2026 İran-İsrail-ABD savaşı, bölgedeki Kürt aktörler için aynı anda iki zıt ihtimali barındıran bir durum yarattı: tarihsel bir fırsat ve derin bir risk. Ancak Suriye’deki Rojava tecrübesinin hemen ardından gelen Washington’ın dalgalı pragmatizmi, İranlı Kürt grupları hızlı bir askeri hamleden ziyade temkinli bir stratejik bekleyişe yöneltti. Bugün Rojhilat’ta görülen sessizlik, çoğu yorumun aksine bir edilgenlik değil; geçmiş deneyimlerle şekillenmiş rasyonel bir hesaplamanın sonucudur.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı hava operasyonlarıyla birlikte gözler hızla İran Kürdistanı’na çevrildi. Uluslararası medyada yer alan “Kürt gruplar silahlandırılıyor” ve “ayaklanma an meselesi” yönündeki haberler, kısa sürede yüksek beklenti üretti. Bu atmosferde ABD Başkanı Donald Trump’ın 5 Mart’ta Kürtlerin olası bir kara harekatını “harika” olarak nitelendirmesi, beklentiyi zirveye taşıdı. Ancak yalnızca 48 saat sonra gelen geri adım, bu tür senaryoların ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Kürt kartı masadaydı, fakat nasıl oynanacağına dair net bir strateji yoktu.
Aslında bu tartışmalar başlamadan hemen önce, 22 Şubat’ta İranlı Kürt siyasetinde dikkat çekici bir gelişme yaşanmıştı. İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistan Mücadele Örgütü (Xebat) ve Komele, İran Kürdistan Siyasi Güçleri Koalisyonu’nun kurulduğunu duyurdu. 4 Mart’ta Komele’nin diğer fraksiyonunun da katılımıyla genişleyen bu yapı, tarihsel olarak parçalı olan İran Kürt siyasetinde önemli bir koordinasyon çabası olarak öne çıktı. Ancak savaşın başlamasıyla birlikte bu siyasi birleşme, sahada doğrudan bir askeri karşılık üretmekten ziyade, dış aktörlerin beklentileriyle sınanan kırılgan bir çerçeve içinde kaldı.
Tam da bu noktada, İran Kürtlerine dair dış analizlerde sıkça tekrarlanan bir hataya dikkat çekmek gerekiyor: dijital alandaki mobilizasyon ile sahadaki gerçek kapasitenin birbirine karıştırılması. Özellikle diaspora merkezli söylemlerde yaratılan “on binlerce hazır savaşçı” imgesi, sahadaki askeri ve lojistik gerçeklikle örtüşmemektedir. Daha temkinli değerlendirmeler, aktif savaşçı sayısının sınırlı olduğunu ortaya koyuyor. Burada asıl güç unsuru sivil halkın sürece dahiliye ortaya çıkacaktır.
Bu sınırlı kapasiteye rağmen, bazı uluslararası analizlerde ABD ve İsrail hava gücüyle desteklenmesi halinde Kürtlerin kısa sürede sınır bölgelerinde kontrol sağlayabileceği öne sürüldü. Teorik olarak bu ihtimal tamamen dışlanamaz; hava üstünlüğü, asimetrik savaşlarda ciddi bir çarpan etkisi yaratabilir. Ancak sahadaki aktörlerin kendi söylemleri, bu tür bir senaryoya neden mesafeli yaklaştıklarını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim KDPI liderliğinin “güçlerimizi mezbahaya göndermeyeceğiz” açıklaması, askeri bir zayıflığın değil, siyasi güvencelerin yokluğuna duyulan derin şüphenin ifadesi olarak okunmalı.
Bu temkinli yaklaşım, yalnızca söylemsel bir ihtiyat değil; sahadaki güncel açıklamalarla da doğrulanan somut bir stratejik pozisyona işaret etmektedir. Komele’nin İran Kürdistanı kolunun üst düzey isimlerinden Fariba Muhammedî, mevcut durumda koalisyona bağlı hiçbir unsurun İran topraklarında aktif bir askeri hareketlilik yürütmediğini belirtirken, “savaşın seyrine göre durum hızla değişebilir” diyerek ihtiyatlı bir kapı aralamaktadır. Benzer şekilde, İranlı Kürt liderler açısından belirleyici olan yalnızca askeri hazırlık değil, Washington’ın nihai hedeflerinin netliğidir. KDPI yetkililerinden Muhammed Nazif Qediri’nin, ABD’nin amacının rejim değişikliği mi yoksa sınırlı tavizler mi olduğu konusunda doğrudan bir netlik talep etmesi, bu stratejik belirsizliğin sahadaki karar alma süreçlerini nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. PAK sözcüsü Halil Nadiri’nin olası bir kara harekatı için uçuşa yasak bölgeyi “zorunlu” bir ön koşul olarak tanımlaması ise, askeri bir inisiyatifin ancak güçlü dış güvenlik garantileriyle mümkün olabileceğini göstermektedir.

