Yüzyıllık Baskı, Örgütsel Çözülme ve Kaçırılan Tarihsel Fırsatlar Üzerine bir inceleme
Bir halkın varlığını sürdürmesi yalnızca biyolojik bir mesele değildir. Dil, hafıza, kurumlar, ortak gelecek tasavvuru; bu dört sütun çöktüğünde bir halk yaşıyor olsa da yok olmaktadır. Kürtler bu tehlikeyle bugün yüzleşmek zorunda olan, dünya üzerindeki en kalabalık devletsiz halktır. Kaba nüfus tahminleri kırk milyonun üzerini işaret etmektedir; ancak bu sayıya bakıp büyüklükten güç çıkarmak, son yüzyılın temel yanılgısı olmuştur.
Bu metin ne bir ağıt ne de romantik bir destan olmayı amaçlamaktadır. Amaç sert bir yüzleşmedir; hem dışarıdan gelen baskıyla hem de içeride üretilen zaafla. Çünkü Kürt trajedisi tek boyutlu değildir. Sömürgeci devletlerin Kürtlere uyguladığı sistematik yıkım gerçektir ve bu devletlerden başka türlü bir tavır beklemek saflık olur. Ama aynı derecede gerçek olan şu: Kürt siyasetinin kendi ürettiği çözülme, bu yıkımın işini kolaylaştırmıştır. Bu çözülme bugün artık inkar edilemez bir olgu olarak önümüzde durmaktadır.
Hakikatle yüzleşmek acı verir. Ama romantizmle uyumak daha büyük bir bedeldir.
1. Modern Ulus Devletlerin İnşası ve Kürtlerin Silinmesi
1923 Lozan Antlaşması yalnızca bir sınır çizimi değildi; aynı zamanda Kürt siyasal öznesinin uluslararası hukuk sahnesinden silinmesiydi. Sevr’de kağıt üzerinde tanınan özerklik vaadi, Lozan’da büyük güçlerin pragmatik hesapları uğruna sessizce gömüldü. Kürt coğrafyası Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında parçalandı ve bu parçalanma rastlantısal değildi; kalıcı bir siyasi güçsüzlüğün mimarisi olarak inşa edildi.
Her devlet kendi yöntemini geliştirdi. Türkiye’de 1925 Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasının ardından onlarca yıl süren olağanüstü hal rejimi, Kürt dilinin kamusal alandan ve eğitimden sistematik biçimde tasfiyesi uygulandı. 1937-38 Dersim harekatı on binlerce insanın hayatına mal oldu ve onlarca yıl resmi sessizlik altında kaldı. İran’da Kürt kimliği merkezi devlet tarafından daimi bir güvenlik sorunu olarak kodlandı; 1979 İslam Devrimi, Kürtlere özgürleşme değil yeni ve daha sistematik bir baskı biçimi getirdi; molla rejimi konsolide oldukça Kürtlere yönelik operasyonlar da derinleşti. Irak’ta insanlık tarihinin en ağır vahşetlerinden biri yaşandı: 1988 Enfal operasyonu sırasında tahminen yüz seksen bin ile iki yüz bin arasında Kürt hayatını kaybetti; Halepçe’de kimyasal silah kullanıldı; bu, bir devletin kendi topraklarında yaşayan sivil nüfusa karşı kimyasal silah kullandığının belgelenmiş en kapsamlı örneği olarak tarihe geçti. Suriye’de farklı ama bir o kadar sinsi bir yöntem benimsendi: 1962 nüfus sayımıyla yaklaşık yüz yirmi bin Kürt vatandaşlık hakkından mahrum bırakıldı, hukuki hiçliğe hapsedildi.
