Belirli tarihsel koşulların ürünü olan partiler vardır. İçinde bulundukları veya iktidarı ellerinde tuttukları dönem geçtikten sonra miras olarak bırakacakları, gelecek kuşakların örnek alacakları bir pratikleri yoktur. Bunlar, isimlerinin heybeti bir yana, sadece o döneme ilişkin olarak varlıklarını sürdürecek, daha sonra dağılıp gideceklerdir.
Bir ideolojiye sahiptirler elbette; ama bu ideolojik sahiplenme bir tutum değil, her koşula göre değişecek çıkarların belirleyiciliğiyle öne çıkacak bir tutumdur. Sadece iktidarlarının ayakta kalmasına hizmet edecek bir görüşün takipçisidirler. Çıkarları uğruna ideolojik olarak karşılarında bulunsa bile herkesle yol yürüyebilir, bir dönem suskun kalabilirler. Kendilerini ifade ederken mutlaka solun evrensel değerlerini kullanmaktan da geri kalmazlar.
İdeolojik bir tutum olarak sol düşünce kendisini hiçbir zaman gizlemez; düşüncesi ve amacıyla açıkça ortaya çıkar. Örneğin hiçbir sol parti “sağ” bir isimle veya “sağ” bir değerle kitlelerin önüne çıkmaz. Oysa sağ partiler çoğunlukla sol değerlerin isimleriyle kitlelerin önüne çıkarlar. Bu listeye kendilerini “sol” olarak tanımlayıp ideolojik veya pratik olarak sağ cenahta yer alan partileri de eklemek gerekir. Sol, sosyal demokrat kimliğiyle görünen onlarca partinin temel olarak burjuvazinin çıkarlarını benimsediğini ve onlar için mücadele ettiğini görebiliriz.
Ulusal anlamda da böyledir. Ezilen ulusların temsilcisi sıfatıyla ortaya çıkan partilerin heybetli sloganlarının altında, asıl olarak sömürgeci zihniyete hizmet ettiğini görebiliriz. Bu uğurda canları feda edenlerin, kalanların da hayatlarının zulüm içinde geçmesinin bir anlamı, bir değeri yoktur.
Başka devletlerde olduğu gibi Türk devletinin kuruluşundan itibaren böyle partilerin olduğu bir gerçektir. Çoğunun isimleri bile unutuldu gitti ama dönemsel olarak sadece ülke politikasına değil, ülkede yaşayan bireylerin hayatına da hükmettikleri de bir gerçektir. Yakın döneme baktığımızda ANAP, DSP ve DYP gibi partiler birer örnektir.
Önemli bir nokta ise gözden kaçırılmamalıdır. Bu tür partilerde tek kişi vardır, gerisi birer gölgeden ibarettir. Bir değerleri yoktur. El birliğiyle kutsanan lider eleştirilmez; hep doğruyu söyleyen ve yapan odur. Mustafa Kemal’den başlayarak günümüze kadar bu böyle gelmiş ve böyle de gidecektir.
Devletin temel ilkelerinin varlığı, sürdürülmesi ve kalıcılaşması değişmez bir politikaysa, bunu savunmayan, buna karşı mücadele eden partilerin sayısı çok azdır. Kabul etmek gerekir ki bu da sadece sol partilerin üstlendiği bir tutumdur. Diğer partiler son tahlilde devletin bekası için tutum alırlar.
Politik hayatına sloganlarla başlayan AKP de bunlardan biriydi. Özgürlük, adalet ve eşitlik gibi kavramları kullanarak oluşturduğu taban sadece sağ kesimden değildi. Sağ kesim vatan, millet, bayrak ve bunların içine konulduğu kutsal kitapla yetinirken; sol kesimin bir bölümü, maalesef bir dönem ve bugün de özgürlük ve adaletin getirileceği umuduyla AKP ile ortaklaşmaya hazır oldu.
AKP, asıl olarak ılımlı İslam cumhuriyeti düşüncesiyle hareket etse bile ilk dönemde askerî vesayeti kaldırmak adına geniş bir kesimle iş birliği yapmış, sol cenahtan da destek toplamış; askerleri devreden çıkardıktan sonra aynı gömleği kendisi giymiştir.
Gülenciler ve diğer tarikat-cemaatlerle yürüdüğü yolda da devletin bekası söz konusu olduğunda “alnı secdeye değen” müminleri bir gecede düşmanlaştırmış ve “düşman hukukunun” gereğini yerine getirmiştir. Bu sadece devletin bekasıyla açıklanamaz. Aynı zamanda iktidar kavgasında ortak tanımamanın getirdiği bir pratiktir.
AKP gelecekte büyük özgürlükçü devrimleri sağlamış bir parti olarak değil; çıkarları gereği bir arada bulunan ve otokratlık ile diktatörlük anlayışının iç içe geçtiği bir dönemin partisi olarak anılacaktır. Geçmiştekilerden farklı olarak diyebiliriz ki; yalanın, hırsızlığın, anti-demokratik olmanın ve kâğıt üzerinde de olsa yasaların rafa kaldırıldığı bir dönemin mimarıdır. Sıkıyönetim dönemlerinde bile asgari ölçülerde uygulanan yasaların yerinde yeller esmektedir.
Temel soru ise asla unutulmamalıdır. Türk toplumsal yapısının özgürlük, adalet veya eşitlik sorunu olmadı. Demokrasi umurlarında bile değil. Çalınan pastadan pay alabilmek ve günün birinde kendilerinin de zengin olabileceğini hayal ederek suskun kalmakta, onay vermektedirler. Bunca yılın ardından, bırakalım demokrasi ve insan haklarını, ekonomik olarak bile hükümetin devrilmesi gerekirken yüzde otuz oy oranına sahip olmak, o toplumun çürümüş olduğunu gösterir. Böyle bir toplum dağılmaya mahkûmdur; ne demokratikleştirilir ne de kendisinin böyle bir çabası vardır.
AKP’nin demokrasiden anladığı tek şey; kuralları kendisinin koyduğu ve istediği zaman da değiştirecek olmasıdır. Kürt sorunu noktasında anladıkları bundan öteye değildir. Çözüm yolunda atılacak bir adım kendilerine bir seçim kazandıracak mı, yoksa geleneksel politikalarla devam etmek milliyetçi-muhafazakâr oyları kendilerine çevirecek mi? Mesele buna indirgenmiştir.
İttihat ve Terakki’den itibaren Türklük olarak çizilen hedef doğrultusunda soykırımlar yapıldı: Ermeni, Süryani, Rum… Bu konuda AKP devletin kuruluş ilkelerinden vazgeçmiş değil. Hatta kuruluş yıllarındaki gibi pratik bir katılığa sahip. Sürekli olarak AKP’ye demokrasiyi hatırlatmak, demokratik bir yaşamın herkese kazandıracağını söylemek duvara konuşmakla eş değerdir.
Devletin de demokratikleşmek gibi bir anlayışı yoktur. Bunu yaşayarak görüyoruz. AKP, yüzyıl önce kurulan cumhuriyetin ilkelerine bağlı bir partidir. Misak-ı Millî anlayışının uygulayıcısıdır. Üzerinde özenle çalışılmış bir politika gereği Kürt direnişini yok etmek temel hedefidir.
İçinde bulunduğumuz bölge demokratik değerlerden uzak, silahın sesine kulak veren bir bölgedir. Silah sesleri arasında demokratik değerler gibi insani çağrılar ne yazık ki karşılık bulmamaktadır.










