Kitap / Söyleşi: İran’ın ‘Mykonos Tuzağı’

”Mykonos Tuzağı yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin bir Kürt lidere yönelik gerçekleştirdiği bir suikastın anatomisini anlatmakla sınırlı değil. Aynı zamanda Kürdistan’ın farklı parçalarında egemen olan tüm rejimlerin, Kürt devrimcilere, önderlere ve siyasetçilere yönelik yürüttüğü komplo ve suikastların da adeta bir özeti niteliğinde…”

PolitikART’tan İsmet Kayhan, Gazeteci Perwer Armed ile Şerefkendî suikastını ele aldığı Mykonos Tuzağı kitabını konuştu.

Dr. Sadıq Şerefkendî sadece katledilen bir lider olarak biliniyor Ama “Mykonos Tuzağı” kitabınızla onun hayatına ve mücadelesine odaklandınız. Neden Dr. Şerefkendî?

1990’lı yılların ikinci yarısında, Kuzey Kürdistanlı siyasi bir mülteci ailenin çocuğu olarak Berlin’e göç ettiğimizde, Mykonos suikastının Berlin’de ve genel olarak diasporada yaşayan Kürtler üzerindeki travması hala çok tazeydi. Bu travmanın etkisiyle Kürdistan’ın hangi parçasından olursa olsun yaşça büyük olan Kürt aktivistler ve siyasetçiler, 17 Eylül 1992’de Mykonos restoranında yaşananlara atıfla, “Dikkat etmezsek o Yunan restoranında Dr. Şerefkendî ve arkadaşlarının başına gelenler bizim de başımıza gelebilir” diyorlardı.

Bu trajedinin ve travmanın içine sindiği kuşaktan gelen, hayatının önemli bir bölümünü Berlin’de geçirmiş bir Kürt gazeteci olarak Mykonos olayının gerçekte ne olduğunu, Dr. Şerefkendî’nin hayatı ve mücadelesini hep merak ettim.

Daha sonraki yıllarda, Avrupa’daki Kürt diasporasına ağırlık veren gazetecilik yaşamımda, Kürt liderlere ve devrimcilere yönelik gerçekleştirilen suikastlar ve cinayetler sürekli karşıma çıkıyordu. Bu nedenle ilk olarak, Dr. Şerefkendî’den önce katledilen İran Kürdistan Demokrat Partisi Genel Sekreteri Dr. Ebdulrahman Qasimlo’nun 1989’daki suikastını araştırmaya koyuldum. Bu amaçla iki kez Viyana’ya gittim ve dönemin tanıklarına ulaştım. Araştırmam yayımlandığında yalnızca Bakurê Kurdistanlıların değil Rojhilatlıların da bu olaya dair yeterli bilgiye sahip olmadığını fark ettim. Hatta Rojhilatlı aktivistler bu çalışmamı Kürtçe-Soranî’ye çevirerek kendi internet sitelerinde yayımladılar.

Dr. Qasimlo’ya ilişkin kaleme aldığım bu araştırmalara gösterilen ilgi beni daha da motive etti ve bu cinayetleri bütün boyutlarıyla araştırmaya yöneltti. “Mykonos Tuzağı” kitabı da bu çalışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Her ne kadar suikast ekibinin önemli isimleri yargılanıp ağır hapis cezalarına çarptırılmış, yaklaşık 400 sayfayı bulan mahkeme kararına, yüzlerce sayfalık dava dosyasına ve istihbarat raporlarına ulaşmış olsam da Dr. Şerefkendî’yi araştırmak çok daha zordu. Çünkü onun hayatı ve mücadelesine dair doğru dürüst bir kaynak yoktu. Hatta partisinin kaynaklarında biyografisi bile iki sayfayı geçmiyordu.

Zaten kendisi de Dr. Qasimlo’ya duyduğu saygının bir gereği olarak, pêşmergelik yaptığı yıllar boyunca bilinçli biçimde hep geri planda kalmış, öne çıkmak istememişti. Görüştüğüm yakın pêşmerge arkadaşları sürekli bu ayrıntının altını çiziyordu.

