 1924’e kadar herkes tutkuyla samimiydi, bence. Verdikleri her kararın “paradigmanın kutsiyetini ve yanılmazlığını” taşıdığına inanıyorlardı.
İşin en trajik yanı bütün bilim tarihi karşısında sıradan cahiller durumuna düşmüş olmalarıydı. Bir tek bilim insanı gösteremezlerdi ki, hipotezler ve doğrulanması arasındaki ilişkiyi bilmesin; doğrulanmayan hipotezi yeniden düzenleyip, yeni bir laboratuvar sürecine sokmasın.
İyi de artık büyük bedellerle öğrendik ki, toplum bilimde praksisin laboratuvarı hayat, “malzemesi” insan. Yani toplumsal süreçlerin laboratuvarda test edilme imkanı imkansız. Bu nedenle artık kimse sosyoloji, tarih gibi disiplinleri bilim olarak adlandırmıyor. Bilimsel disiplinler diyoruz.
Bu bapta sonuç olarak, artık Öcalan da dahil bütün kılavuz rolüyle anlamlandırılan düşünürlerden ve tefsircilerinden en azından güncel bilim felsefesini, bilim yöntemini ve Thomas Khun’u bilmelerini beklemeyecek miyiz?
Bu sorunun yanıtı hayırsa zaten bu tartışmanın metodolojisinde anlaşamadığımız için ortak faydasından da söz etmemiz imkansız olur.
Yok yanıt evetse, Öcalan’ın politik hipotezlerinden ve bunun lugatından hareketle sanat kuramını yeniden kurmaya kalkamayız. Sanat kuramını güncellemek, bu konuyla ilgili hepimizin önündeki çok zor kollektif bir görevdir. Bir deha değilseniz, tek tek hepimizi aşan bir çalışmadır. Bunun farkındalığı ve mütevazılığı içinde olmak gerek.
Jdanov doktrini ve Jdanovculuk
Bütün sanatçılar ve sanat kuramcıları bilir, bilmeyenler için Jdanovu tanıtarak bitireyim yazının birinci bölümünü. Çünkü, söz ettiğiim pozitivist, indirgemeci metodolojiyi siyasetten sanat alanına taşıyan “öncü” Jdanov. İkinci bölümde de “paradigma ve sanat kuramı” üzerinde yoğunlaşalım.
Andrey Jdanov (1896-1948), Sovyetler Birliği’nin önemli politik figürlerinden biri, Komünist Parti’nin üst düzey yöneticisi ve Stalin döneminde kültür politikalarının şekillendiricisi. Sanatı bolşevik ideolojisinin penceresinden biçimlendirmeye kalkışan ilk tarihi örnek. Yani metod olarak o da Demirtaş’ın yolundan gitmiş, Marks ve Lenin’in hipotezlerini bir tez gibi ele almıştı.
Bolşevik “Devrimi”nden sonra Komünist Parti’ye katılan Jdanov, hızla yükselerek 1930’larda Leningrad Bölge Komitesi Birinci Sekreteri olur. II. Dünya Savaşı sonrası, Stalin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak Politbüro üyesi ve Merkezi Komite Sekreteri sıfatıyla, özellikle ideoloji ve kültür alanlarında etkili bir rol üstlenir. 1948’deki ölümüne kadar, Sovyet sanat, edebiyat ve kültür politikalarını denetleyen ana figürlerden biridir.
Görevi, “Parti’nin ideolojik çizgisini güçlendirmek ve toplumun her alanında sosyalist idealleri hakim kılmaktır.”
“Jdanov Doktrini” olarak bilinen yaklaşımı, özellikle 1946-1948 yıllarında sanat ve edebiyatı Parti’nin ideolojik aracı haline getiren katı Stalinist politikaları ifade eder. Bu doktrin, Jdanov’un Leningrad’daki konuşmaları ve kültür-sanat dünyasına yönelik eleştirileriyle şekillendi; “sanatın – kendi icadı olan – sosyalist gerçekçilik ilkelerine uymasını” yani Parti ideolojisinin penceresinden sanat eserini anlamlandırma mecburiyetini, “burjuva ve formalist eğilimlerden arındırılmasını” savundu. Parti ideolojisine uymayan sanatın lanetlenmesini sağladı.