Bu dört devlet farklı ideolojilerle yönetilmiştir: laik milliyetçilik, dini cumhuriyet, Baasçı sosyalizm, monarşi. İdeoloji değişmiş, ancak Kürt politikasındaki devamlılık hiç bozulmamıştır. Kürtlerin siyasal özne olarak var olması bu devletlerin kurucu kimlik söylemlerini tehdit etmektedir. Bu nedenle mesele hiçbir zaman bir hukuk ya da eşitlik sorunu olarak ele alınmamış; her seferinde güvenlik söylemiyle bastırılmıştır. Türkiye’de ‘bölücülük’, İran’da ‘komplocu’, Irak’ta ‘Amerikan ajanı’, Suriye’de ‘ajan’ etiketleri, onlarca yılda değişmeyen bir söylem repertuarını oluşturmuştur.
Sömürgecilerden başka türlü bir tavır beklemek saflık olur. Asıl soru, bu sömürgecilerin işini kimin kolaylaştırdığıdır.
II. Avrupa’nın Dönüşümü, Ortadoğu’nun Donukluğu ve Kürtlerin Sıkıştığı Cendere
Kürt meselesinin neden çözümsüz kaldığını anlayabilmek için Kürtlerin içinde yaşamak zorunda kaldığı bölgesel toprağı da analiz etmek gerekir.
Avrupa toplumları yüzyıllar boyunca son derece ağır sarsıntılar geçirdi: Dinsel Reform, Aydınlanma, sanayi devrimi, ulusal kurtuluş savaşları, iki dünya savaşı, faşizm deneyimi ve Holokost. Bu sarsıntılar yalnızca yıkım değil, aynı zamanda zorunlu bir tarihsel dönüşüm ürettiler. 1945 sonrasında Batı Avrupa’da insan hakları evrensel normlara dönüşmeye başladı. Nürnberg davaları, savaş suçlarının hesabının uluslararası arenada sorulabileceğini gösterdi. 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edildi. 1960’lı yıllarda iki kutuplu dünyada özellikle Batı toplumlarında gelişen sivil haklar hareketi, feminist hareket ve eleştirel düşünce akımları hem kurumsal normlara hem de toplumsal bilinç düzeyine işledi. Eleştirel tarih yazımı toplumların kendi geçmişleriyle yüzleşmesine zemin hazırladı.
Buna karşılık Ortadoğu’nun büyük bölümünde modernleşme otoriter devlet eliyle gerçekleşti. Sivil toplum zayıf kaldı, bağımsız yargı kurumsallaşamadı, eleştirel düşünce suç sayıldı. Bu boşlukta din sürekli bir baskı ve gerginlik alanı olarak kaldı; ancak bu boşluktan beslenen radikal dinci akımlar da hızla güçlendi. İran’da 1979 Devrimi bir özgürleşme değil, molla rejiminin konsolidasyonuna dönüştü ve bu rejim hem iç muhalefeti hem de Kürtleri acımasızca bastırdı. Türkiye’de ise Avrupa’da görülmemiş çarpıcı bir süreç yaşandı: Demokratik seçim yoluyla iktidara gelen ve İslami arka planı olan bir siyasi hareket, onlarca yıl içinde devleti yapısal olarak dönüştürüp kurumlar üzerinde kapsamlı bir denetim kurdu. Yargı, ordu, medya ve üniversiteler bu dönüşümden payını aldı.
Kürtler bu tarihin tam ortasında sıkıştı. Bir yanda onlarca yıldır Kürtleri bölücü-ayrılıkçı ve terörist olarak konumlandıran ve bu söylemi uluslararası arenada başarıyla pazarlayan devlet yapıları; öte yanda Kürt hareketleri üzerinde kurulan bu söylemin yarattığı uluslararası meşruiyet açığı. Kürt hareketleri bu cenderede hem askeri baskıyla hem de diplomatik yalnızlıkla aynı anda boğuşmak zorunda kaldı.
III. Kürt Siyasal Hareketlerinin İç Çözülmesi: Vizyonsuzluk, Bağnazlık ve Rehine Düşüncesi
Şimdi en ağır bölüme geliyoruz. Ve bu bölümün dürüstçe yazılmaması, Kürt trajedisini anlatan her metnin en büyük eksikliğidir.
