Özet
Bu makale, kolektif yaşam düşüncelerini ve modellerini tarihsel bir çerçevede inceleyerek günümüzdeki kolektif yaşam çalışmalarına zihinsel-düşünsel katkı sunmayı amaçlamaktadır.
İnsanlık tarihinin erken dönemlerindeki kolektif üretim ve paylaşım pratiklerinden başlayarak, sınıflı ve hiyerarşik toplumların ortaya çıkışıyla birlikte gelişen hakikat, özgürlük, adalet ve eşitlik talepleri analiz edilmektedir.
Aynı zamanda bu makale, Mezopotamya’daki Urukagina reformlarından Antik klasik düşüncede Platon’un Devlet’ine, Orta Çağın İslam düşüncesinde Fârâbî’nin “El-Medinetü’l Fâzıla” adlı eserine ve erken modern dönemde Thomas More’un Ütopya’sına uzanan düşünsel sürekliliği ortaya koymaktadır.
Ayrıca Avrupa’daki uygarlıksal gelişmeler sürecinde köle isyanları, dini-komünal hareketler, reform sonrası topluluklar ve modern dönemde Sanayi Devrimi ile ivme kazanan işçi hareketleri bağlamında kolektif yaşamın pratik tezahürleri ele alınmaktadır.
Makale, kolektif yaşam tasavvurlarının tarihsel olarak durağan değil, her dönemin siyasal ve ekonomik koşulları içinde yeniden tanımlanan dinamik bir olgu olduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak kolektif yaşam, yalnızca ütopyacı bir tasarım değil; Temellükçü Tahakküm Paradigması (Appropriative Domination) yani mülkiyeti sahiplenme hırsı ve iktidar ilişkilerine karşı geliştirilen, süreklilik arz eden bir eleştirel gelenek ve alternatif toplumsal örgütlenme arayışı olarak değerlendirilmektedir.
Kısacası bu çalışma; “Temellükçü Tahakküm Paradigması” ile “Özgürlükçü Kolektif Yaşam Paradigması” arasındaki gerilimlerin didaktik (öğretici) analizini yapmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler
Kolektif Yaşam, Ortaklaşmacılık, Temellükçü Tahakküm, Toplumsal Adalet, Ütopya, Siyasal Düşünce, Eşitlik, Mülkiyet, Toplumsal Hareketler, Liberalizm, Sosyalizm, Anarşizm, Komünalizm.
Giriş
İnsanlaşma sürecinde kolektif yaşamın hikayesi çok eskilere uzanmaktadır. Muhtemelen Paleolitik İlksel Toplumlar ve Neolitik Köy Toplumlarının yaşam tarzları ortaklaşmacıydı. Sonra şehirli (uygar) toplumların oluşmasıyla belki de daha önceden başlayan bir zamanda “yetkin saygınların” yanında “uzman seçkinler (elitler)” belirdi ve zamanla güç olmaya başladı. Hiyerarşi ve adaletsizlikler keskinleştikçe toplumlaşmada farklı yollar oluştu ve adaletli-özgür yaşam istemleri böylece başladı.
Kolektif yaşam ideali tarihsel olarak durağan değil, sürekli yeniden tanımlanan bir olgudur.
Sümer Erken Hanedanları döneminde “Lagaş Kralı Urukagina’nın Reform Fermanları (yaklaşık MÖ 2350)” yazılı tarihteki ilk sosyal adalet ve özgürlük (amargi) istemleriydi. Bu fermanın en önemli vurgusu yazılı kayıtlara şöyle geçmiştir; “Bir yetkili artık bir süt sağanı ezemez; bir rahip artık bir tarla süreni ezemez“. Bu aynı zamanda “Lugal” adlı kralların öncülüğünde, yozlaşmış Sümer Zigguratlarına karşı gerçekleştirilen “popülist (halkçı) hareketlerdi”. Ancak zamanla “Lugal” adlı kralların kurduğu “E-gal” adlı saraylar da “iktidarın usaresi (gücün öz suyu)” ile yozlaştı.
Helen-Roma döneminde Platon (424-348) adaleti “Devlet (Politeia)” ütopyasında ararken Erken Modern Avrupa’da Francis Bacon (1561-1626) “Yeni Atlantis” ütopyasında aramaktadır. İslam coğrafyasında Fârâbî (872-951) “Erdemli Şehir (El-Medinetü’l Fâzıla)” ütopyasında ideal bir toplumun ve devletin nasıl kurulacağını ve bu devleti kimin yönetmesi gerektiğini felsefi bir temele oturtmaya çalışmıştır. Thomas More (1478-1535) “Ütopya (1516)” adlı eserinde “en iyi devlet düzenini” anlatmaya çalıştı.
