Türkiye’nin başlattığı “barış süreci”, Suriye sahasında zamana oynayarak Kürtleri devre dışı bırakma amacına hizmet edecek şekilde kurgulanmıştı, fakat bu politika beklenen sonucu vermedi, tersine aleyhine işledi. Türkiye’nin Kürt sorunu artık yalnızca ülke içinde değil, Suriye’de de bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Varlığını büyük ölçüde “Kürt yokluğu” üzerine inşa eden bir aktör olarak Türkiye, Kürtlerin kıpırdaması ile birlikte sarsılıyor; attığı birçok hamle kısa sürede kendi aleyhine dönebiliyor. Orta Doğu’daki değişen dengeler karşısında Ankara çaresiz kalıyor.
Daha önce Esad’ı bahane ederek Suriye sahasında serbestçe manevra yapabilen Türkiye, bugün eli kolu bağlı bir konuma düşmüş bulunuyor. Ayrıca sayın Öcalan’ın PKK’yi feshi Ankara’nın elinden önemli bir kozu alınmış gibi görünüyor. 2014’ten beri süregelen bu “Kürt çıkmazı”, Ankara’nın hesaplarını bozan, öngörülemeyen dinamiklerle derinleşti.
Ankara, Esad sonrası dönemde ve HTŞ gibi aktörlerin güç kazanması halinde “Kürt kabusu”nun kendiliğinden sönümleneceğine inanarak zamanı tüketen bir “barış süreci” tasarladı; sahayı oyalamayı ve Kürt kazanımlarını sınırlamayı hedefledi. Ancak bu hesaplar beklenmedik dış aktörlerin sahaya müdahil olmasıyla çöktü. Türkiye’nin oyalama stratejisi uzadıkça, sahadaki güç dengeleri Kürtlerin lehine dönmeye başladı.
Kısacası, Ankara’da yapılan hesap Tel Aviv’de tutmadı.
Eğer Kürtler partizanlıkları bir kenara bırakıp ortak hareket edebilirse, Türkiye işgal ettiği bazı bölgelerden çekilmek zorunda kalacak; bu durumda Colani ve Türkiye’nin şartsız ve kayıtsız yeni Suriye rejimine devredilmesi istenilen Rakka ve Deyrizor gibi alanlar Kürtlerin elinde kalabilir. Bu, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasal bir hesaplaşmadır.
Buna karşın diasporada, özellikle Avrupa’da, Rojava gündeminde şaşırtıcı bir pasiflik hâkim. Oysa Rojava’nın kaderinin belirlendiği böylesine tarihsel bir dönemeçte Paris, Londra ve Berlin gibi başkentlerde güçlü, sürekli ve yaratıcı eylemler beklenirdi. Geçmişte Kürt halk diplomasisinin en etkili sahnesi sokaklar ve meydanlardı; bugün ise benzeri görülmemiş bir sessizlik hüküm sürüyor.
Bu durum, özellikle Suriye masasında Fransa ve İngiltere gibi Batılı güçlerin doğrudan yer aldığı gerçeği düşünüldüğünde daha da düşündürücü hale geliyor. Avrupa’da halkın sesinden, kitlesel baskısından mahrum bırakılan bir Kürt diplomasisi, sahadaki güç dengelerinde eksik bir halka olarak kalıyor. Oysa tam da böyle kritik anlarda halk diplomasisi, masadaki kartların yeniden dağıtılmasında belirleyici bir rol oynayabilir.
Bugünün önceliği açıktır: Oyalama siyasetine karşı gerçek, geniş tabanlı bir toplumsal seferberlik örgütlemek. Rojava’nın geleceğini belirleyecek olan yalnızca askeri denge değil; diasporada inşa edilecek ısrarlı, disiplinli ve akıllı bir halk diplomasisidir. Sesin yükseltilmediği her gün, masa başındaki oyunların ömrü uzar; sokakta, meydanda ve kampanyalarda yaratılacak baskı ise bu oyunu bozmanın etkili bir yolu olduğu gibi Rojava’nın da elini güçlendirecektir.