Dr. Şerefkendî’nin parıltılı hayatı için en başta şunu söylemek gerekir: İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim gördüğü tüm okullarda her zaman başarılı olmuş, bugün bile Pierre ve Marie Curie Üniversitesi’nde doktora yapan en başarılı bilim insanları listesinde adı anılan bir isimdir. Ancak bu üstün akademik başarısına rağmen Pêşmerge arkadaşları arasında mütevazılığıyla öne çıkan, hiçbir zaman kibirlenmeyen ve sürekli güler yüzlü bir insan olarak biliniyor.

Ölümünün üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmiş, biyografisinin ayrıntıları pek bilinmeyen; üstelik lehçesi, alfabesi ve egemen dili farklı olan Kürdistan’ın bir başka parçasından bir ismin yaşamını ve mücadelesini araştırmak sizin için bir dezavantaj değil miydi?

Şüphesiz, sözünü ettiğiniz durumların hepsi benim için bir dezavantajdı. Kaynaklara ulaşmak, yolları Mykonos suikastıyla kesişen kişileri otuz yıl sonra bulabilmek oldukça zordu. Ancak araştırmacı gazeteciliğin ve yazarlığın insanı en çok motive eden yanının da bu olduğunu düşünüyorum; kırıntı hâlindeki, parçalanmış bilgileri bir araya getirerek etkileyici bir hikâye oluşturmak…

Her ne kadar üzerinden otuz yıl geçmiş olması ilk bakışta bir dezavantaj gibi görünse de bu çalışma sırasında zamanın aslında gerçeklerin üzerindeki sis perdesini kaldırdığını fark ettim. Ulaştığım tanıklar rahatlıkla konuşabiliyor, neredeyse bütün sorularıma kendilerini sansürlemeden yanıt verebiliyordu.

Ayrıca Kürdistan’ın bu parçasına ve İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP)’nin kaotik tarihine bütünüyle yabancı birinin gözüyle bakmak; okurların da deyimiyle, “okurken boğazda düğüm bırakan” Dr. Şerefkendî’nin hayat hikayesini ilk kez keşfeden Kuzey Kürdistanlı bir yazarın perspektifiyle bakmak, bu durumu bir anlamda avantaja dönüştürdü. Bu yönüyle “Mykonos Tuzağı” aslında yazarın, yani benim de bir yolculuğumdur.

Kitap, Berlin’in yanı sıra Avrupa’nın altı kentinde saatlerce süren, hatta bazıları birkaç gün süren yüz yüze görüşmelerden; topladığım binlerce sayfalık mahkeme kararları, soruşturma dosyaları, istihbarat raporları ve gazete kupürlerinden bende kalanların bir dökümüdür.

Bu yıl kuruluşunun 80. yıldönümü kutlanan Mahabad merkezli Kürdistan Cumhuriyeti’nin Dr. Şerefkendî’nin hayatındaki yeri nedir? Onda nasıl bir iz bıraktı?

Kürdistan Cumhuriyeti, Dr. Şerefkendî’nin hayatına yapışan ve hiç çıkmayan, onu yıllar sonra pêşmerge saflarından İKDP’nin liderliğine kadar sürükleyen sürecin en önemli kilometre taşıdır. Toplamda 330 gün süren bu cumhuriyet onun çocukluğunu şekillendirmiştir.

Zira Qazî Mihemed’in cumhuriyetin “milli şairi” ilan ettiği Hejar’ın kardeşi olan Dr. Şerefkendî, henüz sekiz yaşındayken Kürdistan bayrağının memleketi Bokan’da dalgalanmasına tanıklık etmiş, cumhuriyetin ilan edildiği 22 Ocak 1946’yı takip eden günlerde cumhuriyetin ilk öğrencilerinden biri olmuş, “Ey Reqîp” marşını ilk kez şehir halkıyla birlikte söylemiştir. Kürdistan Cumhuriyeti’ne dair bu anıları hayatı boyunca hep gururla taşımış, yakın arkadaşlarıyla paylaşmış ve ilerleyen yıllarda kaleme aldığı makalelerde de sürekli olarak vurgulamıştır.

Mahabad’taki evlerinin önü. Soldan sağa: Dr. Sadıq, annesi Meryem Qazî, ablası Zeynep, ağabeyi Abdullah ve kardeşi Resul. (1950’lerin ortası)

Başarılı bir akademisyen olmasına rağmen Dr. Şerefkendî aktif siyasi mücadeleye nasıl girdi? Onu Dr. Qasimlo mu İKDP’ye davet etti?

