Ayla Akat Ata: Topyekûn kurtuluş için topyekûn bir mücadele gerekiyor

 Yumuşama” söylemlerinin pratiğinin kayyım olarak ortaya çıktığına işaret eden Ayla Akat Ata, buna karşı verilecek tepkinin turnusol kağıdı niteliğinde olduğunu belirterek “Topyekûn bir refah ve kurtuluş için topyekûn bir mücadele gerekiyor” dedi. 

Mezopotamya Ajansı’ndan Dicle Müftüoğlu ile Berivan Altan,  geçtiğimiz günlerde Kobani Davası’nda 9 yıl 9 ay hapis cezası verilen ancak yattığı süre gözönüne alındığı için de tahliye edilen Kürt kadın siyasetçi Ayla Akat Ata ile güncel politik gelişmeler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.
Akat Ata ile yapılan röportajın tamamı şöyle:

Kobani davasına ilişkin sorulardan önce güncel olanla başlamak istiyorum. Hakkari Belediyesi’ne kayyım atandı. İktidar, 2019’da 4 ay sonra bir atama yapılmıştı ama bu sefer 2 ay sabredebildi. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Esasında bu defa iki ay da beklemediler. Tayyip Erdoğan seçim akşamı çıkıp, ‘Sandıktan çıkan iradeye biz saygılı olacağız’ dediğinde kayyım atamanın alt yapısını oluşturmaya çalışan bir girişim de bulunulmuştu. İki ay değil iki saat bile beklemediler. Seçimden çıkacak sonucu biliyorlardı zaten daha önceden hazırlık yaptılar.  Geldik iki ayın sonuna ortada Van deneyimi var. Şimdi Hakkari’yee kayyım atandı. İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamayı detaylı bir şekilde okudum. Eşbaşkan hakkında geçen hafta hızla mütalaanın verilmesi ve cezaların istenmesi aşamasına gidilmiş. 5 Haziran’a ertelenen bir duruşma var onu bile beklememişler. 

Hem bakanlığın yapmış olduğu açıklamayı hem de beraberinde sayın eşbaşkanın hukuki sürecini inceleme şansım oldu. Yapılan açıklamada aynen Kobanê dosyasında olduğu gibi akıllarına ne gelirse her türlü suç tipini alt alta koymuşlar. Bakanlık kendini bir savcı gibi değil, hakim gibi görmüş, infazda bulunmuş. Yani kararı vermiş, infaza başlamış. Halbuki sayın eşbaşkan hakkında verilen, kesinleşen bir karar yok. Karar olmadığı gibi kararın kesinleşme sürecini de beklemek lazım. Diyelim ki; 5 Haziran’da karar verselerdi bu İstinaf’a oradan da Yargıtay’a gideceği bir süreç vardı. Sonrasında diyelim ki kesinleşti karar – yani hukuki olmayan bir süreç yaşandı- bu seferde meclis kendi içerisinde bir başkan seçmesi gerekir.  

Bunun cevabı kayyım değil. Bir önceki kayyım sürecinde Amed Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı’nın benzer bir süreç yaşadığını biliyoruz.  O zaman da Diyarbakır Dicle Kadın Platformu olarak yaptığımız açıklamada da ifade ettik. Tayyip Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde yaşadığı mağduriyet üzerinden kendi siyasi anlayışından kopup, yenilikçiler adıyla örgütlendiği bir süreç yaşadı. Bu ülkeyi 22 yıldır aralıksız yöneten bir siyasi parti, o süreci unutmuş yaklaşıyorlar. Tayyip Erdoğan’ın döneminde meclis bir başkan seçti, kayyım atanmadı. Bu süreç yani son iki seçim ardından kayyım atanması, bugün bunun yeniden denenmek istenmesi hukuksuzluğun devam ettiğinin göstergesidir. Ancak İçişleri Bakanlığı açıklamasında ince bir detay vardı. Açıklamada ‘geçici olarak atandı’ deniliyor. Halka bir ihtimal olarak yeniden göreve dönebilir açık kapısı bırakılıyor. Bu bir aldatmaca da olabilir. Halkın tepkisini kırmak içinde yapılmış olabilir. 

 Kayyım atamalarına karşı halkın iradesinin güvenceye alınması için kamuoyunun üzerine düşen görevler nelerdir?  

Kürt sorunu çözülmeden demokrasinin gerçekleşmeyeceğini belirtiyoruz. Bu sorunun çözülmemesi yani demokratikleşmeme Türkiye’de belli siyasal anlayışların “varlık” gerekçesidir. Kürt sorunu çözülmeyecek, bu siyasal anlayışta Türkiye’de kendi atını koşturacak. Türkiye şu anda ekonomik, sosyal, siyasal ve ekolojik anlamda bir yıkım yaşıyor. Bu anlayışın Türkiye’ye getirisi budur. O yüzden kayyım meselesi Kürdistan’da bir belediyeye atandı ama Türkiye halklarının, demokrasi güçlerinin, muhalefet adına yerel yönetimi kazanan her siyasal anlayışın buna hayır demesi gerekiyor. Çünkü mevcut anlayışın Türkiye’yi getirdiği durum ortadır. Eğer siz bugün Türkiye’nin yaşadığı ekonomik krizden, siyasal çöküşten, sosyal anlamda halkımızın yaşamış olduğu sıkıntıdan, en önemlisi yaşanan ekolojik yıkımdan rahatsızlık duyuyorsanız; kayyım politikasına hayır diyeceksiniz. Hepsi birbirine bağlıdır. Devletin kayyım ataması aslında buzdağının görünen yüzüdür. Eğer topyekûn bir ret ve hayır olmazsa Türkiye’deki mevcut yıkımın devamına evet anlamına gelecektir. Bir bakıma bu bir samimiyet testidir. Turnusol kağıdı görevi göreceğine de inanıyorum. 