İtalyan filozof ve rahip Tommaso Campanella (156-1639) “Güneş Ülkesi (Civitas Solis) (1602)” adlı ütopyasında rahip-filozof Sole’nin önderliğinde “özel mülkiyetin, ailenin ve mirasın olmadığı tam bir komünal yaşam düzenini” hayal etmiştir. Campanella’nın “Güneş Ülkesinde” “her şey ortaktır”.
Yine biraz geriye gidelim, Roma İmparatorluğu’na karşı gerçekleşen “Köle Savaşları (Servile Bella)”; Birinci Köle Savaşı/Sicilya (MÖ 135-132), liderleri Eunus (Antiochus) ve Cleon’dur. İkinci Köle Savaşı/Sicilya (MÖ 104-100), liderleri Salvius (Tryphon) ve Athenion’du. Üçüncü Köle Savaşı İtalya’da gerçekleşti (MÖ 73-71), lideri Spartaküs ve Crixus adlı kölelerdi.
Roma’ya karşı ilk Hristiyan cemaatleri (kiliseleri) komünal yaşıyorlardı; İlk Kudüs Cemaati ve Manastırcılar (Monastisizm).
Sasani İmparatorluğuna karşı Mani’nin (274-277) toplumcu hareketi, Sasani ve sonrasında Abbasi İmparatorluklarına karşı uzunca süre devam eden “Mazdeki-Hürremdin-Babeki (524-838)” isyanları yine köy-komün yaşam tarzına sahipti.
Abbasîler döneminde Basra-Savâd bölgesindeki (günümüzdeki Bahreyn’deki) pamuk tarlalarında Doğu Afrika’dan getirilerek zorla çalıştırılan “Zenci Köleler” “Zenc İsyanında (869-883)” acımasızca katliama uğratılmıştı. Ancak bir nevi devamcıları olan “Karmatiler (889-1077)” yaklaşık 188 yıl komünal yaşamışlardı.
Baba Tahir-î Hamedanî (937-1027) kardeşleri Bibi Fatıma ve Baba Ali öncülüğünde gelişen “Kalenderilik”; Ebul Vefa’nın (1026-1107) öğretisiyle gelişen Vefâîyye tarikatı; Sultan Sahak’ın (Sultan İshak Barzancî) (doğ. 1276) öğretisiyle şekillenmiş “Yârisânîlik (Ehl-i Hak)”; Anadolu’daki “Babailer”; Şeyh Bedrettin Hareketi (1416-1420) gibi halk hareketleri adil ve eşitlikçi bir yaşam talep etmişlerdi.
Avrupa’da Reform dönemi ve sonrasında 16. yy.da “Anabaptisler” komünal yaşamı savunmuştur. Modern dönemde Mennonitler, Amishler ortaklaşmacı yaşam tarzlarını devam ettirmektedirler.
- yy.da Amerika’ya göç eden ilk Hristiyan topluluklar; Shaker’ler, Amana Kolonileri, Onedia Topluluğu ve Modern Anabaptisler olan Hutteritler ortaklaşmacı ve komünal yaşamaktadırlar.
- Fransız Cumhuriyeti (1792-1804) ile modern uygarlıklar çağının en temel siyasal formu haline gelen “ulus devlet” formu ilk dönemlerde tek siyasal form değildi. 19. Yüzyılın başlarında hem devletin içeriğine dönük ve hem de siyasal olarak “devlet olgusunun” kendisine dönük yoğunca tartışmalar yürütülmüştür.
Modern Avrupa’da Sanayi Devrimi (1760-1840) yarattığı emek sömürüsüyle işçi hareketlerini daha da radikalleştirmekteydi. Dolayısıyla ulus devlet gerçekleşirken alternatif toplumsal, siyasal, ekonomik form ve öğretiler de yoğunca şekillenmeye başlamıştır. Bu dönemde birçok toplumcu, eşitlikçi, ortaklaşmacı görüşler felsefi-sosyolojik tartışmalarla kavramlaşarak toplumsal kuramlara ve öğretilere dönüşmüştür. İşte bu kavram ve kuramlar liberalizm, sosyalizm, komünizm ve komünalizm olarak halen tartışılmaya devam etmektedir.
Kollektif Yaşam Paradigmasının Modern Dönüşümü: Liberalizm ve Sosyalizm
Kolektif yaşam paradigması; üretim, mülkiyet, karar alma ve paylaşım süreçlerinin bireysel değil topluluk temelli örgütlenmesini savunan bir düşünsel ve pratik yönelimi ifade eder. Bu ideal tarih boyunca farklı kavramlarla ortaya çıkmıştır:
- Amargi (özgürleşme): İlk yazılı özgürlük talebi olarak Urukagina reformlarında görülür.