Aslında Dr. Şerefkendî çocukluğundan itibaren Hejar’ın kardeşi olmasının da etkisiyle siyasetin ve dolayısıyla Kürdistan davasının içindedir. Kürdistan Cumhuriyeti’nin yıkılmasından sonra Hejar Güney Kürdistan’a kaçmış, hatta bir süre Rojava’da kalmış ve ailesiyle bağı uzun yıllar kopmuştu. Buna rağmen Dr. Şerefkendî ve ailesinin diğer üyeleri Şah rejiminin istihbarat örgütü SAVAK’ın takibi altındaydı.

Şerefkendî, Dr. Qasimlo ile tanışmasından önce de gizli ve oldukça sınırlı biçimde Kürt siyasi hareketinin içindeydi. Bu nedenle öğretmenlik yaptığı yıllarda defalarca sürgün edildi; Kürdistan’dan uzaklaştırılarak İran’ın ücra bölgelerine gönderildi. Şüphesiz 1973 yılında doktora çalışması için bulunduğu Paris’te Dr. Qasimlo ile tanışması, siyasi mücadelesinde yeni bir evrenin kapısını araladı. O dönemde Dr. Qasimlo daha önce ihraç edildiği partisine yeniden davet edilmiş, 1971’de yapılan kongrede genel sekreterliğe seçilmişti. Yeni bir tüzük ve program hazırlığı içindeydi; örgütlenme ağını güçlendirmeye, partiye yeni isimler kazandırmaya çalışıyordu.

Dr. Şerefkendî Paris’te Dr. Qasimlo ile tanışmasını ve partiye katılış sürecini, yıllar sonra 1991’de Kürdistan dağlarında Fransız hekim Bernard Granjon’a verdiği söyleşide ayrıntılı biçimde anlatır. Burada bir anekdotu da paylaşmak isterim: Kürt halkının değerli dostlarından biri olan Granjon, bu söyleşiyi Carol Prunhuber’in “Kürt Rahman’ın Tutkusu ve Ölümü” adlı kitabı için yapmıştı. Söyleşinin yalnızca bir bölümüne kitabında yer veren Carol Prunhuber’e, uzun çabalarım sonucunda ulaşabildim. Kendisi isteğimi geri çevirmedi ve röportaj kasetlerini bulmak için büyük bir çaba gösterdi. Aradan 43 yıl geçmişti, arşivini Paris’ten Miami’ye taşımıştı. Aylar geçmiş, artık kasetlerden umudumu kesmiştim. 2024’ün Kasım ayında, sevgili Carol’un bana heyecanlı bir sesle gönderdiği mesajda, “Aradığın ses kayıtlarını nihayet buldum” demesiyle, gerçekten de kayıp bir hazineyi bulmuş gibi ikimiz de büyük bir sevinç yaşadık. Carol Prunhuber, artık eskidiğini ve bozulduğunu düşünerek atmayı planladığı eşyaların arasında şans eseri bulduğu kasetleri uzun bir uğraş sonucunda dijital ortama aktardı. Dr. Şerefkendî’ye dair ortaya çıkan ve belki de en önemli kayıtlarından biri olan 65 dakikalık bu ses kaydını bana gönderdi ve tamamının “Mykonos Tuzağı” için kullanılmasına izin verdi.

Sözünü ettiğiniz ses kaseti dışında hangi belge ve fotoğraflara ulaştınız? Kitabınız, okurlar ve Dr. Şerefkendî’nin hayatını merak eden sevenleri için şu ana kadar bilinmeyen hangi yönleri sunuyor?

Şüphesiz bu ses kasetinin dışında hem ailesine, gençlik yıllarına, Tahran günlerine hem de son Avrupa gezisine ait daha önce hiç yayımlanmamış birçok fotoğrafa ulaştım. Bu fotoğraflar arasında en dikkat çekici olanlardan biri Mykonos suikastından yalnızca iki gün önce kendisi gibi Sosyalist Enternasyonal Kongresi için Berlin’de bulunan YNK lideri Celal Talabani ile çekilmiş fotoğraflardır.

