Mecit Zapsu: Dilin Çürüdüğü Yerde Hakikat Ölür

Genel

Bu yazı, “Sosyal Çürümenin Anatomisi” metninin devamı niteliğindedir. Bu kez çürümenin en görünmeyen ama en belirleyici alanına, dile bakıyoruz…

Çocuklar öldürülüyor. Kadınlar şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor. İşçiler neredeyse her gün göz göre göre ölüme gönderiliyor. İnsanlar hak aradıkları için susturuluyor. Ve hemen ardından aynı cümleler dolaşıma sokuluyor: “Ama…” “Öyle değil…” “Bir de öteki tarafı var…” “Şimdi bunun sırası mı…” Hayır. Tam da sırası. Çünkü bir toplumda kötülük işlendikten sonra ilk refleks suçla yüzleşmek değil de suçu yumuşatmak oluyorsa, orada yalnızca vicdan değil, dil de çürümüş demektir.

Dil çürüdüğünde hakikat savunulmaz; pazarlık konusu yapılır. Bu ülkede en büyük yıkım yalnızca yoksulluk değildir, yalnızca adaletsizlik değildir, yalnızca baskı değildir. Asıl yıkım, bütün bunların üstünü örten dilin kendisidir. Çünkü artık hiçbir şey olduğu adıyla anılmıyor. Hırsızlık “usulsüzlük” diye geçiştiriliyor. Kayırmacılık “güven ilişkisi” denilerek meşrulaştırılıyor. Yalan “siyaset” sayılıyor. Korku “istikrar” diye pazarlanıyor. İtaat “sorumluluk” diye övülüyor.

Suskunluk “olgunluk” diye parlatılıyor. Soruyorum: Bu kelimeleri bu hale kim getirdi? Kim adaleti güçlü olanın lehine eğip büktü? Kim liyakati bir avuç yakının ayrıcalığına çevirdi? Kim çocukların geleceğini torpile, sadakate ve biate teslim etti? Kim topluma gerçeği değil, gerçeğin makyajlanmış halini sundu? Kim insanlardan düşünmelerini değil, tekrar etmelerini istedi? Bunlar tesadüf değil. Bunlar yalnızca bir çürümenin belirtisi değil; çürümeyi yöneten aklın ürünüdür. Toplumsal çürüme kendiliğinden olmaz. Onu üretenler vardır. Onu besleyenler vardır. Onu normalleştirenler vardır. Ve en az onlar kadar sorumlu olanlar da vardır: Bütün bunları görüp hâlâ susanlar. Bir yerde hâkim hukuka değil talimata bakıyorsa, adalet çürür. Bir yerde okul düşünmeyi değil ezberi öğretiyorsa, gelecek çürür. 

Bir yerde insanlar doğruyu söylemekten korkuyorsa, karakter çürür. Ve sonra dönüp “Bu toplum neden böyle oldu?” diye soruluyor. Bu toplum böyle olmadı. Böyle yapıldı. Hakikat küçültüle küçültüle yapıldı. Vicdan ertelene ertelene yapıldı. Yalan tekrar edile edile yapıldı. Korku örgütlene örgütlene yapıldı. İnsanlar yalnız bırakıla bırakıla yapıldı. Bugün mesele kötü yöneticiler ya da hatalı kararlar meselesi değildir. Asıl mesele, kötülüğün dile yerleşmiş olmasıdır. Çünkü kötülük dile yerleştiğinde, insanlar yalnızca baskıya uğramaz; baskının kelimeleriyle düşünmeye başlar. İşte en ağır yenilgi budur. Bir toplum için asıl felaket, adaletsizliğe uğraması değil; adaletsizliği açıklayan cümlelere alışmasıdır. Yoksullaşması değil; yoksulluğu doğal saymasıdır. Aşağılanması değil; aşağılanmayı kader sanmasıdır.

Ve belki de en korkuncu, çocukların bütün bunları normal bir hayat manzarası gibi öğrenmesidir. Şimdi bir kez daha sormak gerekiyor, ama bu kez kaçmadan, saklanmadan, kelimelerin arkasına gizlenmeden: Çocuklara nasıl bir ülke bırakıyoruz? Hak arayanın cezalandırıldığı, susanın ödüllendirildiği bir ülke mi? Bilginin değil bağlantının kazandığı bir düzen mi? Gerçeğin değil işine gelen sözün korunduğu bir iklim mi? İnsanın insanı duymadığı, ama iktidarın herkese ne düşüneceğini öğrettiği bir karanlık mı? Bu sorular soyut değil. Bu sorular bugünün tam ortasında duruyor. Ve artık hiç kimsenin masum bir rahatlığa sığınma hakkı yok.

Çünkü çürüme yalnızca yukarıdan dayatılan bir şey değil; aşağıda kabullenildikçe büyüyen bir şeydir. Her suskunluk onu biraz daha derinleştirir. Her eğilip bükülen cümle onu biraz daha meşrulaştırır. Her “bana dokunmayan yılan” anlayışı, yarının yıkımına bugünden imza atar. Ama hâlâ geç değil. Çürüme kader değildir. Fakat onu durdurmak için doğru teşhis gerekir. Çürüyen dili düzeltmeden, bozulan vicdanı onarmadan, hukuku eşitlemeden, eğitimi özgürleştirmeden, hakikati yeniden ayağa kaldırmadan hiçbir toplum iyileşemez. İyileşme, yalanla barışarak başlamaz. İyileşme, hesap sorarak başlar. Kelimeleri yerli yerine koyarak başlar.

Suça suç diyerek başlar. Adaletsizliğe adaletsizlik diyerek başlar. Korkuya boyun eğmeyerek başlar. Çünkü hakikatin öldüğü yerde yalnızca dil susmaz; gelecek de kararır. Ve belki de artık en yakıcı soru şudur: Biz çocuklara çürümüş bir düzenin sessizliğini mi bırakacağız, yoksa hakikatin bedelini ödemeyi göze alan bir toplum mu olacağız? 

İlginizi Çekebilir

H. Salih Durmuş: Sömürgeciliğin çıkmazı; Dışarıda çok yönlü diplomasi, içeride inkâr ve çözümsüzlük
İBB Başkanvekili Aslan’dan operasyon yorumu: “Siyasi bir süreç, kararı Genel Merkez verecek”

Öne Çıkanlar