Mecit Zapsu: Demir kapılar ardında açan kelimeler; Selahattin Demirtaş’ın yazma inadı

Genel

Bazı insanlar konuşarak iz bırakır. Bazıları ise susturulduklarında daha derin bir iz bırakır. Çünkü kimi tarihsel dönemlerde bir insanın söylediklerinden çok, söylemesinin engellenmesi konuşulur. Geriye yalnızca söz değil, o sözün hangi koşullarda üretildiği kalır. Selahattin Demirtaş’ın hapishane yıllarına bakarken, yalnızca bir siyasetçinin cezaevinde geçirdiği zamana değil; demir kapılar ardında sürdürülen inatçı bir düşünsel ve edebi üretime tanıklık etmek gerekir.

Cezaevleri, devletlerin bedenleri hapsetmekle yetinmediği; sesi kısmak, etkiyi azaltmak ve zamanla unutulmayı sağlamak üzere tasarladığı mekânlardır. Tarih boyunca iktidarlar, muhaliflerini özgürlüklerinden mahrum bırakmakla kalmamış, toplumsal hafızadan silmeye de çalışmıştır. Ne var ki insanlık tarihi, bu çabanın her zaman boşa çıktığını gösteren örneklerle doludur. Kimi zaman bir hücre, meydanlardan daha güçlü düşünceler doğurmuştur. Kimi zaman dört duvar arasından çıkan tek bir cümle, dışarıdaki binlerce nutuktan daha kalıcı olmuştur. Bu, ilk kez yaşanmıyor. Antonio Gramsci, faşist İtalya’nın hapishanelerinde Hapishane Defterleri’ni yazdı. Nelson Mandela, Robben Adası’ndaki uzun mahpusluk yıllarında yalnızca özgürlüğünü beklemedi; ülkesinin geleceği üzerine düşünmeye ve onu zihninde yeniden kurmaya devam etti. Nâzım Hikmet, Bursa ve İstanbul cezaevlerinde Türk şiirinin en güçlü eserlerinden bazılarını yarattı.

Duvarlar insanları toplumdan ayırabilir ama düşünceyi bütünüyle hapsedemez. Bu tablo Kürt siyasi tarihinde de yabancı değildir. Diyarbakır Cezaevi’nden başlayarak Türkiye’nin çeşitli hapishanelerinde yıllarca tutulan Kürt siyasetçiler, yazarlar, gazeteciler ve aydınlar, zindanları yalnızca mahpusluk mekânı olarak görmedi. İşkencenin, baskının ve sistematik hak ihlallerinin hüküm sürdüğü yıllarda bile okumaya, yazmaya, düşünmeye devam ettiler. Anılar, araştırmalar, şiirler, öyküler ve romanlar üretti bu insanlar. Böylece cezaevleri, bütün karanlığına rağmen kimi zaman birer düşünce ve üretim alanına dönüştü. Ortaya çıkan eserler, kişisel tanıklıkların ötesinde; bir halkın hafızasını, acısını, direncini ve geleceğe dair umudunu taşıyan ortak metinler hâline geldi. Selahattin Demirtaş’ın cezaevindeki yazınsal üretimi de işte bu uzun hafızanın günümüzdeki en görünür halkalarından biridir. Onun kalemi boşlukta ortaya çıkmadı.

Arkasında, baskıya rağmen düşünmekten ve üretmekten vazgeçmemiş kuşakların deneyimi var. Bu yönüyle eserleri, yalnızca bir siyasetçinin ya da yazarın bireysel başarısı değil; kolektif bir düşünsel direncin çağdaş yansımasıdır. Demirtaş’ın hapishane yılları bu yüzden yalnızca bir “bekleyiş” dönemi değildir. Siyasi konuşmaların yerini hikâyeler, miting meydanlarının yerini sayfalar, kalabalıkların yerini ise tek tek okurlar aldı. Yazıyla kurduğu ilişki derinleşti; düşünce başka bir mecraya aktı. Bu yöneliş, Kürt halkının kültürel hafızası açısından da şaşırtıcı değildir. Kürtler için anlatmak hiçbir zaman sadece edebiyat meselesi olmamıştır. Dengbêjlerin sesinde taşınan destanlar, sürgün yollarında anlatılan anılar, kuşaktan kuşağa aktarılan ağıtlar ve masallar, yazının yasaklandığı, dilin bastırıldığı dönemlerde bile halkın hafızasını canlı tutmuştur. Demirtaş’ın kaleme sarılması, bu geniş kültürel damarın çağımızdaki doğal bir devamıdır.