 Kulağım bir taraftan muhalefetin bir parçası olan güçlerde, ne diyeceklerinde çünkü topyekûn bir refah ve kurtuluş içinde topyekûn bir mücadele gerekiyor. Bunu başarabilirsek, kayyım politikasına son vermenin de ilk eylemini gerçekleştirmiş oluruz. 

 Benzer bir durum Van’da yaşandı. Halkın irade beyanı ile iktidar geri adım attı. Aynı irade beyanının ortaya çıkması için neye ihtiyaç var? 

Belki dünya coğrafyasında bizim halkımız kadar politik bir kitle yoktur. Refleksleri herkesi şaşırtacak düzeyde ortaya çıkar. Ben bunu ilk 2009’da deneyimledim. İkinci Barış Grubu Türkiye’ye Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yaptıktan sonra Amed’e geliş sürecinde bir örgütlenmeye dahi fırsat vermeden sokağa taşan halkımızın gerçekliğiyle buluşmuştum. Çok heyecan vericiydi. Yine Kobanê sürecinde hiçbir örgütlemeye gerek kalmadan halkımız DAİŞ’in saldırılarına karşı Şengal’de başlayan saldırılara “hayır” dedi. Kobani süreci boyunca da ‘hayır’ dedi ve damgasını da vurdu. Wan benim için bu duyguyu yaşadığım 3’üncü durumdu. Her yerde aynı anda insanların o reddi ortaya koyması geri adım atmayı da beraberinde getirdi. Belki de o geri adım bu sürecin böyle gitmesini istemeyen hükümetin içerisinde belli kesimlerinde işini kolaylaştırmış olabilir. Ama sonuçta devletin içindeki hangi damar bu yaşananlara sebep oluyorsa olsun, birileri de bu yanlışa sessiz kalarak, ortak oluyor. Bu bir politikadır. Bu süreçte de benzer bir refleks gösterileceğine inanıyorum. Hilwan’da halkın bir önceki seçimleri aşan bir başarı ortaya koyması çok heyecan vericiydi. O ruhla sokakta olmak gerekiyor. Halkımızdan aldığımız güçle sokakta olmak gerekiyor. Bu bir siyasetçinin yaptığı çağrıdan bağımsız olarak, halkımızın bugüne kadar bedel ödeyerek, yaratmış olduğu değerlere sahiplenmenin dışavurumudur. Benzer bir sürecin bu karardan geri dönülmezse bir kez daha açığa çıkacağına inanıyorum. 

Sizin de içinde olduğunuz Kobani yargılamalarına gelmeden önce eylem sürecine değinmek istiyorum. Halk DAİŞ’in Kobanê’ye yönelik saldırılarının hız kazandığı bir süreçte sokağa çıktı. Büyük bir eylemlerin yaşandığı o süreçte halkı sokağa çeken en önemli şey neydi? Bu eylemler neden siyasetçilerin cezalandırılmak istendiği bir sürece dönüştürülmek istendi?

 Bu soruya vereceğim en net yanıt, “çözüm süreci” ve halkın bu süreci sahiplenmesidir. 2014 yaz ayı çözüm sürecine dair önemli adımların atıldığı bir süreçti. İlk defa Türkiye parlamentosunda Çerçeve Çözüm Yasası çıktı. Hemen arkasından belli güçlerin başta ordu olmak üzere yapmış olduğu açıklamalar vardı. ‘Süreci takip ediyoruz, gereğini yaparız’, diyorlardı. Kobanê sürecinde sokağa çıkmasına izin verilen ve çağrısı yapılan paramiliter güçlerin amacına ulaşamadığı bir süreç oldu. Çözüm sürecinin sonlandırılması ardından ittifak güçlerinin arayışı ile Kobanê dosyasını açıldı. Dosya içerisinde unutulan bilgi notunda da bu çok açık bir şekilde görüldü. Bilgi notundan partimiz (HDP) hakkında bir kapatma davası açılması, bir bütün olarak siyasetimize engel olmak hedeflendi. Bu hangi siyasetti, demokratik çözüm siyasetiydi. Kobanê dosyası bir intikam dosyasıydı. Biz o iddiaların hepsinden beraat ettik. Bir tweet aracılığıyla ‘yardım etme’ iddiası kaldı, geriye, diğer iddiaların tamamından beraat ettik. Kobanê Davası, Çözüm sürecinden intikam dosyasıydı. Bugün DEM için bile biran önce kapatılması çağrısı yapanlar bu sürecin parçasıdır. Adres bellidir aslında ama bu adrese yönelecek güçler var mıdır? Ona bakmak lazım. Bizler yargılandık ama gerçek katiller sokaklarda ellerini, kollarını sallayarak, gezdiler. 

Savunmalarınızda da aslında yargılamaların diyalog sürecine dair olduğunu belirttiniz ve aslında o sürecin bir diğer tarafının da AKP olduğunu ifade ettiniz.  