- Komünalizm: Yerel toplulukların (komünlerin) yatay örgütlenmeye dayalı öz yönetimidir. Toplumsal yönetim ve örgütlenme modelidir.
- Ütopyacılık: İdeal toplum tasarımları.
- Toplumculuk / Sosyalizm / Komünizm: Modern dönemde kuramsallaşmış eşitlikçi ideolojiler.
- Anarşizm: Yönetim karşıtı ve devletsiz toplumsal örgütlenme savunusu.
Bu kavramların ortak paydası: Hiyerarşiye eleştiri, mülkiyet ilişkilerinin sorgulanması, özgürlük, adalet ve eşitlik arayışı, iktidarın yozlaşmasına dair bilinç.
Tarih boyunca temellükçü tahakküm paradigmasına karşı kolektif yaşam arayışları şu temel gerilimler etrafında şekillenmiştir:
- İktidar ve Yozlaşma: Her kolektif hareket zamanla; merkeziyetçilik, bürokratikleşme ve yeni elitlerin oluşumu riskiyle karşılaşmıştır.
- Devlet veya Devletsizlik İkilemi:
- Ütopyacı gelenek: Erdemli devlet
- Anarşist gelenek: Devletsiz komünler
- Marksist gelenek: Sınıfsız topluma geçiş devleti olarak “proletarya diktatörlüğünü” savunmuştur.
- Mülkiyet Meselesi
- Ortak mülkiyet
- Kolektif mülkiyet
- Karma modeller
- Özgürlük-Adalet-Eşitlik Dengesi
- Liberalizm, sermayenin serbest rekabeti bağlamında bireysel özgürlüğü önceledi.
- Sosyalizm, eşitliği önceledi.
- Anarşizm, yönetişimi önceledi.
Kolektif yaşam idealleri tarihsel olarak incelendiğinde bu ideallerin süreklilik gösterdiğini ve dönüşerek güncellendiğini görebiliriz;
| Dönem | Biçim | Temel Talep |
|---|---|---|
| İlksel toplum | Doğal Ortaklaşmacılık | Hayatta kalma |
| Antik isyanlar | Adalet talebi | İnsanca yaşama |
| Ütopyacılar | Felsefi tasarım | Erdemli düzen |
| Dini komünler | İnanç temelli paylaşım | Ruhsal eşitlik |
| Modern ideolojiler | Kuramsal sistem | Sömürüsüz-sınıfsız toplum |
Bu tarihsel çizgi gösteriyor ki kolektif yaşam ideali:
- Kriz dönemlerinde güçlenir.
- Adaletsizlik-Eşitsizlik arttıkça radikalleşir.
- Kurumsallaştıkça dönüşür.
Kolektif yaşam düşüncesi ve modelleri:
- İlksel toplumların paylaşım kültüründen doğmuş,
- Uygarlıkla birlikte bastırılmış,
- Adaletsizlik ve eşitsizlikle birlikte yeniden yükselmiş,
- Modern dönemde sömürgecilikle mücadele sürecinde ideolojik sistemlere dönüşmüş,
- Günümüzde ise neoliberal küreselleşmenin ortaya çıkardığı doğal ve toplumsal yozlaşma ve yabancılaşmaya karşı mücadele sürecinde; kooperatifçilik, komünal deneyler, ekolojik topluluklar ve dayanışma ağları biçiminde yeniden tanımlanmaktadır.
Bu ideal ne tamamen ütopyadır ne de yalnızca tarihsel bir nostalji; insanlık tarihinin süreklilik gösteren hakikat, özgürlük, adalet ve eşitlik arayışlarının düşünsel izdüşümüdür.
Şimdi önemli bir nokta; piyasa ve kolektif üretimler birlikte olabilir mi?
Piyasa, kelimesi Osmanlıca ve Türkçeye İtalyanca “piazza (meydan, çarşı alanı)” sözcüğünden geçmiştir. Başlangıçta fiziksel olarak alışveriş yapılan meydan/çarşı alanı anlamında kullanılmıştır. Zamanla soyutlaşarak; mal ve hizmetlerin alınıp satıldığı ekonomik sistem, belirli bir malın arz-talep koşullarını ifade eden kavram olarak kullanılmıştır. Yani ürünlerin alınıp satıldığı sistem, malların dağıtım ve değişim mekanizmasıdır.