Eserlerinde — Seher, Devran, Leylan ve diğerlerinde — en çarpıcı olan, büyük siyasi sloganlardan uzak durup sıradan insanların hayatlarına odaklanmasıdır. Çünkü Demirtaş’ın edebiyatında kahramanlar çoğu zaman tarih yazan kişiler değil; tarihin yükünü omuzlarında taşıyan insanlardır. Bir anne, bir işçi, bir öğrenci, bir tutuklu yakını ya da küçük bir kasabanın sessiz sakini… Onun hikâyelerinde siyaset çoğu zaman arka planda kalır; insan ise yeniden merkeze yerleşir. Haber bültenlerinde rakamlara, istatistiklere ve kısa başlıklara indirgenen korkular, özlemler, aşklar, kayıplar ve küçük mutluluklar, onun satırlarında yeniden insanî boyutlarına kavuşur. Okur, yalnızca bir siyasi figürün dünyasına değil; bu coğrafyanın gündelik gerçekliğine de dokunur. Belki de eserlerinin geniş bir okur kitlesine ulaşmasının nedeni tam olarak burada saklıdır. Bir diğer güçlü yanı ise mizah duygusudur. Uzun tutuklulukların genellikle öfkeyle, hınçla anıldığı bir ülkede Demirtaş’ın anlatılarında ince, zaman zaman hüzünlü bir mizah belirir. Bu, edebi bir tercih olmanın ötesinde; insanın en ağır koşullarda bile ruhunu teslim etmeme çabasının göstergesidir. Mizah bazen sadece güldürmez; direndiğini de ilan eder. Cezaevinde yazmak, başlı başına bir direniş biçimidir. Çünkü yazmak, geleceğe seslenmektir. Yarının var olacağına, birilerinin bu satırları okuyacağına inanmaktır.

Umudun en yalın ve en güçlü tanımı budur. Ama yazmak yalnızca düşünmek değildir; varlığını geleceğe emanet etmektir. Üretmeye devam eden kişi, henüz sözünün bitmediğini haykırır. Bu nedenle Demirtaş’ın üretimini yalnızca edebi başarı üzerinden okumak yetersiz kalır. Asıl mesele, kapatılmak istenen bir alanda yeni bir ifade imkânı yaratabilmesidir. Sessizliğin dayatıldığı yerde sözü korumasıdır. Unutulmak istenen bir mekândan kalıcı sesler çıkarmasıdır. Tarihin ironisi tam da burada devreye girer: En kalıcı fikirler, çoğu zaman unutulmak istenenlerin kaleminden çıkmıştır. Gramsci’nin defterleri, Mandela’nın mektupları, Nâzım Hikmet’in şiirleri ve bugün Demirtaş’ın öyküleri aynı gerçeği hatırlatır: Bedenleri çevreleyen duvarlar, düşüncenin ufuklarını belirleyemez.

Bugün Demirtaş’ın cezaevindeki yazınsal faaliyetine bakanlar farklı pencerelerden yaklaşabilir. Kimisi edebi, kimisi siyasi bir okuma yapar. Ancak ortak olan bir gerçek var: Demir kapılar ardındaki yıllar onu yalnızca bir mahpus olarak tanımlamaya yetmemiştir. Çünkü insanları belirleyen, nerede tutuldukları değil, o koşullarda neyi üretmeye devam ettikleridir. Ve geriye asıl soru kalır: Bir insanın özgürlüğü elinden alınabilir; peki ya anlatma iradesi? Tarih, bu soruya verilen en güçlü cevapların çoğunun cezaevi duvarlarının ardından geldiğini defalarca göstermiştir. Çünkü bazen bir insanın sesi, en çok susturulmak istendiği yerde büyür.

İlginizi Çekebilir

Amed Mardin: İğneyi kendimize batırmak
İstanbul’da ‘Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’

Öne Çıkanlar