Dr. Şerefkendî’yle birlikte Mykonos restoranında katledilen İranlı arkadaşı Nouri Dehkordi’nin pêşmerge yıllarına ait bir fotoğrafı da ilk kez bu kitapta yayımlandı. Uzun uğraşlarım sonucunda Dehkordi’nin eşi, sevgili Şohreh’i ikna etmeyi başardım. Şohreh, eşinin pêşmerge geçmişini kendince bazı özel gerekçeleriyle bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmamıştı, bu fotoğrafla birlikte bu bilgi de ilk kez gün yüzüne çıktı.

21. Sosyalist Enternasyonal’in açılışı için verilen kokteylden. Dr. Sadıq ve Celal Talabani. (15 Eylül 1992)

Ayrıca şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Suikast ekibine ilişkin, bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış bazı fotoğraflara da ulaştım. Ancak bir Kürt liderinin yaşamına ve mücadelesine duyduğum saygı, suikastı gerçekleştirenleri görünür kılmaktan ya da onları öne çıkarmaktan daha ağır bastığı için bu fotoğrafları son aşamada kitaptan çıkarmayı tercih ettim. Çünkü bu kişilerin kim oldukları ya da nasıl göründükleri esasen çok da önemli değil onlar yalnızca suikast kararını verenlerin sahadaki piyonlarıydı.

“Kurban” ile “katil” ayrımının okur tarafından daha kolay anlaşılabilmesi için bilinçli bir metodoloji tercih ettim. Dr. Qasimlo’nun soy ismi dışında -çünkü onu bütün Kürtler daha çok bu adla tanıyor- tüm Kürt kurbanlarını, onların yakınlarını ve onların mücadelesine gönül verenleri ön adlarıyla andım. Buna karşılık, suikast ekibinde yer alan isimleri ve İran devletiyle bağlantısı olan ya da böyle bir şüphe taşıyan kişileri kitabın akışı içinde özellikle soyadlarıyla yazmayı tercih ettim.

Rojhilat’ın yakın tarihine dönersek Kürdistan Cumhuriyeti’nin yıkılması sonrası Doğu Kürdistan kentlerinde durum nasıldı? Dr. Qasimlo’nun başında bulunduğu İKDP veya diğer Kürt örgütleri nasıl bir örgütlenme içinde?

1946’nın son günlerinde Kürdistan Cumhuriyeti’nin yıkılması ve üç Qazî’nin idam edilmesinin ardından Doğu Kürdistan’da uzun yıllar boyunca Kürt hareketlerinin adeta esamesi okunmuyor. Aralarında Dr. Qasimlo’nun da bulunduğu bazı genç aktivistler, 1950’li yılların başında İran sol hareketi Tudeh’in örgütlenme ağı içinde Kürdistan’a gönderiliyor. O dönem Tahran, yine çalkantılı ve derin siyasi buhranların yaşandığı bir süreçten geçiyordu.

Bu çalışma sırasında o döneme ilişkin dikkatimi çeken ayrıntılardan biri de Komala’nın kuruluş öyküsü oldu. Tam adı İran Kürdistanı Emekçilerinin Devrimci Örgütü olan Komala, 1968 yenilgisinin hemen ardından 1969 yılında Kürt üniversite öğrencileri arasında kuruluyor. Sol ve sosyalist eğilimli olmakla birlikte merkezine Kürdistan’ı alan bu yapı, tam on yıl boyunca gizli ve yeraltında faaliyet yürütüyor. Çok sayıda yönetici ve üyesi yakalanıp cezaevlerine atılmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Komala, resmi kuruluşunu ise 1979 İran Devrimi’nden yalnızca birkaç gün sonra ilan ediyor.

Dr. Qasimlo, 1970’lerin başında Avrupa’dan Bağdat’a gidiyor. Zaten bu dönemde 11 Mart 1971 Anlaşması’yla Irak devleti ile Kürt hareketi arasında başlayan yeni bir süreç söz konusuydu. Bu ara dönem, İKDP’nin yeniden toparlanabilmesi için de önemli fırsatlar yaratıyor. Öte yandan Şah rejiminin baskıcı, tekçi politikaları ve derinleşen ekonomik krizler nedeniyle İran genelinde kitlesel protestolar da zaten giderek yaygınlaşıyordu.

Fakat Dr. Şerefkendî o yıllarda o Tahran’dadır, Şah rejiminin artık çatırdamaya başladığı yıllarda o nasıl bir rol oynuyor?

