İran’la savaş derinleştikçe, uzun süredir görmezden gelinen Kürt meselesi bölgenin geleceğinde belirleyici bir etken olarak öne çıkıyor…
Güncel bir kriz, yapısal bir kör nokta İsrail, ABD ve İran’ı kapsayan savaşın neredeyse 40. gününde, Orta Doğu üzerinde asılı duran stratejik belirsizlik derinleşmeye devam ediyor. Çatışmanın nereye gideceği, İran’ın iç siyasi yapısını nasıl dönüştüreceği ve bölgesel güç dengesinin nasıl yeniden kurulacağı hâlâ açık sorular olarak duruyor.
Uluslararası dikkat iki odak noktasına kilitlenmiş durumda: İran ve ona karşı saf tutanlar. Bu çerçevenin dışında kalan ise yaklaşık 40 milyonluk bir halk: Kürtler. Bu kör nokta tesadüfi değil. Amerikalı ve daha geniş anlamda Batılı stratejik düşüncenin Orta Doğu’ya yaklaşımı onlarca yıldır devlet aktörleri etrafında örgütlendi. Devlet dışı topluluklar yalnızca acil güvenlik gereksinimleri bunu zorunlu kıldığında hesaba katıldı; kriz geçer geçmez yeniden paranteze alındılar. Kürtler bu kalıbın en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Ne var ki bugün İran’da yaşananlar, bu alışkanlığın maliyetini artık görmezden gelinemeyecek bir düzeye taşıyor.
ABD ve Batı’nın kaçamayacağı tarihsel sorumluluk Kürtlerin bugün yaşadığı siyasi devletsizlik ve kırılganlık tesadüfi değil. Kökleri, Orta Doğu’nun sınırlarını büyük ölçüde dış güçlerin çıkarlarına göre çizen Birinci Dünya Savaşı sonrası düzenlemesine dayanıyor. 1916’daki Sykes-Picot Anlaşması’ndan 1923’teki Lozan Antlaşması’na uzanan süreçte Kürtler kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakıldı, dört devletin sınırlarına bölündü ve sistematik baskıya maruz kaldı. Kültürel yasaklar, zorla sürgünler, katliamlar ve siyasi dışlanma, geçtiğimiz yüzyıl boyunca Kürt deneyiminin belirleyici unsurları oldu.
Burada önemli olan şu: Bu sonuçlar yalnızca bölgesel güçler tarafından şekillendirilmedi. Dönemin büyük güçleri, kısmen stratejik hesaplar kısmen de ekonomik çıkarlar tarafından yönlendirilerek bu düzeni hem tasarladı hem de pekiştirdi. Versailles sisteminin mimarları, Kürt taleplerini tanıyıp tanımama konusunda bilinçli tercihler yaptı. Bu anlamda Batı’nın tarihsel sorumluluğu pasif bir ihmalin ürünü değil, aktif bir tasarımın sonucudur. Bu tablo karşısında yalnızca ABD’nin ve Batı’nın tarihsel rolü değil, bugünkü politikaları da sorgulanmayı hak ediyor. Dönüşen Kürt bilinci ve stratejik değeri Son yirmi-otuz yılda Kürt kimliği ve siyasi bilinci belirgin biçimde güçlendi. Irak’tan Suriye’ye, İran’dan Kürt diasporasına uzanan coğrafyada Kürtler artık yalnızca varoluşlarını savunmakla yetinmiyor; giderek artan bir güçle siyasi bir özne olarak tanınma talebini dile getiriyor.
Bu dönüşümün arkasında yalnızca siyasi örgütlenme değil, daha kapsamlı bir toplumsal uyanış yatıyor. Eğitim, medya ve kültürel üretimdeki değişimler Kürt kimliğini savunmacı bir tutumun ötesine taşıyarak onu federalizm, kadın hakları ve çoğulcu yönetim modellerini kapsayan bir siyasi vizyon içinde yeniden çerçeveledi. Bu taahhütler, ABD’nin ve Batılı müttefiklerinin kamuoyu önünde savunduğu değerlerle doğrudan örtüşüyor; bu örtüşme ise söz konusu tutarsızlığı meşrulaştırmayı giderek daha da güçleştiriyor. Kürt hareketleri stratejik değerlerini somut biçimde de ortaya koydu: Irak ve Suriye’de cihadi örgütlere karşı yürüttükleri silahlı mücadeleyle.