Bu durum, yalnızca kapasite meselesiyle açıklanamaz. İranlı Kürt grupların hareket alanı, büyük ölçüde Irak Kürdistanı’ndaki siyasi dengeler ve daha geniş bölgesel ilişkiler tarafından belirlenmektedir. Bu yapıların önemli bir kısmı, faaliyetlerini sürdürdükleri coğrafyanın izin verdiği ölçüde hareket edebilmekte; bu da bağımsız bir askeri karar alma kapasitesini sınırlamaktadır. Nitekim son dönemde Irak Kürdistanı’nda bu gruplara ait kampların İran tarafından hedef alınması ve bazı ofislerin kapatılması, bu kırılganlığın sahadaki en somut göstergelerinden biridir.
Bu kırılgan tabloyu anlamak için yalnızca mevcut askeri kapasiteye değil, aynı zamanda İran’ın uyguladığı önleyici stratejiye de bakmak gerekiyor. Tahran, Kürt meselesini uzun süredir klasik bir güvenlik sorununun ötesinde, doğrudan toprak bütünlüğüyle ilişkili varoluşsal bir tehdit olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, potansiyel bir mobilizasyonun henüz oluşmadan bastırılmasını hedefleyen erken müdahale refleksini beraberinde getiriyor. 2026 sürecinde Irak Kürdistanı’ndaki kamplara yönelik füze ve hava saldırıları da bu stratejinin güncel bir uzantısı olarak okunmalı.
Ancak bu askeri baskı, tek yönlü bir caydırıcılık üretmekten ziyade, Kürt aktörleri daha karmaşık bir denklemin içine çekiyor. Zira sahadaki gelişmeler, yalnızca Tahran’ın refleksleriyle değil, aynı zamanda Washington ve Tel Aviv’in henüz netleşmemiş stratejik hedefleriyle şekilleniyor. Savaşın ilk haftalarında ortaya atılan “Kürtlerin sahaya ineceği” yönündeki beklentiler, zamanla yerini daha temkinli bir değerlendirmeye bıraktı. Nitekim Kürt siyasi ve askeri aktörler, mevcut koşullarda yeni bir cephe açmanın erken olduğu konusunda büyük ölçüde ortak bir pozisyon almış görünüyor.
Bu noktada belirleyici olan, yalnızca askeri hazırlık değil; savaşın nihai hedeflerine dair belirsizliktir. İranlı Kürt muhalefet liderleri, olası bir askeri müdahale kararının doğrudan Washington’un nihai stratejik amacını netleştirmesine bağlı olduğunu açıkça ifade etmektedir. ABD’nin hedefinin sınırlı bir baskı mı yoksa rejim değişikliği mi olduğu konusundaki belirsizlik, sahadaki tüm hesaplamaları doğrudan etkilemektedir.
Bu bağlamda, son dönemde sıkça tartışılan “uçuşa yasak bölge” (no-fly zone) meselesi kritik bir eşik olarak öne çıkmaktadır. Teorik olarak böyle bir adım, İran’ın hava üstünlüğünü sınırlayarak Kürt gruplar için hareket alanı yaratabilir. Ancak sahadaki aktörlerin de vurguladığı üzere, bu tür bir mekanizmanın etkili olabilmesi için sahada organize bir kara gücüyle eş zamanlı işlemesi gerekir. Aynı şekilde, yalnızca hava desteği değil; kapsamlı lojistik destek ve uzun vadeli angajman da bu tür bir senaryonun başarısı için belirleyicidir.
Bu temkinli yaklaşım, aynı zamanda Kürt aktörlerin dış güçler tarafından araçsallaştırılma riskine karşı geliştirdiği bir farkındalığı da yansıtmaktadır. Nitekim son dönemde yapılan açıklamalar, Kürtlerin yalnızca bir “kara gücü” olarak konumlandırılmasına yönelik açık bir mesafeye işaret etmektedir.
Öte yandan, Irak Kürdistan Bölgesi’nin resmi olarak tarafsız kalma yönündeki ısrarı da bu denklemde belirleyici bir rol oynamaktadır. Erbil ve Süleymaniye yönetimlerinin savaşa doğrudan dahil olmaktan kaçınması, İranlı Kürt grupların hareket alanını daha da daraltmaktadır. Bu durum, sürgündeki yapıların hem hazır kalmasını hem de ev sahibi aktörleri zor durumda bırakmamasını gerektiren hassas bir dengeyi beraberinde getirmektedir.