Kürt hareketleri tarih boyunca büyük fedakarlıklar üretmiştir. Milyonlar harekete geçmiş, binlerce insan hayatını vermiştir. Ancak bu büyük insani enerji ile üretilen siyasal kapasite arasındaki derin uçurum bugün artık görmezden gelinemez. Mücadelenin büyüklüğü siyasi aklın yerini tutamamıştır.
Kürt hareketleri vizyonsuz kaldı. İçinde bulundukları devletleri demokratik yollarla dönüştüreceklerine dair ütopik bir rüyaya daldılar; oysa bu devletler Kürt kimliğini varoluşsal bir tehdit olarak kodlamıştı. Türkiye ve İran Kürt hareketlerine sistematik, etkili ve acımasız saldırılar yaparken, Kürt hareketleri strateji geliştirmek yerine dönemsel reflekslerle savunmaya mahkûm oldu.
Daha da ağırı: rehine düşüncesi, Kürt siyasetinin programına girdi. Büyük güçlerin ya da bölgesel aktörlerin Kürtleri kullanan çıkarlarını, Kürt çıkarı sanmak; bir aktörün söylemine ideolojik olarak bağlanmak ve o aktörün yönlendirmesini strateji zannetmek. Bu düşünce biçimi, Kürt toplumsal beynini zehirledi. Tarihsel hafıza adeta dumura uğratıldı; uzun vadeli kurumsal strateji yerine kısa vadeli hayatta kalma refleksleri egemen oldu.
Bunu gören Kürt aydınlarının büyük çoğunluğu ise sessiz kaldı. Dönemsel hassasiyetler, ‘şu an uygun değil’ bahaneleri, örgütlere yakınlık ya da kişisel güvence kaygıları; bu nedenlerle ciddi bir entelektüel eleştiri üretilmedi. Eleştiri yapanlar marjinalleştirildi, dışlandı ya da ihanetle suçlandı. Böylece Kürt siyasi kültüründe özeleştiri kapasitesi köreltildi.
IV. Örgütlerin Çöküşü: Mülteci Kamplarından Mafyalaşmaya
Kürt siyasal hareketlerinin çözülmesi soyut bir kavram değildir. Somut, gözlemlenebilir ve acı bir süreçtir.
Onlarca yıllık baskı ve başarısız stratejiler sonucunda örgütlerin önemli bir bölümü gerçek anlamda dağıldı. Kadroların bir kısmı mülteci kamplarında kontrol altında yaşamaya mahkûm oldu. Mücadele geçmişi ve ideolojik birikimi olan insanlar, günlük hayatta bireysel olarak ayakta kalmakla meşgul edildi. Bir bölümü Batı Avrupa’da mülteci hayatının getirdiği sosyal yardımlar ile yaşamını sürdürmeye çalıştı; üretim ve mücadele azmi tükendi, takatsiz bir edilgenlik yerleşti. Bir diğer bölümü ise çok daha karanlık bir yola girdi: siyasi ağlar zamanla mafyavari yapılara dönüştü. Siyasi geçmiş, organize suç faaliyetleri için kullanılan bir meşruiyet kılıfına indirgendi.
Bu tablo yalnızca bireylerin değil, kurumların çöküşüdür. Onlarca yıl boyunca en iyi kadrolarını yetiştirmiş, en ağır koşullarda örgütlenmiş hareketlerin bu noktaya gelmesi, dışarıdan uygulanan baskının ötesinde ciddi iç zaafların ürünüdür. Eleştiriye kapalı örgütsel yapılar, lider merkezli hiyerarşiler, ideolojik dogmatizm ve kurumsal hesap verebilirlik eksikliği bu çöküşün zeminini hazırlamıştır.
Son kırk yılda yalnızca Kuzey Kürdistan’da bağımsızlık ve özgürlük uğruna verilen bedel, kayda bile geçmediği için tam olarak bilinmemekle birlikte yüz binlerle ifade edilmektedir. Bu sayıya yaralıları, zorla kaybedilenleri, sürgün edilenleri, tutukluları ve yerinden edilenleri eklediğinizde karşınıza çıkan tablo, insanlığın hafızasına kazınmış en büyük trajedilerden biridir.