Onlarca bin canı kıyan bu direniş yalnızca Kürt çıkarlarına değil, küresel güvenliğe de hizmet etti. Bununla birlikte ABD ve pek çok Batılı hükümet Kürt öz-yönetimine karşı ihtiyatlı bir mesafeyi sürdürdü; bu tutum hem stratejik bir çelişki hem de sürdürülmesi giderek güçleşen bir ahlaki tutarsızlık doğurdu. Suriye: Eski hataları tekrar etme riski Suriye’de şekillenmekte olan siyasi tablo bu bağlamda dikkat gerektiriyor. Radikal unsurların zemin kazandığı bir ortamda çeşitli etnik ve dinî toplulukların güvenliği gerçek tehditlerle karşı karşıya. Tarihsel kayıt aydınlatıcı: Soğuk Savaş’tan günümüze uzanan süreçte, anlık güvenlik hesaplarına dayanan Amerikalı ve Batılı tercihlerin zaman zaman önlemek istedikleri istikrarsızlıkların bizzat kaynağına dönüştüğü görüldü.
Afganistan bu kalıbın belki de en iyi bilinen örneği. Libya’nın ve Irak’ın bazı bölgelerindeki gelişmeler de aynı dinamiği yansıtıyor. Suriye, bir başka sınav olma yolunda. En çok kaybedecek olanlar arasında ise kuzeydeki Kürt toplulukları başı çekiyor. Bugün inşa edilmekte olan yapıların kapsayıcılığı ve meşruiyeti, yarının bölgesel istikrarını doğrudan belirleyecek. İran: Kürtler olmadan hiçbir strateji işe yaramaz İran’ın mevcut siyasi yapısı uzun süredir bölgesel gerilimin başlıca kaynağı oldu; kendi vatandaşlarına baskı uygularken bölge genelinde vekil güçler aracılığıyla istikrarsızlık üretiyor. Bugün yaşananlar yalnızca bir yönetim krizine değil, daha kapsamlı bir siyasi dönüşüm olasılığına işaret ediyor. Bu noktada kritik bir soru beliriyor: Böyle bir dönüşüme kim dahil edilecek, onu kim şekillendirecek?
Kürt bölgeler, son yıllarda İran’ı saran kitlesel toplumsal hareketlerde öncü rol üstlendi ve en ağır devlet baskısına da onlar maruz kaldı. Bu dinamiğin simgesi haline gelen hareket, “Jin, Jiyan, Azadî” yani Kadın, Yaşam, Özgürlük sloganı etrafında kristalleşti. Kürdistan’dan yükselen bu çağrı tüm İran’a yayıldı; yalnızca Kürtlere değil, İran toplumunun geniş kesimlerine seslenen evrensel bir simgeye dönüştü. Bu gerçeklik, İran hakkında yürütülen stratejik hesaplara, Washington’ın belirleyici rol oynadığı bu hesaplara, doğrudan yansıtılmak zorunda. Kürt siyasi aktörleri dışarıda bırakan ya da onları ikincil bir konuma indirgeyen her senaryo hem analitik açıdan eksik hem de pratik açıdan tehlikelidir. Farklı Kürt siyasi oluşumları arasında giderek güçlenen koordinasyon arayışı, bu aktörlerin üstlenebilecekleri rolün tam anlamıyla farkında olduklarını gösteriyor.
ABD’nin ve uluslararası toplumun atacağı adımlar yalnızca mevcut yapıyı zayıflatmayı değil, yerine geçecek olanın meşruiyetini ve kapsayıcılığını güvence altına almayı da hedeflemelidir. Aksi takdirde bir istikrarsızlık kaynağının ortadan kalkması yalnızca daha derin krizler için zemin açabilir. Stratejik bir tercih, yalnızca ahlaki bir tercih değil İran-İsrail çatışması ve ABD’nin bölgedeki askeri yeniden konumlanmasıyla şekillenen bu kritik eşikte Washington somut bir tercihle karşı karşıya. Kürt meselesini yalnızca insani ya da tarihsel bir sorun olarak ele almak artık yeterli değil.
Bu aynı zamanda stratejik bir gerçekliktir. Kürt haklarının tanınması ve Kürt siyasi statüsünün güvence altına alınması yalnızca bölgesel barış açısından değil, küresel istikrar açısından da kritik önem taşıyor. İran’da ortaya çıkacak her türlü dönüşüm, kapsayıcı ve hak temelli bir biçim alıp almayacağına göre şekillenecek; bu sonuç da Orta Doğu’nun geleceği için en belirleyici unsurlardan biri olacak. ABD bu hesabı Kürtler olmadan yapamaz. Yapmaya kalkarsa kendini bir kez daha bunun bedelini öderken bulacak.
/Bu yazı JaruSalem Post’tan alınmıştır/