Biz hep ifade ettik; yarın onlar da yargılanacak. Çözüm süreci tek başına gelişmedi. Kobani sürecinde kurulan kamplar – yani IŞİD’in Şengal’e saldırısıyla beraber Silopi, Mardin, Batman ve Urfa’da- kuruldu. Bu kamplar devletle partimizin yapmış olduğu temaslarla kuruldu, yerel yönetimlerimiz çok büyük sorumluluklar aldı. Daha sonra Kobanê süreci başladığında yardımların gitmesi, yaralıların tedavi edilmesi noktasında kaymakamlık, valilik ve İçişleri ile yapılan görüşmeler var. Hatta en önemlisi Irak sınırından yani Habur Sınır Kapısı’ndan girip, Mürşitpınar’dan Kobanê’ye geçen YNK peşmergeleri oldu. Silah yardımı yapıldı. Niye? Türkiye IŞİD’e karşı uluslararası düzeyde oluşturulan koalisyon güçlerinin bir parçasıydı o zaman, buna izin verdi. Şimdi ‘sahteydi’ diyebilir. Ki açılan dava da uluslararası koalisyonun bir parçası olma düşüncesinin, eylemin ve pratiğin sahte olduğunu gösteriyor. Yoksa biz yargılanmazdık. Yargılanıp, o kadar suçtan berat etmezdik. Hepimiz daha önce Amed’den doğru hakkımızda açılan davalardan ceza aldık. Selahattin başkan, Figen başkan ve MYK’mız hakkında nasıl ki ‘azmettirme, iştirak yoktur’ denildiyse, hukuka dönülse yardımın da olmayacağı anlaşılacaktır. Çünkü ortada fail yok. Bir hukukçu olarak da söylüyorum bunu; failin olmadığı bir yerde azmettirmeden, iştirakten ya da bugün olduğu gibi yardımdan söz edilemez. 

 Kobani’deki direniş, halkın ortaya koyduğu sahipleniş dünyadaki birçok kesim tarafından -küresel ölçekte- kabul edilen, takdir edilen, Türkiye halkları tarafından sahiplenilen, Suruç sınırında Türkiye halklarının, Karadeniz’den, Ege’den, Akdeniz’den, İç Anadolu’dan gelen ailelerin birlikteliği yaşadığı bir süreçti. Hep beraber yaşadık, çok değerli ve kıymetliydi. Resmi ölçüde de yansıması oldu. 

 Nasıl? 

 Eşme pratiği -eşme ruhu olarak tanımlanan süreç önemlidir. Bunlar yarın öbür gün daha ayrıntılı bir şekilde, hakikat süreci yaşanırsa, masaya yatırılacaktır.  Bu soruşturmanın ne kadar hukuksuz, ne kadar keyfi açıldığı ortaya çıkacak. Gerçi dosyada unutulan belge zaten bunu ortaya koyuyor. TCK 302 için akıl veren bir üst akıl var. Bu akıl hala devrede bugün kayyım ile görüyoruz.

 Dava kurgulanırken iktidar tarafından Yasin Börü’nün ölümünden sorumlu tutuluyormuşsunuz gibi bir algı yaratıldı ama bu maddeden beraat kararı verildi. Bu ölüme dair yargılanan gençlerin davasında da benzer hukuksuzluklar yaşandı. Mazlum İçli’ye verilen gündem oldu. Buna dair neler söylemek istersiniz? 

 Yasin Börü davası bilinen bir dosya. Oradaki şiddet kabul edilemez olabilir, o dava dışında hiçbir dosyada bu kadar ayrıntılı bir süreç yaşanmadı, üzerine bu kadar gidilmedi. İnsanlar hala adalet bekliyor. Kobanê’de öldürülenlerin aileleri ısrarla dosyamıza gelip, müdahil edilmek istendi. Aileler, ‘Biz gerçek faillerin yargılanmasını istiyoruz’ dedi. Böyle bir durum var ortada, o yüzden üst aklın devrede olduğu, hakikat ve yüzleşme, araştırma sürecine muhtaç bir süreç var. Bu dosya kapsamında gerçek failler bir gün yargılansa dosyanın müdahilleri de biz olacağız.  O dönemde Kürt halkını birbirine kırdırtmaya yönelik bir söylem ve dil oluşturuldu. Yasin Börü’nün ailesi neredeyse bizlerin idamını isteyecek noktaya geldi. Ama dosyaya bakın, yargılama sürecine baktığımız da hukuken ele alınamayacak şeyler var. Bir genç vardı Mazlum, olay sırasında Amed’de olmadığı, düğünde olduğu ortaya çıktı ama dosyaya dahil edildi. Birkaç aile bize haber gönderdi, ‘bizim de çocuklarımızın HTS kayıtlarında olay esasında evde oldukları görünüyor’, dedi.

Bir gün gerçekten bir yargılama yapılırsa, bir hakikat, yüzleşme süreci yaşanırsa bu dosyada kapsamında yapılan soruşturma, verilen haksız kararlar da yeniden değerlendirecek. Kürt halkı birbirine kırdırılmak istendi. Genel seçim öncesi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “HÜDA-Par için siz bakmayın 200-250 bin seçmeni olduğuna, yarını düşünün” dedi. Neden? Çünkü aynı plan devrede…1990’larda ortaya konulan şiddet, Kürdü Kürde kırdırtma politikası devrede… Duruşma sırasında HÜDA-PAR’ı temsilen Siirtli bir avukat vardı. ‘Bize katil diyemezsiniz, katil sizsiniz’ diyerek, duruşma salonunda bizleri tehdit ediyordu, buna onay veren bir zihniyet var. Bu mahkeme de heyet oluyor, sokakta o ilin mülki amiri oluyor, en üst düzeyde bakanlık oluyor. 