Andrey Jdanov’un “Jdanov Doktrini” olarak bilinen katı kültür politikalarına uymayan sanatçılar, Sovyetler Birliği’nde ciddi baskılara, sansüre ve cezalandırıcı uygulamalara maruz kaldılar. Jdanov’un sanatı Parti’nin ideolojik aracı olarak görmesi ve “sosyalist gerçekçilik” dışı yaklaşımları ( “formalizm, bireycilik veya burjuva eğilimler”) reddetmesi, özgür zihinli, alternatif sanatçıların hem profesyonel hem de kişisel hayatlarını derinden etkiledi.
Jdanov’un 1946’daki Leningrad konuşmalarında hedef aldığı yazarlar Anna Akhmatova ve Mikhail Zoshchenko, bu politikaların en bilinen kurbanlarındandı. Akhmatova’nın şiirleri “bireyci” ve “dekadan” bulunarak, Zoshchenko’nun hicivleri ise “Sovyet karşıtı” olarak damgalandı. Her ikisi de Sovyet Yazarlar Birliği’nden ihraç edildi, eserlerinin yayımlanması yasaklandı ve geçim kaynakları ellerinden alındı. Akhmatova, yıllarca yazamadı ve eserlerini gizlice saklamak zorunda kaldı; Zoshchenko ise maddi ve manevi çöküntü yaşadı.
Jdanov’un eleştirileri, sanatçıların yalnızca eserlerini değil, kişisel itibarlarını da hedef alıyordu. Örneğin, besteci Dmitry Shostakovich, 1948’de Jdanov’un müzik dünyasındaki “formalizm” karşıtı kampanyası sırasında eserlerinin “halktan kopuk” olduğu gerekçesiyle mahkum edildi. Shostakovich, kamuoyu önünde özür dilemek ve “eserlerini Parti çizgisine uygun hale getirmek” (evet yanlış duymadınız! Bolşevik lügatına uygun müzik) zorunda kaldı. Benzer şekilde, Sergei Prokofiev ve Aram Khachaturian gibi besteciler de eserlerini ideolojik beklentilere uymaya zorlandı.
Jdanov’un politikalarına uymayan sanatçılar, genellikle kültürel çevrelerden dışlandı. Tiyatro yönetmenleri, ressamlar ve sinemacılar, eserlerinin sahnelenmesi veya sergilenmesi engellendiğinde işsiz kaldı. Örneğin, tiyatro yönetmeni Vsevolod Meyerhold, modernist yaklaşımları nedeniyle 1938’de zaten hedef alınmıştı, ancak Jdanov’un politikaları bu tür baskıları 1940’ların sonlarında daha sistematik hale getirdi. Meyerhold, sonunda tutuklandı ve 1940’ta idam edildi; bu, Jdanov döneminde olmasa da, onun politikalarının devam ettirdiği baskıcı atmosferin bir örneğidir.
Parti çizgisine aykırı bulunan sanatçılar, “Sovyet karşıtı propaganda” suçlamasıyla Gulag çalışma kamplarına gönderildi. Jdanov’un etkisiyle başlatılan ideolojik temizlik kampanyaları, entelektüellerin ve sanatçıların hapse atılmasına veya sürgüne gönderilmesine zemin hazırladı.
Birçok sanatçı, eserlerinin Parti tarafından reddedilmesinden korktuğu için yaratıcı özgürlüklerini kısıtladı. Örneğin, bu gün bir çok meslektaşımca pirimiz kabul edilen Sergei Eisenstein, Jdanov’un eleştirileri sonrası daha “halkçı” ve propaganda odaklı filmler üretmek zorunda kaldı. Bu baskı, sanatçıların yaratıcı kimliklerini ve özgünlüklerini yitirmelerine neden oldu.
Birinci bölümün sonu, devam edecek…
*Yazılarımla ilk kez tanışan okuyucu için kısa bir bilgi; 17 yaşımdan itibaren politik bir sanatçı (tiyatro) olarak çıktığım yolculuk 50 yıldır kesintisiz sürdü. Bu elli yılın ilk 25 yılı hem komitacı/örgüt adamı hem de sanatçı olarak; kalan kısmı ise yalnızca sanatçı (edebiyatçı ve film yönetmeni) olarak devam etti. Yazılarımı kendi blogumda (https://di-ligelecekzaman.net/) ve Nupel’de (https://nupel.tv/) yayınlamayı sürdürüyorum.