Dr. Şerefkendî 1972’de gittiği Paris’te 1976’da doktorasını tamamladıktan sonra Tahran Üniversitesi’nde bu kez öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlar. Ancak artık İKDP’nin gizli bir üyesidir ve aynı zamanda Tahran’daki örgütlenmeden sorumludur. O dönem Avrupa’da bulunan parti lideri Dr. Qasimlo ile gizli kodlar aracılığıyla haberleşirler. Şah rejimine karşı her geçen gün şiddetlenerek büyüyen halk ayaklanmasında nasıl bir pozisyon alınacağına dair taktikler ve değerlendirmeler yaparlar. Dönemin tanıklarının anlatımlarından Şah’ı deviren halk ayaklanmasının zirveye ulaştığı günlerde Tahran’da Kürtlerin renginin, duruşunun ve siyasal pozisyonunun belirlenmesinde rol oynayan isimlerden birinin de Dr. Şerefkendî olduğunu anlıyoruz.

Dr. Qasimlo 1989’da Viyana’da, Dr. Şerefkendî ise üç yıl sonra Berlin’de katledildi. Biri görüşme masasında, diğeri de İranlılarla buluşma sırasında öldürüldü. Neden Berlin ve Viyana?

Hem Viyana’daki hem de Berlin’deki sürece, bir görüşme masasından çok komplo, tuzak ve suikast için kurulmuş tezgahlar demek daha doğru olur. Yıllar boyunca Dr. Qasimlo’yu izleyen ve hareketlerini adım adım takip eden İran devletinin istihbarat birimleri sonunda “Ona ancak görüşmeye, müzakereye çağırırsak ulaşabiliriz” kanaatine varıyorlar. Viyana’daki sözde müzakereye giden süreç de bu anlayışla başlıyor.

Dr. Qasimlo görüşmeler için Paris’i öneriyor. Çünkü partisinin Avrupa’daki merkezi orada ve Fransa devletiyle kurulan ilişkiler nedeniyle Paris’in daha güvenli olduğunu biliyor. Ancak İran tarafı bu öneriyi kesin bir dille reddediyor ve “Paris asla olmaz; ya Viyana ya da Berlin” diyerek dayatmada bulunuyor.

Viyana’nın yanı sıra Berlin’in de Mykonos suikastından yıllar önce gündeme gelmesi aslında çok şaşırtıcı değil. Çünkü daha önce işlenen suikastlar -örneğin İran’ın eski başbakanı Şapur Bahtiyar’ın öldürülmesi- Fransa ile İran arasında ve genel olarak Avrupa’da ciddi diplomatik krizlere yol açmıştı. Almanya ve Avusturya sahası ise o tarihe kadar bu anlamda İran açısından henüz “kullanılmamış” alanlardı.

Bu tercihlerin bir yönü buydu diğer yönü ise İran istihbaratının o dönemde Viyana ve Berlin’de sahip olduğu örgütlenme ağı ile Tahran’ın Almanya ve Avusturya ile kurduğu sıkı ekonomik ilişkilerdi. Hatta Almanya’nın, İran’ın İsrail’le yaşadığı rehine krizlerinde arabuluculuk yaptığı dönemler bile olmuştu. İran devleti bu ilişkilerin sağladığı siyasi ve diplomatik güvene dayanarak, iki Kürt liderinin öldürüleceği yerler olarak Almanca konuşulan bu iki ülkeyi seçti.

Dönemin İran İstihbarat Bakanı Ali Fallahiyan bir açıklamasında Dr. Şerefkendî’nin lideri olduğu İKDP’yi açıkça tehdit edip, “içlerine sızdık” diyor. Araştırmanızda bu “sızmalar”a ilişkin ulaştığınız farklı bilgiler var mı?

30 Ağustos 1992 günü İran devlet televizyonunda konuşan Fallahiyan, bu sözleri Mykonos suikastından yalnızca 17 gün önce Dr. Şerefkendî’nin Avrupa’da temaslarını sürdürdüğü günlerde sarf ediyor. “İçlerine sızdık” ifadesi, bir yönüyle propaganda amacı taşıyor; Kürtlerin örgütlü gücünü kırmayı, güvensizlik yaratmayı ve demoralizasyonu hedefliyor. Ancak bu sözlerin tamamen temelsiz olduğunu söylemek de mümkün değil.