Büyük bir bedel ödenmiştir. Ama bu bedelin örgütlü bir geleceğe dönüştürülebildiği söylenemez.
V. Dil Meselesi: Görünmez Yara
Kürt trajedisinin en az tartışılan ama belki de en derin boyutu dil meselesidir.
Kürtçe bugün iki ana lehçe grubu üzerinden yaşamaktadır: Kurmanci ve Sorani. Bunların yanı sıra Zazaca ve Gorani gibi bağımsız dil tartışması süren yapılar da mevcuttur. Tarihsel baskı altında dört ayrı devlette farklı yazı sistemleri, farklı standartlar ve farklı eğitim politikaları ortaya çıkmıştır. Bu dil parçalanması, coğrafi parçalanmanın kültürel yansımasıdır.
On milyonlarca Kürt, kendi anadilinde eğitim alma hakkından yüzyıl boyunca yoksun bırakılmıştır. Bu yalnızca bireysel bir hak ihlali değildir; bir toplumun entelektüel birikim kapasitesinin sistematik biçimde tahrip edilmesidir. Bir dili yasaklamak, o dilde düşünen, üreten, tartışan, sorgulayan ve yenileyen bir topluluğun oluşmasını engellemektir. Dil politikası bu nedenle yalnızca kültürel değil, varoluşsal bir stratejik meseledir.
Diasporada yetişen üçüncü neslin önemli bir bölümü Kürtçeyi ya hiç bilmemekte ya da yalnızca sözlü olarak kısmen sürdürmektedir. Kürt müziği ve folkloru diaspora kültür etkinliklerinde yaşamaya devam etmektedir; ancak bir halkın kimliği yalnızca müzik ve kılamlarla sürdürülemez. Eğer bu gidişat değişmezse, gelecekte UNESCO’nun kaybolma tehlikesine karşı koruma altına aldığı halkların listesinde Kürtleri görmek sürpriz olmayacaktır.
VI. Yahudi Deneyimiyle Karşılaştırma: Kurumun Gücü ve Stratejik Sabrın Bedeli
Kürt trajedisini daha keskin görmek için Yahudi tarihsel deneyimiyle yapılan karşılaştırma son derece öğreticidir. Bu karşılaştırma tarihsel acıları özdeşleştirmek için değil, yapısal farklılıkları anlamak için yapılmaktadır.
Yahudi toplulukları diaspora koşullarında, yani devlet olmaksızın, yüzyıllarca güçlü kurumlar inşa etmiştir. Talmud yalnızca dini bir metin değildir; uyuşmazlıkları çözen, toplumsal davranışı düzenleyen, kuşaklar arası aktarımı mümkün kılan bir hukuki-etik çerçevedir. Sinagog yalnızca ibadet yeri değil, topluluk yönetiminin, karar almanın ve dayanışmanın örgütlendiği kamusal alandır. Bu kurumlar sayesinde diaspora koşullarında bile ortak bir hukuki dil, ortak bir eğitim sistemi ve güçlü ekonomik ağlar oluşturulabilmiştir.
1948’de İsrail’in kuruluşu gökten zembille inmemiştir. Arkasında Siyonist hareketin onlarca yıl boyunca yürüttüğü diplomatik çalışma, ideolojik tartışma, kurumsal hazırlık ve demografik planlama vardır. Holokost, insanlığın hafızasına kazınan büyük trajedi, uluslararası meşruiyetle buluştuğunda bu kurumsal hazırlık devreye girmiş ve devletleşme sürecini mümkün kılmıştır. Acı, stratejiye dönüştürülmüştü.
Bugün İsrail, bölgesel ve uluslararası çatışmaların merkezinde ebedi bir varoluş mücadelesi vermektedir. Bu mücadelenin bedeli ağırdır. Ancak kurumsal sağlamlık, askeri kapasite ve diaspora koordinasyonu bu mücadeleyi sürdürülebilir kılmaktadır.