Davada en çok hedef alındığınız meselelerden biri de “Demokratik özerklik” söylemleri oldu. Bu durum aslında bugünkü sorunlardan olan kayyım atamalarıyla da alakalı. Kürt sorunun çözümü için ortaya konan bu talebin “bölücülük” ile bağdaştırılarak yargılama konusu yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Kürt sorunun demokratik çözümü için bir önerimiz var. Yerel yönetimlerin, demokrasinin, parlamenter sistemin güçlendirilmesini istiyoruz. Doğal olarak bir projemiz var. Türkiye yerel yönetimler üzerinden 25-26 bölgede örgütlenebilir. Amed, Mêrdîn, Êlih bir bölge olabilir. Bu yerler ilk aklıma geldiği için söyledim. Bu bölgeler iklimin, gelirin aynı olduğu yerler olabilir. Yani ekonomik, kültürel, sosyal yapıların benzer olduğu çevreler üzerinden belirlenebilir. Bu konuda en şanslı coğrafya Türkiye’de Kurdistan’dır. Çünkü Kurdistan’ın zaten Garzan’ı, Botan’ı, Amed’i, Serhat’ı var. Bölgelerin oluşturulması ardından o bölgelerde de yerel parlamentolar olacak. Tıpkı Birleşik Krallıkta olduğu gibi… Adı Birleşik Krallık ama İskoç Parlamentosu da var, İrlanda parlamentosu, Gal parlamentosu da var. Tıpkı İspanya’da olduğu gibi üniter devlet olarak var ama Katalanların da özerk yapıları var. Baskın da özerk yapısı var. Bunları görerek, dünya örnekleri üzerinden esinlenerek, olmazı değil nasıl olması gerektiğini tartışmak gerekir. 

Kürdistan’da bölgeler oluştu, parlamentolar oluştuğunda tıpkı Türkiye parlamentosunda olduğu gibi nasıl ki sağ, sol parti, sosyal demokrat parti, muhafazakar parti olduğu gibi burada da kürsülerimiz olacak. Birlikte siyaset yapacağız, birlikte üreteceğiz, halka hizmet edeceğiz. Bu düşüncenin zehirlendiğini, illegal kılındığını gördük. Hepimiz ayrı ayrı ‘demokratik özerklik’ dediğimiz için yargılanmaya çalışıldık. Sorun nereden bakıldığı, nasıl görüldüğü, çözümün esasında adresi de yolu da belli. Ama buradan ısrarla uzaklaşan, halkı birbirine kırdırtan bir anlayış var. Bize de burada teşhir düşüyor. Halkımıza doğruları anlatacağız, halkımızın gösterdiği yol belli zaten bu yolda da hep birlikte yürüyeceğiz. 

Son yıllara damgasını vuran iki dava var. Biri Kobani diğeri Gezi davası. Her iki davada da hem yürütülen süreç hem de verilen cezalarla çok tartışıldı. Belki de şu durum çok iyi oturtulamadığı için ikisine ortak tepki ve ikisine de ortak karşı duruş sergilenmedi. Gezi ve Kobani mücadelelerini birleştirmek Türkiye halklarının birlikte mücadelesine nasıl bir katkı sağlar?  

 Her ikisinin de ortak yönü “çözüm süreci”nde gerçekleşmiş olmasıdır. İkinci ortaklık direniş boyutudur. Gezi direnişini de Kobanê direnişini de sahipleniyoruz. Ama Gezi’de de Kobanê’de de eylemin maksadını aşan müdahaleler örgütlenmek istendi. Tıpkı Kobanê dosyasında olduğu gibi Gezi’de de esasında direnişin içerisinde olanlar yargılandı. Anlamlı direnişin içinde olanlar olması gerekenleri söyleyenler yargılandı. Yoksa hükümetin Gezi için söylediği gibi varsa bir darbe düşüncesi o darbeciler kimler? Bizim için 302’den ceza istediler. Varsa 302 yani ülkeyi bölme düşüncesi olanlar kimler? Bu düşünceye kim sahip, bunların açığa çıkarılması gerekiyor. Her iki sürecinde arkasında bir üst akıl olduğunu düşünenlerdenim belki benim gibi düşünmeyenlerde vardır. Sokağa çıkan, sokağa yansıyan halkın haklı öfkesini, direnişini illegalize eden, amaç dışı göstermeye çalışan bir üst akıl olduğunu düşünüyorum. Genel anlamda bizim yargılanmamıza bakarsak, kendilerinin haklı çıktığını düşünebilir, başardık diyebilirler. Ama asıl büyük kaybedenler ileriki süreçte onlar olacak. 

 31 Mart seçimlerinde iktidar büyük bir yenilgi aldı. Hemen ardından yandaş basın, köşe yazarları AKP’nin değişime hazır olduğuna dair yazılar kaleme aldı. Anayasa tartışmaları başladı, CHP ile iktidar görüştü. Yumuşama tartışmaları ortaya atıldı. Var olan tabloda bir yumuşama söz konusu mu? Yine değişime dair kimi çevrelerin CHP’ye umut bağlama hali var. Bu tabloya baktığımızda Türkiye’de demokratikleşme sağlanır mı? Sağlanabilmesi için neye ihtiyaç var?