Bununla birlikte, bölgesel riskler yalnızca İran ile sınırlı değildir. Çatışmanın derinleşmesi durumunda Türkiye’nin askeri müdahale ihtimali, özellikle “tampon bölge” mantığının İran sahasına taşınması üzerinden ciddi bir senaryo olarak masada durmaktadır. Benzer şekilde Azerbaycan faktörü de, İran’daki Azeri nüfus üzerinden mobilizasyon ihtimali bağlamında yeni bir kırılgan hat yaratabilir. Bu tür gelişmeler, Kürt meselesini yalnızca bir iç güvenlik başlığı olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir bölgesel rekabet alanına dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.
Aynı şekilde, İran iç muhalefeti içerisindeki ayrışmalar da dikkat çekicidir. Özellikle monarşist çevrelerle Kürt siyasi hareketi arasında ortaya çıkan gerilimler, olası bir rejim sonrası senaryoda ciddi çatışma alanları yaratabileceğini göstermektedir. Bu durum, Kürtlerin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi olarak da çok katmanlı bir mücadeleyle karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede İranlı Kürt partilerinin Londra’da düzenlenen “Iran Freedom Congress” gibi platformlarda doğrudan temsil edilmesi, uluslararası muhalefet sahnesinde kendi pozisyonlarını anlatma çabasının önemli bir göstergesidir.
Bu kırılgan dengeyi tarihsel bir çerçeveye oturttuğumuzda ise tablo daha net hale gelmektedir. 1970’lerde Irak Kürdistanı’nda yaşananlar, büyük güçlerle kurulan ilişkilerin yapısal sınırlarını açıkça göstermiştir. ABD’nin Kürtlere verdiği destek, dönemin jeopolitik ihtiyaçlarına bağlıydı; ancak çıkar dengesi değiştiğinde bu destek hızla geri çekildi. Benzer bir dinamik, daha yakın dönemde Suriye’de de gözlemlenmiştir.
Bugün değişen şey, Kürt siyasi yapılarının geçmişe kıyasla daha örgütlü ve koordineli hale gelmiş olmasıdır. İran Kürdistan Siyasi Güçleri Koalisyonu’nun kurulması, bu açıdan önemli bir adımdır. Ancak bu tür bir kurumsallaşma, uluslararası sistemin temel mantığını değiştirmez; yalnızca bu sistem içinde hareket etme kapasitesini artırır.
Sonuç
2026 İran savaşı bağlamında İranlı Kürtlerin pozisyonu, yüzeyde bir “stratejik felç” izlenimi yaratsa da, daha yakından bakıldığında bunun aslında hesaplanmış bir stratejik bekleyiş olduğu görülmektedir. Bu bekleyişin temelinde yalnızca askeri sınırlılıklar değil; belirsiz uluslararası hedefler, yetersiz siyasi güvenceler ve tarihsel deneyimlerin yarattığı derin bir ihtiyat bulunmaktadır.
Kürt aktörler bugün yalnızca sahadaki askeri dengeleri değil, savaş sonrası oluşabilecek siyasi düzeni de hesaba katmaktadır. Bu nedenle, erken ve güvencesiz bir müdahale yerine, daha net koşulların oluşmasını beklemek rasyonel bir tercih olarak öne çıkmaktadır.
Ancak bu tablo, Kürtlerin bölgesel denklemde pasif bir konuma itildiği anlamına gelmez. Aksine, Ortadoğu’daki son on yıllık çatışma dinamikleri açıkça göstermiştir ki, sahada kalıcı sonuç üretebilen her stratejik denklem, doğrudan ya da dolaylı biçimde Kürt aktörlerle kesişmektedir.
Son kertede, Ortadoğu’daki güç dengeleri değişse de bir gerçek sabit kalmaktadır: Kürtler olmadan kurulan hiçbir denklem sahada tam karşılık bulmaz. Ancak bu yapısal önem, aynı zamanda kırılgan bir bağımlılığı da beraberinde getirir.
Bugün Rojhilat’taki sessizlik, bir geri çekilişten ziyade, bu hesaplamanın en rafine halidir. Ve belki de ilk kez, bu sessizlik yalnızca bir zorunluluk değil; bilinçli ve stratejik bir tercih olma yolunda ilerlemektedir.
*
Cansel Tan, İran, Kürt siyaseti ve bölgedeki azınlıklar üzerine odaklanan bağımsız gazeteci ve araştırmacıdır. Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik alanında master eğitimini sürdürmekte; Farsça, Kürtçe ve İngilizce bilmekte, İran’da yürüttüğü saha araştırmalarını akademik çalışmalarıyla birlikte ilerletmektedir. Analizlerini farklı ulusal ve uluslararası platformlarda paylaşmaktadır.