Kürt deneyimine bakıldığında ne görülmektedir? Ortak bir yazılı hukuk geleneği üretilememiştir. Dört devlet arasındaki parçalanmışlık kurumsal ortak zemin inşasını engellemiştir. Diaspora kaynakları kurum inşasına değil, büyük ölçüde parti rekabetine ve sembolik siyasete akmıştır. Büyük güçlerle kurulan ittifaklar koşullar değiştiğinde çökmüş; Kürtler defalarca koz olarak kullanılmış ve ardından terk edilmiştir.
Mağduriyet tek başına siyasal başarı üretmez. Tarihsel acılar ancak örgütlü akıl, kurum ve strateji ile dönüştürülebilir.
VII. Güney Kürdistan: Kazanılmış Statü, Kaçırılan Tarihsel Fırsat
Irak Kürdistan Bölgesi, son otuz yılda Kürtlerin elde ettiği en somut siyasal kazanımı temsil etmektedir. 1991’deki kuzey Irak’ta güvenli bölgenin oluşturulması ve 2003 sonrasında federasyonun anayasal güvenceye kavuşması tarihsel eşiklerdir. Bugün bölgenin parlamentosu, bölgesel yönetimi ve sınırlı da olsa diplomatik temsil kapasitesi bulunmaktadır.
Ancak bu başarı, tüm Kürtler için bir çekim merkezi, bir model ve bir ilham kaynağına dönüşememiştir. Bunun nedeni yapısal ve açıktır: İktidar, iki büyük aile yapısı etrafında örgütlenmiştir. Bu durum kurumsal derinlik yerine patrimonyal yönetim üretmektedir. Petrol gelirleri şeffaf kurumlar aracılığıyla topluma yatırılmak yerine dar rant ağlarında tutulmaktadır. Yargı bağımsızlığı sınırlıdır. Muhalefet siyaseti zorlanmaktadır. İki büyük aile ve partiler, Kürt halkının düşmanı olan sömürgeci bölge devletlerinin hesaplarında belirleyici bir faktöre dönüşmüştür. Bu aileler ve partiler, zaman zaman kendi aralarındaki güç rekabetinde bu devletleri koz olarak kullanmaktan çekinmemiştir.
2017 bağımsızlık referandumu bu yapısal sorunları çarpıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Referandum yüzde doksanın üzerinde evet oyuyla sonuçlanmıştır; bu oran halkın iradesini açıkça yansıtmaktadır. Ancak referandumun zamanlaması, uluslararası koşulların feci biçimde yanlış okunmasının tarihteki en belirgin örneklerinden biridir. Ne ABD, ne AB, ne Türkiye ne de İran referanduma destek vermiştir. Sonuç, Kerkük’ün kaybedilmesi, ekonomik ambargo ve ciddi bir diplomatik geri adım olmuştur. Siyasi elit, halkın iradesini stratejik bir çerçeveye oturtamadı. Heyecan, stratejiyi yedi.
Güney Kürdistan bugün hala büyük bir potansiyeli temsil etmektedir. Ancak bu potansiyel, etkili Kürt siyasi elitinin bencilliği, sorumsuzluğu ve duyarsızlığı cenderesinde boşa akmaktadır. Bu koşullarda Kürtler adına statü istemek ya da kazanmak mümkün değildir.
VIII. Rojava: Son Umudun Sönmesi
Suriye iç savaşı sürecinde ortaya çıkan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Kürt siyasetinde yeni bir umut alanı oluşturdu. IŞİD’e karşı mücadelede gösterilen askeri kapasite küresel ölçekte meşruiyet sağladı. Kadın katılımı ve öz yönetim söylemi geniş bir uluslararası ilgi çekti.
Ancak Rojava yönetimi bu tarihi fırsatı değerlendiremedi. Vizyonsuz bir yönetici elit, topraklarda gerçekleşmesi için toplumsal zemini bulunmayan ütopyaları hayata geçirmeye çalışırken, bölgenin gerçek ihtiyaçları olan ekonomik altyapı, kurumsal çeşitlilik ve bölgesel diplomatik ittifak inşası ihmal edildi. Yapı, ABD askeri desteğine yapısal olarak bağımlı kaldı; bu desteğin bir gün çekileceği gerçeği stratejik planlamaya dahil edilmedi.