31 Mart seçimlerinde AKP kaybetti. Haziran 2015 seçimleri sonrası AKP yerelde ilk kez kaybetti. Kaybeden bir yapı ne düşünür. 22 yıllık bir iktidarınız var. ‘Nerede yanlış yaptım, nasıl kurtarabilirim’ diye tartışırsınız. Ama AKP’de ‘Biri bana muhalefet edecekse yine ben olurum’ mantığı görülüyor. Kendime muhalefet ederim. Yanlışımı söyleyecek ise o da ben olayım. Yanlış yaptım, döneyim. Türkiye’de çok kutuplaşma, kamplaşma oldu deniliyor. Bunun müsebbibi kim? Anayasa zaten her dönemin aparatı kullan kullan at yerine getirme. 1980 Anayasa’sı diyoruz ama 2011’de Anayasa Komisyonu kuruldu. O dönemde Cemil Çiçek vardı. Bizler o masada 13 kişi oturduk. Her siyasi partiden 3 kişi, Meclis Başkanı ile birlikte toplam 13 kişi çalışma yaptık. 2,5 yıl çalıştık aslında her siyasi parti bir diğer siyasi partinin ne istediğini, ne yapmak istediğini ne önerdiğini çok net biliyor. Bir diğeri bu Anayasa’ya 1980 Anayasa’sı diyemeyiz.

O kadar çok değişikliğe uğradı ki; Bu Anayasa özellikle son 22 yıllık icraatlere,2000-2004 değişikliklerle de yola çıkarsak bir AKP Anayasası’dır.   Toplum, ‘Yeni Anayasa’dan kastınız ne?’ diye sormalı. Normalleşmeden ne kast ediyorsunuz? Normal ise kimin normali? Biz zaten Olağanüstü Hal koşullarında her şeyi yaşadık. Son 2016-2024 arası normal ise biz bu normale alıştırıldıysak; hadi demokratikleşelim. Bu filmi çok gördük. Anayasa söyleminin nasıl kullanılıp, kullanılıp atıldığını çok gördük. O yüzden Anayasa’da ne olması gerektiği, yol haritası bellidir. Bir kere çok net Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşme olmaz. Kürt sorunu çözümü içinde uzun soluklu bir mücadele ve çalışma yürütüldü. 4 talep açığa çıktı. O dört talep parlamentoya ilgili her kesime gönderildi. Hatta toplumsal ayağı örgütlensin diye imza kampanyaları aşamasındayken yasaklamalar geldi. Ulaştıramadık ancak Anayasa Komisyonu’nda iken dört talep masaya geldi.

  O dört talep neydi? 

 DTK’nin (Demokratik Toplum Kongresi) dışında da Kürdistani oluşumlar bir araya gelerek, o dört talebi ortaya çıkardılar. Birincisi anayasal vatandaşlık, Türkiye’de herkes Türktür demek yerine Türkiyeli demek gibi… AKP’nin de o dönemde buna benzer bir önerisi olmuştu ama CHP ve MHP bunu kabul etmedi. İkincisi statü talebi… Kürt halkı belli bir statü içerisinde yaşamak istiyor. O yüzden parlamentoya demokratik özerklik önerisini getiriyor. Yarın bunun adı da değişebilir. Biz demokratik özerklik diyoruz ama bu değişmez bir şey değil. Biz bunu tarihe bakarak, öneriyoruz. Kürtler, Türkler nasıl yaşamış diyoruz. Cumhuriyet kurulana kadar 1071’den Cumhuriyete kadar Kürtlerin özerklik statüsü ile karşılaşıyoruz. Biz de diyoruz ki o özerklik demokrasi ile buluşur demokratik öze kavuşursa o birlikte yaşam ortaya konulabilir. Üçüncü talep anadilde yaşam talebidir. Halk gerçekten anadilinde yaşamak istiyor. Bakın bu coğrafyada birbirinden farklı etnik kimlikler, inançlar, dinler var. Bir komşumuz Süryani, biri Ermeni, biri Arap bir komşumuz Kürt, biraz ilerleyince Azeriler, Terekemeler var. Bu gerçeklik içerisinde siz ‘ben’ diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Herkesi kapsayacaksınız ve anadili de herkes için istiyoruz biz. Dördüncü talep laiklik meselesi ki bizim için gerçekten önemli. Çünkü bakın soğuk savaşın sona ermesi, komünizmin tehdit olmaktan çıkması ve arkasında da radikal İslam’ın Ortadoğu’ya tehdit olarak sürülmesiyle din bir tehdit olarak halkların başında sallanan kılıç oldu. Bu kılıç İŞİD ile birlikte çok baş kesti. Biz bunu görüp sadece laikliğe ‘din, devlet işlerinin ayrılması’ olarak yaklaşamayız.

