Ölüm haberi almak acıdır. Ama içerdeysen bu acı yalnızca acı değildir; ağırdır, çöker, yerleşir, çıkmaz. Dışarıda olsan bir yol bulursun: Hastane koridorlarında beklersin, bir el tutarsın, bir ses duyarsın, son günleri paylaşmanın o tuhaf tesellisine sığınırsın. İnsanlarla bir arada olursun, acıyı bölüşürsün. En azından ölümün son olduğunu, hayatın tamamlandığını birlikte söyleyebilirsin…
İçeride ise ölüm haberi insanın içine kapanır. Duvarlara çarpar, geri döner, yine sana gelir. Ağlamak istersin, ağlayamazsın. Herkes senin gibidir; herkes bir şeyleri dışarıda bırakmıştır. İçine dönersin. Bir şey gelir göğsünün ortasına oturur; nefesini keser. Kalbin sanki bir anda soğur, bir buz parçasına döner. Ne olduğunu tam anlatamazsın, ama içinden geçen o dalganın acısını bir tek sen bilirsin.
Gardiyan mazgalı açıp adını söylediğinde, zaman bir anlığına durur. O ses, artık yalnızca bir ses değildir. Sonra ne zaman aynı sesi duysan, o an geri gelir.
İçeride ölüm haberi almak apayrıdır. Yalnızca bir kayıp değildir bu; yas tutma hakkının da elinden alınmasıdır. Ne vedan tamamdır ne acın. Yarım kalırsın.
Figen Yüksekdağ’ın yılları böyle geçti. Sevdiklerinin kaybını duvarların ardında öğrendi. Bazen cenazelere gitmesine izin verildi, ama o izin de eksikti; kısa, sınırlı, yabancı. Kapılar yine kapandı, sesler yine sustu. İnsan bazen en çok, yarım bırakılan vedalara takılı kalır.
Ama onun hikâyesi yalnızca kayıplardan ibaret değildir. Daha çok, kayıplarla birlikte ayakta kalabilmenin hikâyesidir… Sessizliğin içinde bir ses bulmanın, o sesi kaybetmemenin hikâyesi.
Bazı insanlar vardır, yaşadıkları şeyler onları küçültmez; aksine, içlerinde başka bir alan açar. Yüksekdağ’da da böyle bir şey vardır. Ne duvarların soğukluğu ne günlerin birbirine benzemesi ne de sessizliğin ağırlığı, onun içindeki o yönü susturabilmiş gibi görünmüyor. Sanki kalbi, hâlâ bir şeyin nabzını tutuyor: adaletin, eşitliğin, özgürlüğün.
Onu düşünürken, insanın aklına ister istemez bazı hikâyeler geliyor. Kendi yolunu bulmaya direnen kadınlar (Jane Eyre). Kendisine çizilen sınırları kabul etmeyenler (Antigone). Doğru bildiği şeyin karşısında duran güce rağmen geri çekilmeyenler (Katniss Everdeen). Kadın kimliği ve etnik kimliğin kesişiminde adaletin peşinden gidenler (Sojourner Truth).
Ama belki de onu bu benzetmelerin ötesinde düşünmek gerekir. Çünkü asıl mesele, birine benzemesi değil; kendi hikâyesini, kendi koşullarında kurabilmesi. İçeride olmak, insanın yalnızca bedenini değil, zamanını da sınırlar. Günler uzar, tekrar eder, ağırlaşır. Böyle bir yerde insan ya çözülür ya da başka bir biçimde tutunmayı öğrenir.
Bu tutunma hâli, zamanla bir düşünceye dönüşür. Özgürlük yalnızca dışarıda olmakla ilgili olmaktan çıkar; insanın içinde taşıdığı bir şeye dönüşür. Eşitlik, uzak bir kavram olmaktan çıkıp, eksikliği her gün hissedilen bir şeye dönüşür. Adalet ise bir kelime değil, neredeyse fiziksel bir ihtiyaç gibi hissedilir.
Belki de içeride geçen zamanın en tuhaf tarafı budur: Hayatın dışına itilmiş gibi görünürsün, ama aslında bazı şeyleri en çıplak hâliyle orada görürsün. İnsanların neye dayanabildiğini, neyin eksikliğinin gerçekten yakıcı olduğunu, neyin vazgeçilmez olduğunu…
Bir arkadaşım anlatmıştı: “Her sabah uyandığımda, kim olduğumu yeniden düşünmek zorunda kalıyordum” demişti. Bu cümle basit gibi görünür, ama aslında ağırdır. Çünkü bazı yerlerde insan, kendisini sürekli yeniden kurmak zorunda kalır.
Belki de bu yüzden, bazı hikâyeler yalnızca bireysel değildir. Bir kişinin yaşadıkları, daha geniş bir şeyin parçası olur. Bir kimliğin, bir dilin, bir varoluşun tanınma meselesine dönüşür. Ve o noktada, mesele yalnızca bir hayatın hikâyesi olmaktan çıkar.
Yüksekdağ’ın hikâyesi de böyle okunabilir. Yalnızca bir siyasetçinin değil, aynı zamanda bir direncin, bir ısrarın hikâyesi olarak. Eksik bırakılan vedalara rağmen, kesintiye uğrayan zamana rağmen, susturulmak istenen bir sesin tamamen kaybolmaması olarak.
Çünkü bazı şeyler vardır, duvarlarla sınırlanamaz. Bedeni tutabilirsiniz, zamanı bölebilirsiniz, sesi kısabilirsiniz. Ama insanın içinde kurduğu o alan, inandığı, anlam verdiği, vazgeçmediği yer, kolay kolay teslim olmaz.
Ve belki de gerçek direnç tam olarak burada başlar.