Ardından son perde açıldı. 6 Ocak 2026’da Şam yönetimine bağlı güçler Halep’in Kürt mahallelerine saldırılar başlattı. Şam yönetiminin Kürt bölgelerine yönelik kapsamlı kuşatması başladı. Uluslararası toplum sessiz kaldı. 30 Ocak 2026’da ABD’nin arabuluculuğuyla Demokratik Suriye Güçleri ile Şam yönetimi arasında bir entegrasyon anlaşması imzalandı. Şam yönetiminin sözcüsü bu anlaşmanın çerçevesini açıkça ilan etti: ‘Hiçbir özerk yönetim, kanton, Asayiş veya buna benzer bir yapı kalmayacak.’ On yıllık mücadeleyle inşa edilen özerk yapılar, tek bir anlaşmayla tasfiye ediliyordu.
ABD, 2014’ten bu yana varlık gösterdiği Suriye’deki tüm üslerini kapattı ve askeri varlığını tamamen çekti. Üsler Suriye ordusuna devredildi. Böylece Rojava, hem askeri dayanağını hem de siyasi çerçevesini yitirdi. Kürt güçleri Suriye ordusuna entegre edildi; petrol sahaları, sınır kapıları ve cezaevleri Şam’a devredildi.
Rojava, Kürt tarihinin son büyük umuduydu. Bu umut, hem dışarıdan gelen baskıyla hem de içerideki vizyonsuzlukla birlikte söndürüldü. Geriye kalan, İslamcı bir yönetim altında asimile edilmenin ya da yeni bir çatışmanın eşiğinde beklemenin ötesinde somut bir siyasi çerçeve değildir.
Kürtlerin son umudu, başarılı bir şekilde yönetilmedi ve söndürüldü.
IX. Travma, Göç ve Folklorlaşma Tehlikesi
Uzun süreli baskı yalnızca siyasi yapıları değil, toplumsal psikolojiyi ve kültürel dokuyu da tahrip eder.
Kürt toplumu son yüzyılda isyan bastırmalarını, katliamları, zorunlu göçleri, köy yakımlarını, faili meçhul cinayetleri ve sistematik ekonomik dışlanmayı yaşamıştır. Bu deneyimler kuşaklar arası travma üretmiştir: devlete ve kuruma karşı derin güvensizlik, sürekli kriz algısı, bireysel kurtuluş arayışı, kısa vadeli yaşam stratejileri ve toplumsal parçalanma bunların başında gelmektedir.
Bu tabloya büyük ölçekli göç eklenmelidir. Son kırk yılda milyonlarca Kürt kendi coğrafyasından kopmuştur. Kürt toplumunun yaşam alanlarından uzaklaşması, coğrafyasını bırakıp dünyanın her tarafına dağılması, gelecek nesilleri asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Bu çok ağır bir trajedinin en derindeki katmanıdır; çünkü sessizdir, görünmezdir ve geri dönüşü çok zordur.
Eğer bu gidişat değişmezse önümüzdeki tablo nettir: Kürt dili daralır ve sözlü kültüre sıkışır. Diaspora kuşakları coğrafi ve kültürel olarak uzaklaşır. Siyasal hareketler marjinalleşir ya da dağılır. Toplumsal enerji tükenir. Geriye yalnızca müzik, folklor, kıyafetler ve nostaljik anılar kalır. Bir gün Kürt kimliği, UNESCO’nun kaybolma tehlikesi nedeniyle koruma altına aldığı halklar listesinde yer alan, yaşamayan bir kültür mirasına dönüşebilir.
Bu olasılığı abartı olarak görmek, bugünün gerçeklerinden gözleri kapamaktır.