Aynı zamanda her dinin her inancın kendini özgürce yaşaması, ifade etmesi, anayasal talebe kavuşması gerekir. Bu talepler parlamentoya yansıdı. Teşhis var tedavi yok meselesi. Bunlar bilinen gerçekler. 2013’te Ada’da ki ilk görüşmede de Kürt Halk Önderi devlet heyetine ‘Sizle 1993’ten beri görüşüyoruz. Esasında süreç belli, atılması gereken adımlar belli. Siz bu sürecin arkasına siyasal irade koyacak mısınız, parlamentoyu çalıştıracak mısınız?’ Mesele o dur. Parlamento devreye girecek. MHP’li de olsa, İYİ Partili de olsa en uçtan biri de olsa düşüncesi parlamentoda ifade edilecek. Tabi ki o parlamento demokratik olan, demokrasiye yakın olan, Türkiye’de mevcut iktidarı demokratik öze kavuşturacak olan neyse o noktada birleşecek. Kürt sorununun çözümü olmadan demokratikleşme yanılgı olur, gaflet olur. En fazla Türkiye halkları ülkeyi yönetmek için bugün AKP’ye yarın CHP’ye yönelir. Belki bir gün MHP’ye verir. Biz Türkiye halklarını yöneten hangi anlayış olursa olsun onu demokrasiye davet etmek durumundayız. O yüzden bir tercih yapmıyoruz. Bunu Cumhuriyet tarihine bakarak, siyasal muhatabımız bu diyerek kişisel tercih yapmıyoruz. Bizim muhatabımız Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümü için elini taşın altına koymaya, o taş üzerine devrilse bile kaldırmaya hazır olandır. O muhatabı Türkiye halkları belirliyor. Ama kim ki o taşı kaldırmaya çalıştı biz yanında olacağız. Yıllardır bedel ödedik, yine ödeyeceğiz. Hiçbir siyasal anlayışa umut bağlamadan kendi halkımıza, örgütlülüğümüze umut bağlamak, kendi direnişimize umut bağlamak lazım. Halkımız bu konuda çok büyük bedellerin ödendiği bir süreç yaşadı. O süreçlerden bir ikisini konuştuk belki ama ifa edilmeyen süreçler var. 

 Bu halkın analarını sokağa taşıyan süreçler var. Hangi kapıyı açarsanız bir tutuklusu,  bir yaşamını yitiren evladının, sürgünün olduğu bir süreçten bahsediyoruz. Şimdi halkımız bir yol gösteriyor bu devlete ve diyor ki; Çözüm mümkündür. Siyasette bunu mümkün kılmak için yıllardır mücadele ediyor. Ama bir bakıyorsunuz; konuşulan halen parti kapatma, konuşulan kayyım ataması. CHP’nin nasıl bir açıklama yapacağını bekliyorum. Çözüm için nasıl bir düşünce ifade edecekler. Nasıl bir planlamaları var tabi ki merak ediyoruz.  Dün birisi sokakta durdurdu beni ‘siz AKP olmasın CHP olsun, diyorsunuz ama CHP iktidara gelirse, ilk söylemleri andımızı geri getirmek olacaktır’ diyor. Bizim çok politik bir kitlemiz var. Bütün siyaseti takip ediyor. Kimin ne dediğini çok iyi biliyor.  Ben bu nedenle Kürt sorununun demokratik çözümü olmadan, Türkiye’nin demokratik bir öze kavuşacağına, demokratikleşebileceğinin mümkün olmadığını söylüyorum ve ‘yumuşama’ söylemlerinin çokta samimi olmadığını düşünüyorum. Yıllar bunu öğretiyor, basit süreçten bahsetmiyorum.

Aradan geçen 40 yıl var, 40 yılın öğrettikleri var.  Bu 40 yıla rağmen siz sırtınızı gerçekliğe dönerseniz, halkı hala ‘yumuşama‘, ‘normalleşme’ söylemleriyle uyutmaya çalışırsanız buna hayır diyen çok net kitlemiz var. Bu biraz evvel belki CHP ile örnek verdim ama biraz sohbet koyulaşınca da ‘normalleşmeye de inanmayın ha,  yok öyle bir şey ‘ diyor. Şimdi bakıyorum o normalleşmenin tam da zıddını ortaya koyan kayyım atama gerçekliği var. Halkımız bizi her koşulda uyarıyor.  Biz bu uyarıya kulak veriyoruz ve onların bugüne kadar yürüttüğü siyasetin bizde öncüleri olmaya çalışıyoruz. İnanıyorum ki bu bilinç Türkiye’yi yönetenleri yanlıştan döndürecektir. Eninde sonunda yanlıştan döndürecektir. Yoksa bugünün gündemine bakın, hala ifade edilen nedir? ‘Yine operasyon yapacağız, bitireceğiz’. İki yıl öncesi açıklamalarına bakın ‘bahara kalmaz, kış bitti, ilkbahar son, bahar da bitti’ Ortada bir sosyolojik gerçeklik var. Bir halk ‘ben bu coğrafyanın insanıyım, burası benim anayurdum’ diyor. Bir halk  ‘Kürt sorununun demokratik çözümü mümkündür’ diyor. Bir halk, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ı bu süreçte baş müzakereci olarak görüyor ve bir rol biçiyor. Bir halkın kadınları koşullar ne olursa olsun kendini sokakta ifade ediyor. Durmuyor, dinlenmiyor ben varım diyor. Karşılığı kadınlar, halk için ne oluyor. Gözaltı ve tutuklamalar en basitten gelişeni, hukuksal anlamda çok büyük bir travmaya da neden oluyor. Artık insanlar kolay kolay kandırılmıyorlar, bu çok net ortada. Umarım bugünden sonra siyaset Türkiye halkları bugün AKP’ye verdi, yerel seçimlerde CHP’ye verdi. Siyasetin yürütücüleri kim olursa olsun umarım bu gerçekliği görür. Bu kandırılmama noktasında olan Kürt halkının gerçeği ile yüzleşir ona göre siyasetlerini yapar. 