Örneğin Dr. Qasimlo’nun katledilmesinden iki ay sonra bu kez Komala’nın liderlerinden Sadıq Kemanger Güney Kürdistan’ın Ranya kasabası yakınlarında bulunan partisine ait pêşmerge kampında İran devleti tarafından satın alınmış bir koruması tarafından öldürüldü.

Yine 1990’lı yılların başında İsveç’te aralarında Qazî Mihemed’in kızı İffet Qazî’nin de bulunduğu Kürt siyasetçilere ve devrimcilere yönelik suikastlar işlendiğinde, Kürtlerin içine sızdığı değerlendirilen Reza Teslimi adlı, Doğu Kürdistanlı bir aktivistin İran istihbaratıyla bağlantılı olduğu şüphesi ortaya çıkmıştı. Ancak İsveç istihbaratı SÄPO Teslimi’yi izliyor olmasına rağmen bu kritik bilgiyi yerel polisle paylaşmamış ve bu durum cinayetlere ilişkin soruşturmaların ilerlemesini engellemişti. Kürt siyasi mülteci Teslimi’nin İran devleti adına çalışan bir ajan olduğu yönündeki gerçek kimliği ise ancak on yıl sonra, 2002’de İsveç’in STV kanalında yayımlanan bir belgeselde ayrıntılı biçimde kamuoyuna anlatıldı.

Kitaba almadığım bir ayrıntıyı da bu söyleşi aracılığıyla okurla paylaşmak isterim: “Fallahiyan’ın bu sözlerinden beş gün sonra, yani Mykonos suikastından 12 gün önce, Dr. Şerefkendî Stockholm’de partisinin sempatizanları ve sevenleriyle buluştuğu bir toplantı sırasında, salonda bulunan İran devletine ait bir ajan tesadüfen fark ediliyor ve toplantı salonundan çıkarılıyor. Bundan dolayı aslında tıpkı Stockholm’de olduğu gibi, Berlin’den önceki son durağı olan Kopenhag’da da Dr. Şerefkendî, 24 saat boyunca gittiği her yerde polis koruması altındadır.”

Peki neden Berlin’de işler tersine döndü ve Mykonos restoranında polis koruması neden yoktu?

Gerçekten de bu, “Mykonos Tuzağı”nın en can alıcı ayrıntılarından biridir. Birincisi, Dr. Şerefkendî Berlin’e geldiğinde bu seyahatlerden ciddi biçimde yorulmuştu, sürekli görüşmeler, toplantılar ve temaslar içindeydi. Üstelik Berlin’de Sosyalist Enternasyonal Kongresi’nin de delegesidir ve bu yoğun tempo Berlin’de geçireceği üç gün boyunca devam eder. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) kongreyi organize etmesi ve Berlin’de sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı düşüncesiyle ne Dr. Şerefkendî ne de partisi tarafından ekstra bir polis koruması talep edilir. Benzer bir boşluk SPD yetkilileri tarafından da yaşanır; Berlin Emniyeti’ne gönderilen ve korunması gereken isimlerin yer aldığı listede Dr. Şerefkendî’nin adı yer almaz. Oysa İKDP’nin silahlı mücadele yürüttüğü, İran istihbaratının partinin yöneticilerini yakından takip ettiği ve daha önce genel sekreteri ile üyelerinin Avrupa’nın birçok kentinde hedef alındığı bilinmesine rağmen bu durum gözardı edilir. Bu iki kritik gelişme, “Mykonos Tuzağı”na giden sürecin en kritik ve belirleyici hataları olur.

YNK Almanya Temsilcisi Salah Reşîd Dr. Sadıq Şerefkendî, Nouri Dehkordi ve Fettah Abduli (Sosyalist Enternasyonal Kongresi, 15 Eylül 1992)

Dr. Şerefkendî’nin Mykonos restoranında İranlı muhaliflerle yapacağı görüşmeden Alman kurumlarının haberi var mıydı? Ya da bu konuda bilgilendirildiler mi?

