Yıllardır konferanslar yapılıyor; sonuç bildirgeleri neredeyse aynı kalıyor ve ne yazık ki kararlaşmalar da bir sonraki konferansa kadar tozlu raflarda bekliyor.
İstanbul’daki “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” konferansı ile “Yerel Yönetimler Konferansı”, yeniden önemli bir entelektüel arşiv üretti. Ancak bu arşivin, yeni bir politik ufuk açıp açmadığı tartışmalı.
Küresel rüzgârlar öyle bir geriye doğru esiyor ki, dünya haritası artık “daha çok demokrasi” vaadinden ziyade, otoriter rejimlerin kalıcılaştığı bir “yeni normal”i işaret ediyor. Güvenlik siyaseti ve alternatifsizlik algısıyla tahkim edilmiş böyle bir iklimde, Devletin bu akıntıya karşı kürek çekmesini beklemek giderek daha zor hale geliyor. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, demokratikleşmeyi değil, mevcut anayasal haklarımızı arar hâle gelmeyiz umarım.
Tam da bu gerçeklik karşısında, entelektüel fildişi kulelerinde kusursuz teoriler üretiyor; şık kavramsal analizlerle birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Sistemi sofistike sosyolojik kavramlarla eleştiriyor, demokrasiye dair etkileyici metinler yazıyoruz. Ne var ki yapılan tartışmalar, giderek ikna olmuş insanların birbirini yeniden ikna etmeye çalıştığı bir yankı odasına dönüşüyor.

Neredeyse iki yılı bulan bir sürecin tartışma alanı, aynı dili konuşanların bir araya gelip süreci en doğru kimin okuduğunu gösterdiği bir platforma dönüşmemeliydi.
Diğer tarafta ise belediyeler, “komün” şiarıyla Yerel Yönetimler Konferansı’ndaydı. Ancak okunan tablo, inşa iddiasından bürokrasiye sığınmaya doğru bir yönelimi işaret ediyor.
“Demokratik yerel yönetimlerin inşası” iddiasıyla sunulan Yerel Yönetimler Konferansı’nın sonuç bildirgesine “bilenler bilmeyenlere anlatsın” gözüyle bakıldığında ortaya çıkan tablo, pek de yeni bir tartışma alanı açmıyor. Aksine, büyük ölçüde 2014 yılında zaten dile getirilmiş ve karar altına alınmış başlıkların yeniden dolaşıma sokulduğu, üstelik o dönem yakalanmış düzeyin de gerisine düşüldüğü bir durumla karşı karşıyayız.
En somut ve can acıtıcı örnek ise eşbaşkanlık sistemi. Bundan on yıl önce “çift imza” yetkisiyle hayata geçirilen bu model, aradan geçen yıllar içinde eritildi, törpülendi ve mevcut devlet bürokrasisinin içine eklemlenerek adeta bir “başkan yardımcılığı” statüsüne indirgendi.
On yıl önce kurumsal otoritenin radikal biçimde dönüşümünü pratik eden ve bunun bedelini ödeyen bir irade, bugün mevcut yasal sınırların konforuna ve alışıldık dikey hiyerarşilerin şablonlarına sığınmış görünüyor.
Sonuç bildirgesindeki maddelerin neredeyse hiçbiri yeni değil; büyük ölçüde on yıllar önce karara bağlanmış başlıkların tekrarından ibaret. Geriye düşüş dediğimiz şey yalnızca metinlerin eskimesi ya da kavramların tekrarı değil; bir dönem radikal dönüşüm iddiası taşıyan yerel siyaset tahayyülünün, bugün geldiği noktada hem kurumsal hem de toplumsal güç ilişkileri karşısında gerilemesidir. Bu gerileme, yalnızca teknik bir zayıflama değil, aynı zamanda siyasal iradenin yön değiştirmesidir.
Tam da burada İrfan Aktan ın dikkat çektiği bir tespit, bu tabloyu daha da çıplak hale getiriyor: “Yurtseverlik bile bugün giderek sermaye sahiplerinin tekelinde yeniden tanımlanan bir zemine kayıyor.”
Bu durum, “geriye düşüş” dediğimiz şeyin yalnızca politik söylem düzeyinde değil, doğrudan güç ilişkilerinin örgütlenme biçiminde yaşandığını gösteriyor. Bir zamanlar demokratik yerel yönetimlerle birlikte anılan katılımcılık ve toplumsal temsil iddiası, bugün görünmez ekonomik ağların belirleyiciliği altında giderek zayıflıyor.
İstanbul’daki ve yereldeki konferansların ardından geriye kalan temel duygu; bir yanda ezber dilin giderek hâkimiyet kurması, diğer yanda ise geçmişte kazanılmış mevzilerin dahi korunamadığı, radikal demokratik hamlelerin idari uzlaşmalara ve sermaye ilişkilerine eklemlenerek etkisizleştiği bir tablo.