Kürt sorunu ve çözümü tartışılıyorken halkın ana aktör olarak belirlediği PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 39 aydır haber alınamıyor. Türkiye tecridi büyüttükçe dünya çapında “Öcalan’a özgürlük” talebi yankılanıyor. Aydınlar CPT’yi AP’yi göreve çağırıyor. Tecrit hali ve kampanyaya dair neler belirtebilirsiniz? 

 Kürt sorunu bugün sadece Türkiye ile sınırlı değil Irak, Suriye ve İran coğrafyasıyla direk ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırlarla ilgilidir. Artık 4 ülke sınırları içerisinde yaşanan gerçeklik sorunu var. Bu sorunu bölgesel, küresel sermayenin bölgesel çıkarlarını da düşündüğümüzde küresel bir sorundur. Bu sorunun çözümü için çok büyük emek harcandı mı? Gerek bölgesel gerek küresel güçler, hep çözmek yerine yönetmek istediler. Şimdi Kürt halkı diyor ki; bu sorunun çözüm zamanı geldi. Biz olaya buradan bakmak zorundayız. Buradan değerlendirmek durumundayız. Buradan fikir üretmek durumundayız ve yaşanan gerçekliği bu noktadan toplumsallaştırmak gerek. Atılacak adımlar belli. Yaşanacak süreçte belli.  Değerlendirmemizi dünden kopuk değil bugünün gerçekliğiyle buluşturan ama yarının ne olacağı üzerine yoğunlaşan ona göre çalışma yürüten bir gerçekliğimizin olması lazım. Bir çözümden bahsedeceksek akla ilk gelen Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan. Devletin de aklına ilk gelen isim kendisidir.

1993’te nasıl ki ilk girişim kendisi ile cumhurbaşkanı tarafından olmuştur. Bizim içinde yer aldığımız 2013 sürecinde de kendisi ile oldu. Öncesinde Oslo sürecinde yine öyle. Devlette bu sürecin farkında ama sorunu çözmek değil, süreci uzatarak çoğaltmak derdi içerisinde. Tecrit uzadıkça ne oluyor. Uzadıkça barış düşüncesi esasında hapsediliyor. Barış düşüncesinden bile intikam alma isteği var. Barış olmayacak ki birilerini kendi varlığını sürdürebilsin. Tecridin uzatılmasının ilk etkisi barışın erteleniyor olmasıdır. Ama Türkiye’yi bekleyen bir durum var. Bu sorun çözülecek, eninde sonunda çözülecek. Daha geçen ay yazılan yazılarda görüyoruz. Bir çözüm süreci olursa örgütün üst düzey yetkilileri yurtdışına gitmesinler Irak’ta kalsınlar tartışmaları bile yürütüldü.

Herkesin aklında bu sorunun çözümüne dair bir düşünce var. Sayın Öcalan bir baş müzakereci. Konuya en vakıf. Sürecin başından beri içinde olan, çözüm politikalarını ortaya koyan, çözüm projelerinin milyonlarca insan tarafından sahiplendiği, ortaya konulan paradigmanın dünyanın farklı noktalarında, üniversitelerde okutulduğu, okunup değerlendirildiği bir gerçekliği var. Demokratik ulus bu topraklarda çözümün temel anahtarı olarak ifade edildi. Paradigmanın yaşamsal kılınmasının mümkün olduğu Rojava coğrafyasında ortaya çıktı. Kadın gerçekliği, ‘kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez’ diyen dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan süreçler oluştu ama bunun yaşamsallaştığı alan, yer olarak biz Suriye’de Rojava gerçekliğini ifade edebiliriz.  Şuan dünyanın farklı noktalarında ‘Jin jiyan azadi’ düşüncesi, fikriyatı, bunun yaşamsallaştırılması varsa bunun arkasında büyük bir emek ve Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigma gerçekliği var. Kadın özgürlükçü, demokratik, ekolojik anlayış birileri için tehdit olarak algılanabilir. Bu da tecridi beraberinde getirebilir. Başta da ifade ettim. Çünkü varlıkları buna bağlı. Bu sorun çözülürse var olamayacaklar. Biz de diyoruz ki bizim var olmamızda bu sorunun çözülmesiyle mümkün. İki var olma mücadelesi çakışıyor. Birisi devletin bütün imkanlarını, bütün varlığını kullanarak kendisini var etmeye çalışıyor. Birisi de bütün yoksunluklara, zulme rağmen ben ayakta kalacağım, var olacağım diyor. Bu iki var olma mücadelesi on yıllardır çatışma içerisinde ama artık sonuna yaklaşıyoruz. Eninde sonunda bu halkın yaşayacağı özgürlük olacak, yıllardır ödediği bedele yarattığı değere layık onurlu bir barış olacak.  

Yakın dönemde cezaevinden çıktınız ve bu kampanyaya dair cezaevlerinde eylemler devam ediyor. İçerdeki atmosfer nasıldı?

