Ronî Riha: Bir kaleme onbir kurşun sıkıldı…

Yazarlar

Bu ah, bu acı benim değil…
İzini taşlarda, rüzgârda, yaralı şehirlerin sessizliğinde buldum.
Mezarları kayıp, toprak altında sayısız inleyenim var.
Bu gam, bu hayal benim değil…                                                                                                                                                      
Bu uğurda binlerce ser verip sır vermeyenlerin son haykırışlarında buldum.
Bundandır: bu yemin, bu söz, bu inat benim.

Bu ah, taşların dilinde yankılanıyor şimdi. Süleymaniye’nin üstünde o gün gökyüzü ağırdı. Dağlardan inen rüzgâr, daracık sokaklara sıkışmış, taş duvarlara çarpıp iniltiler bırakıyordu. Enfal’in kokusu hâlâ taşların içine sinmişti; her duvar, her kapı, her eşik, yitip gitmişlerin acısını saklıyordu hafızasında. Şehrin üstüne çökmüş bu ağırlık, kimsenin omzundan kalkmıyordu. İnsanlar sessizdi; yalnızca taşların dili vardı. Ve o taşlar, kanın izini, ağıtın sesini, kaybolmuşların ayak izini taşımaya devam ediyordu.

İşte, o taş sokaklardan birinde, halkının acılarına dokunmak için gelmişti Nagihan. Unutulmaya yüz tutulmuş izlere dokunuyordu. Onları hafızaya kaydederek ölümsüzleştirmek istiyordu. Halkının hafızasını yazmak için kalemini aşkla, bilgiyle bilemişti.


Yüzlerce Kürt kadınına kalem vermiş; cümlenin gücüne sığınmış, “Jin, Jiyan, Azadî” felsefesiyle kuşanmış bir hakikat yolcusuydu o.
O gün, Süleymaniye’nin taş duvarlarının arasında sıkışmış bir sessizliğin içinde, onbir kurşunla vuruldu. Vurulan tek o değildi, kadın vurulmuştu. Kalem vurulmuştu ve bir Kürt…

Vurulduğunda yapayalnızdı. Yere düşerken yanında, içinde kalemi ve kitapları olan siyah çantası da yere düştü. Çantanın ağzından birkaç boğuk söz havalandı; rüzgâr onları taş sokaklarda savurdu. Sanki yarım kalmış cümleler, göğe karışmak için kanat çırpıyordu.
Acıyan yaralarına “ah’ çekmedi. Yalnızca bir kez, son bir kez etrafına baktı. Katilini gördü. Katilin kirli karanlık yüzüne işgalcilerin gölgesi düşmüştü. Boğazında düğümlenen cümleler, ateş edene ve ettirene söylenecek sözlerdi.

Ömrü boyunca kalemin gücüne inanmış, sözle direnmişti.
Ama dili dönmedi.
Kalem yaralanmıştı. Kelam can çekişiyordu.

O an, gözleri kapanırken, kanatlarından tüyler aldığı dağ kadınları belirdi gözlerinin önünde: Nazife, Leylalar, kızıl saçlı Dersimli Sara… Ölümün sisi içinde onların siluetlerini gördü.
Uzaklardan da yüzlercesinin kanat çırpışlarını işitti.

Nagihan yere düştü.
O düşerken, ilhamını aldığı Kürdistan dağlarının derinliklerinden on bir kez üst üste bir çığlık yükseldi.
O çığlık göğe vurdu, ta sürgün diyarı Konya Ovası’na dek yankılandı.
Sonra bütün Kürdistan coğrafyasına bir sessizlik çöktü.
O sessizlikte, o yalnızlıkta Nagihan kız kardeşleri gibi gözlerini yumdu. Yapayalnız…

Kürt aydını Nagihan, dört parçadaki işgalcilerin tanklarına, toplarına, barbar ordularına karşı sözüyle, kalemiyle direndi.
Çıktığı bu hakikat yolculuğunda yüzlerce kadına kalem tutuşturdu; her birini bir söz nöbetçisi kıldı.
Tarih boyunca kalemi kuşananların, kılıç bileyenlere yenildiği görülmemiştir.
Bu diyarda ne kalem ne kâğıt ne söz ne de ağıt susacaktır.
Çünkü her biri kuşaktan kuşağa aktarılacak ve hakikati, en yalın hâliyle haykıracaktır.

Bugün Kürdistan işgalcileri ve zulüm tanrılarının elleri kanlı, namluları güçlü olabilir.
Ama yarınlarda, hak kelamının ve kalemin önünde eğilmeyen hiçbir tank, hiçbir top yoktur.
Tarih, bunu çoktan yazdı.

Bir kaleme onbir kurşun sıkıldı…

İlginizi Çekebilir

Taraftar Amedspor ürünlerine yoğun ilgi gösteriyor
Elazığ’da gazeteci Evren Demirdaş’a saldıran 3 kişi tutuklandı

Öne Çıkanlar