Hayır, ne haberleri vardı ne de bilgilendirildiler. O akşam, yani Perşembe günü, Sosyalist Enternasyonal Kongresi saat 16.00 civarında sona ermişti ve delegeler Berlin’den ayrılmaya hazırlanıyordu. Alman güvenlik birimlerinin Mykonos’taki buluşmadan neden haberdar edilmediği sorusuna gelince; bunun ilk nedeni, herhangi bir talebin ne İKDP tarafından ne de buluşmayı organize eden ve Dr. Şerefkendî ile birlikte katledilen Nouri Dehkordi’den gelmiş olmasıdır.

Dehkordi, tez canlı bir insandı; Kürt ve İran halklarının birlikte özgürleşeceğine yürekten inanıyordu. Bu nedenle, daha önce saflarında pêşmerge olarak mücadele verdiği İKDP ile İranlı sol ve sosyalist çevreleri bir araya getirmeye özel bir önem veriyordu. Bu çabanın yarattığı heyecan Dr. Şerefkendî ile İranlı muhalifleri buluşturma konusundaki samimi ama aşırı istekli tutumu, “Mykonos Tuzağı”na giden sürecin en önemli adımlarından biri hâline geldi.

Öte yandan Dr. Şerefkendî’nin Berlin’e gideceği de bir sır değildi. Çünkü bir sonraki Sosyalist Enternasyonal Kongresi’nin Berlin’de yapılacağı yıllar öncesinden belliydi ve İran devleti de İKDP’nin bu kongreye genel sekreter düzeyinde katılacağını biliyordu. Bu nedenle “Mykonos Tuzağı”nın hazırlıkları aslında yıllar öncesinden başlamıştı.

O günkü buluşmaya gelince; suikasttan yaklaşık üç hafta önce Nouri, İranlı muhaliflerle yaptığı bir toplantıda Dr. Şerefkendî’nin Berlin’e geleceğini söylüyor ve onunla nasıl bir toplantı yapılması gerektiğini tartışmaya açıyor. Toplantıya katılanların bir bölümü, “Eğer Alman polisi güvenlik önlemi alırsa toplantıyı kamuoyuna açık yapalım” derken, başka bir kesim ise “Hayır, toplantı kapalı olmalı” görüşünü savunuyor. Bu ikinci grup, kendilerini sol, sosyalist ve anti-emperyalist olarak tanımlıyor ve toplantının Alman güvenlik birimlerinden habersiz yapılmasını talep ediyor.

Bu ayrıntıyı, yani Alman polisinin hazır bulunmamasını isteyen görüşün kimler tarafından dile getirildiğini araştırmama rağmen net bir bilgiye ulaşamadım. Teyit edemediğim için de bu ayrıntıyı kitaba almadım. Şunun altını özellikle çizmek isterim; kitapta yer verdiğim tüm bilgi ve ayrıntıları elimden geldiğince en az iki ayrı kaynaktan ya da bir tanıkla birlikte soruşturma, dava dosyası veya mahkeme belgeleri gibi resmi kaynaklarla doğrulayarak kullandım. Aynı şekilde, komplo teorilerinden, spekülasyonlardan, manipülatif bilgilerden özellikle uzak durmaya çalıştım.

Kitabın ismi neden Mykonos Tuzağı?

Uzun yıllardır bu çalışmamda son iki yüzyılda yakın Kürt tarihini inceledim ve şunu gördüm: Kürt lider ve önderleri kimi zaman planlı hamlelerin, kimi zaman alınmayan tedbirlerin, kimi zaman mücadele ettiği düşmanı hafife almanın, kimi zaman da Kürdistan davasının ağır yükünün yarattığı yorgunluğun içinde adım adım bir suikasta sürükleniyor. Kısacası tuzaklara çekilerek katlediliyor. Bundan dolayı Dr. Şerefkendî’nin suikasta kurban gittiği mekanın adının Mykonos olması nedeniyle kitabı Mykonos Tuzağı olarak adlandırdım.

Aslında bu yönüyle Mykonos Tuzağı yalnızca İran İslam Cumhuriyeti’nin bir Kürt lidere yönelik gerçekleştirdiği bir suikastın anatomisini anlatmakla sınırlı değil. Aynı zamanda Kürdistan’ın farklı parçalarında egemen olan tüm rejimlerin, Kürt devrimcilere, önderlere ve siyasetçilere yönelik yürüttüğü komplo ve suikastların da adeta bir özeti niteliğinde. İçinde hepsinden birer parça, birçok ortak yön ve benzerlik barındırıyor. Bu anlamıyla kitabın adı, aslında hikayeyle birlikte 17 Eylül 1992 gecesinden itibaren orada duruyordu. Bana düşen ise onu bulup görünür kılmak ve Kürt siyaset literatürüne kazandırmaktı.