Belirttiğimiz üzere dışarıdaki toplumsal gerçeklik cezaevlerine de yansıyordu. Aileler aracılığıyla, oradaki tutuklu hükümlülerin siyasal niteliği itibariyle yansıyor. Orada da korkunç bir yoğunlaşma, korkunç bir eylem pratiği var. Çok daha ciddi fikirlerin üretildiği o fikirlerin yaşamsal kılındığı bir mücadele alanında bahsediyoruz. Doğal olarak Kürt sorununun barışçıl çözümü, Öcalan’a özgürlük, tecridin kaldırılması talebi en güçlü olarak belki cezaevlerinde sahipleniliyor. Bunu bir tarihsel gerçeklik içinde, sadece son eylemle değil işte tarihsel gerçeklik içinde 2018’de ifade ederek ta 80’lerden bu yana cezaevindeki direnişi bir miras olarak ifade ediyorum. Bir mücadele alanıdır. Bu çoğumuz için zorunlu bir durak haline getiriliyor. Bugün çok net ifade edebiliriz ki hiç soruşturması olmayan, fişlenmeyen hiç kimse olmadığını 2016’dan gördük. Bir anda 4 bin kamu emekçisi işten atıldı. Bir yerlerden bu fişlemeler, bu bilgilendirilmeler yapılmış. Sadece düşünmek bile suç addedilmiş. Bir gecede baktık sadece 4 bin insan kamu emekçilerinden işsiz kaldı. Halkımız o fişlenme sürecinin parçasıyla sokakta olan insan bir soruşturma hakkımızda açılıyor gittiğimizde katıldığımız bütün eylemler sıralanıyor. Siz bu eylemlere katıldınız o zaman örgüt üyesisiniz diyorlar. Onlarca eylem var, böyle. Onlarca dosya açıldı böyle hakkımızda. Tutuklamalar da böyle başlıyor.

Cezaevlerinde ki o yoğunlaşma, o kendini ifade etme, sürece damgasını vurma gerçekliği son eylem sürecinde de ortaya çıktı. Kapıda ifade ettiğim şey o günün duygusallığı içerisinde çok çok zorlanarak çıkan bir durumdaydım. Üst koğuşumuzda 31,5 yıldır cezaevinde olan arkadaşlar vardı. Karşı koğuşumuzda ha keza öyle insanlar var. Cezaevlerini mücadele alanı gördüğümüz için devlette böyle gördüğü için cezaevlerine özel bir politika uyguluyor. 2013’te çözüm süreci gelişti ama en azından o süreçte infaz kanunu herkese eşit uygulanıyordu. Bu ayrımcılığa rağmen 4’te 3’ü değil 4’te 4ü yatacaksınız diyorlar.  Olmayacak sorular kurullar tarafından soruluyor. ‘Pişman mısınız? benzeri sorularla o süreçler uzatılıyor. Normalde hakim dışında kimse karar veremez. Savcının bile karar verme gücü yok sadece iddia edebilir. Dünyadaki hukuk sitemlerinde karar verecek tek organlar hakimlerdir. Ama şuan cezaevi gözlem kurulları karar veriyorlar ve 30 yılını cezaevinde geçiren mahkumlara ‘pişman mısınız? Diye soruyorlar.

 Yasa çıktığı tarih itibariyle bile onları kapsamıyorken onlara bu yasanın bu şekilde hukuksuzca uygulanması. En kabul edilemez taraf bu. Yoksa 5 Haziran’da Karayazı Belediye eşbaşkanımız Zeynep Bingöl, 18 Haziran’da Mukaddes Kubilay çıkacak. Bunlar kamuoyu bilgisi dahilinde olan bilgiler değil. Cezanın 4’te 4’ünü, tamamını yatırarak arkadaşlarımız tahliye oluyorlar ki sizde Sincan’da tutulan gazetecilersiniz, orada son 3 yılda tahliye olan arkadaşlarımızın tamamı cezalarının tamamını yatarak tahliye oldu. Bir başka cezaevi 3 ay 6 ay uzatıyor ama tahliye ediyor. Sincan her koşulda 4’te 4 yatırıyor. Türkiye’deki hukuk sisteminin ne kadar içinden çıkılmaz bir hal aldığını gösteren bir tablo bu en azından. Hukuksuzluğun boyutunun vardığı tabloyu gösteren bir durum bu. Biz anayasa çalışmaları var. Anayasaya gerek yok biz önce noter izni yapılsın diyoruz. TMK kaldırılsın. İç hukukta, ceza kanununda, infaz kanununda düzenleme yapılsın diyoruz buna rağmen yol temizliğini görmezden gelen, anayasayla Türkiye halklarını kandırmaya çalışan, yumuşama söylemleriyle bana muhalefet yapılacaksa ben yaparım anlayışına karşı biz hep olacaksa bunun yol yöntemi bellidir. 2013’te olmayan bir noktadayız. O günkü hukuk sistemini bile bugün savunmak durumunda kalıyoruz. Bugün kaldırılmasını istediğimiz Anayasa’yı bile uygulayın diyoruz. O noktaya getirildik.  Biz yoksa her koşulda mutlaka değiştirilmesi gerektiğini savunduk. Ama değişim sürecinin de gerçek bir demokratikleşme sürecinin de ciddi bir samimiyet ortaya konulması gerektiğini zorunlu görüyoruz. 

İlginizi Çekebilir

Türkiye’de mahpus sayısı 20 yılda 6 kat arttı
Türkan Elçi: Tahir Elçi cinayeti bu ülkedeki faili meçhul cinayetlerin vesikasıdır

Öne Çıkanlar