Yaşamsal temel ihtiyaçların çeşitlenip çoğaldığı toplumlarda piyasası olmayan ekonomiler hemen hemen mümkün değildir.
Kolektiflik ise üretim ve mülkiyetle alakalıdır. Dolayısıyla modern kolektif yaşam biçimlerinde “sosyal piyasa” mümkündür (örnek Çin, Vietnam vb.).
Modern uygarlıkların gelişiminde özgür yaşam istemleri ile kollektif yaşam istemleri bazen çakışmış ama bazen de ayrışmıştır. “Birey” veya “Toplum” merkezli tartışmalar özünde birbirinin zıttı olmayan, tam tersine birbirini kapsayan olguları hakikatlerinden uzaklaştırmıştır.
En ilginç olan durum ise modern dönemin etkin felsefi-toplumsal öğretileri olan Liberalizm ve Sosyalizmin uygulandığı birçok deneyimin “sahip olma temelli tahakküm paradokslarına” dönüşmüş olmalarıdır.
Sahip olma temelli tahakküm paradoksu, özgürlük, eşitlik ya da kurtuluş iddiasıyla ortaya çıkan ideolojik projelerin, varlıkla kurdukları ilişkiyi “sahip olma” mantığı üzerinden yapılandırmaları nedeniyle, sonunda yeni tahakküm biçimleri üretmeleri durumudur.
Burada “sahip olma” yalnızca hukuki mülkiyet değildir; emeğe sahip olma, doğaya sahip olma, bilgiye sahip olma, hakikate sahip olma, siyasal iktidara sahip olma hatta beden ve ruhlara sahip olma gibi geniş bir ontolojik/varoluşsal yönelimi ifade eder.
Ontolojik Boyut: Varlık, paylaşılacak ya da birlikte üretilecek bir alan değil; sahiplenilecek bir nesne olarak görülür.
İktidar Boyutu: Sahiplik, yönetme ve belirleme hakkına dönüşür.
Yoğunlaşma Mekanizması: Sahiplik ister bireysel ister kolektif biçimde olsun, merkezileşme üretir.
Paradoksal Sonuç: Özgürlük/eşitlik iddiası → sahiplenme mantığına dönüşünce yeni bağımlılık ilişkileri şekillenir.
Sonuçta:
Modern ideolojilerin özgürleştirici iddiaları, varlıkla kurdukları sahiplenici ilişki biçimi nedeniyle, mülkiyeti aşan bir sahip olma mantığı üzerinden yeni tahakküm düzenleri üretme paradoksuna sürüklenmiştir.
Sorun mülkiyetin türü değil, sahip olma mantığının kendisidir. Bu durumda “sahip olma”yı ontolojik ve ilişkisel bir kategori olarak temellendirmek gerekirse:
- “Mülkiyet”; hukuki-ekonomik bir kurumdur.
- “Sahip olma”; nesneye, insana, emeğe, doğaya, bilgiye, düşünmeye, ruha hatta hakikate el koyma biçimidir.
- Böyle kurulduğunda mesele yalnızca ekonomik değil, epistemik ve siyasal olur.
Bu yaklaşım, örneğin:
- Karl Marx’ın mülkiyet eleştirisini aşar,
- Erich Fromm’un “sahip olmak” kavramının yerine sadece “olmak” ayrımına yaklaşır,
- Michel Foucault’nun iktidarın beden ve bilgi üzerindeki işleyişine temas eder.
Bu temelde “sahip olma temelli tahakküm paradoksu”, özgürlük veya eşitlik iddiasıyla ortaya çıkan ideolojik projelerin, varlığı, emeği, bilgiyi ve toplumsal ilişkileri sahiplenme mantığı üzerinden yeniden tahakküm üretmesi durumudur.
Burada artık mesele: Sadece mülk değil, İktidarın kendisinin “sahiplik mantığıyla” kurulmasıdır.
Bu durumda hem liberal hem reel sosyalist pratikleri incelediğimizde:
- Liberalizmde→ bireysel sahiplik genişler, güç yoğunlaşır.
- Reel sosyalizmde → kolektif/merkezi sahiplik yoğunlaşır, devlet tahakkümü doğar.
Yani paradoks şurada: Özgürleştirme-eşitlik iddiası, sahiplenme mantığı üzerinden yeniden boyun eğdirme üretir.
Şimdi liberal ve reel sosyalist deneyimler analiz edilirken ve alternatif bir üçüncü yol kuramı kurulurken buna dikkat edilmesi gerekir. Dolayısıyla modern uygarlıkların toplumsal zihniyet gelişiminde önemli yeri olan iki temel ideolojiyi analiz etmek faydalı olacaktır.