Ayrıca her ne kadar restoran adını Yunanistan’ın bir tatil adasından alsa da sahibi Aziz Ghaffari isimli bir İranlı. Kim bu Ghaffari? Şimdi ne yapıyor?

Açıkçası, yıllardır bu konu üzerinde çalışmama rağmen onun kimliğini tam olarak çözebilmiş değilim. Zaten bu nedenle geçmişini ve mahkemede verdiği ifadeyi ayrıntılı biçimde anlattığım kitabın son bölümüne “Sırrı çözülemeyen adam” başlığını koydum. Onun hikayesini ve özellikle Nouri Dehkordi ile olan ilişkisini, elimden geldiğince sade ve olduğu gibi aktarmaya çalıştım. Bu yüzden de Aziz Ghaffari’nin gerçekte kim olduğu sorusunun yanıtını okurun yorumuna bıraktım.

Okuyucularınız aracılığıyla, kendisi hakkında şu bilgileri de paylaşmak isterim; çünkü kitabı okuyan birçok kişi benzer soruları bana yöneltiyor: Ghaffari şu anda Düsseldorf’ta yaşıyor, zaman zaman İran’a gidip geliyor. Yaşının ilerlemiş olması nedeniyle sosyal yardım alıyor. Ayrıca saldırıdan yaralı kurtulduğu için sigortadan yüklü bir tazminat aldığı da bilinenler arasında.

Şunu eklemeden geçemeyeceğim; kitabı okuyan, yaşça benden büyük ve deneyimli Kürt siyasetçileri, birbirine oldukça benzer bir değerlendirme yapıyor. Ortak olarak dile getirdikleri nokta şu; Aziz Ghaffari’nin bu olayda oynadığı rol ve onunla kurulan ilişki biçimi, aslında Kürt devrimcilerinin, aktivistlerinin ve hatta parti yöneticilerinin kronikleşmiş bir zaafını yansıtıyor. Kürdistan’ın hangi parçasından olursak olalım çoğu zaman aynı mekanlara gitmeyi aynı kişilerle ilişki kurmayı tercih ediyoruz.  “Nerede toplanalım?” diye sorduğumuzda da aklımıza ilk olarak sürekli gittiğimiz yerler geliyor. Kitabın son bölümünün ilk başlığı olan “Aziz kazansın” ifadesi de bu kronikleşmiş ve Mykonos Tuzağı’nda da görüldüğü gibi kimi zaman trajediyle sonuçlanan alışkanlıklarımızı iki kelimeyle özetliyor.

Son olarak Almanya’da kitabın tanıtım toplantıları yapılıyor? Kitaba ilgi nasıl?

Açıkçası kitap, tahmin ettiğimden çok daha fazla ilgi gördü. Kitabın daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilmesi için Almanca ve Kürtçe-Soranî çevirileri hazırlanıyor; önümüzdeki birkaç ay içinde her iki dilde de yayımlanması planlanıyor. İlk tanıtımı Kasım ayında Berlin’de gerçekleştirdik. Gösterilen yoğun ilgi nedeniyle bu etkinlikleri Ocak ve Şubat aylarında yapmayı planlıyorduk. Fakat Rojava’da yaşanan gelişmeler nedeniyle erteledik. Şimdilik tarihleri netleşenler Hamburg ve Köln. Hamburg’da Mut Theater’ın salonunda 27 Şubat’ta, Köln’de ise 11 Nisan’da TÜDAY’ın organizasyonuyla bir okuma ve imza etkinliği düzenlenecek. “Mykonos Tuzağı”nı okurla buluşturma etkinliklerini yıl boyunca Almanya’nın diğer kentleri ve bazı Avrupa başkentlerinde gerçekleştirmeye devam edeceğiz.

 

İlginizi Çekebilir

Gazze’de hayatta kalmak için verilen günlük mücadele: Yiyecek yok, barınak yok, para yok
Erzincan depreminden sonra Naci Görür’den uyarı: Deprem kritik bölgede

Öne Çıkanlar