X. Rojhilat: Tarihin En Kritik Penceresi
Bugün Kürt siyasi tarihi, onlarca yılda bir açılan türden bir pencereyle karşı karşıyadır. Bu pencere Rojhilat’ta, yani Doğu Kürdistanı’nda açılmaktadır; açılmasının nedeni ise molla rejiminin yaşadığı varoluşsal krizdir.
İran, tarihinin en derin kırılma noktalarından birini yaşıyor. 28 Aralık 2025’te Tahran Çarşısı’ndaki esnaf protestolarıyla başlayan halk hareketi tüm ülkeye yayıldı. Rejim bu hareketi tanıdık yöntemle, katliam, idam ve toplu tutuklamalarla bastırmaya çalıştı; ancak meşruiyet krizi giderek derinleşti. 28 Şubat 2026’da yaşanan gelişmeler ise rejimin kurumsal merkezini fiilen sarstı: İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonda İran Dini Rehber Hamaney ve çok sayıda üst düzey askeri yetkili hayatını kaybetti. Hava savunma sistemleri ciddi biçimde zayıfladı, vekil ağları dağıldı, ekonomi çöktü. Otuz yılı aşkın süredir bölgeye hükmeden yapının başı kesildi.
Bu gelişme Kürtler açısından hem büyük bir fırsat hem de büyük bir sınavdır. Fırsat nettir: Onlarca yıldır Kürtleri sistematik biçimde bastıran, her yıl onlarca Kürt siyasi tutukluyu idam eden, Rojhilat’ı kapalı bir kutu olarak tutan rejim bugün tarihinin en zayıf dönemindedir. 2025 yılının yalnızca ilk dokuz ayında idam edilen 906 kişinin 247’si Kürt’tü; bu oran rejimin Kürtlere yönelik sistematik imha politikasının son rakamsal yansımasıdır. Bu rejimin zayıflaması, Kürtlerin onlarca yıldır ödediği bedelin karşılığını alabilecekleri bir konjonktür yaratmaktadır.
Sınav ise şurada yatmaktadır: Bu pencere sonsuza kadar açık kalmayacaktır. İran’daki boşluğu Kürtler değil, başka güçler doldurabilir. Konjonktür değişebilir. Uluslararası gündem kayabilir. Kürt siyaseti bu fırsatı da tıpkı geçmiştekiler gibi örgütsüzlük, parçalanma ve strateji eksikliğiyle karşılayabilir.
Bu nedenle Rojhilat için gereken öncelikler somut ve acildir.
Siyasi birlik şart ve gecikmemeli!
22 Şubat 2026’da Rojhilat’ın önde gelen beş Kürt partisi ‘İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’ çatısı altında bir araya geldi. Bu adım doğru yöndedir ve önemlidir; ancak yeterli değildir. İttifak kağıt üzerinde kalmaktan çıkıp sahaya yansımalıdır. Farklı ideolojik çizgiler doğal ve meşrudur; ancak ortak paydanın, yani parçalanmış vatanın ve ezilmiş kimliğin, bu farklılıkların önüne geçmesi zorunludur. Birlik hem askeri etkinlik hem de uluslararası muhataplık açısından olmazsa olmazdır.
ABD ve İsrail ile ilişki: Edilgenlikten aktif diplomasiye.
Kürt hareketlerinin bu iki aktörle ilişkisi tarihsel olarak tek taraflı bir beklenti ilişkisi olmuştur: Kürtler bekler, büyük güçler karar verir. Bu pasif tutum artık sürdürülemez. Basın haberleri CIA’nın savaş öncesinde bazı Kürt gruplarla temas kurduğunu ve İsrailli yetkililerin rejimin devrilmesi halinde Kürtlere siyasi destek ve özerklik sinyalleri verdiğini ortaya koymaktadır. Bu temaslara yalnızca beklenti içinde katılmak değil, somut talepler, net pozisyonlar ve karşılıklı yükümlülükler çerçevesinde aktif bir diplomatik aktör olarak girmek şarttır.
Karşılıklı tanışma, tartışma ve güven bu ilişkinin olmazsa olmaz zeminidir. Büyük güçler Kürtleri ne zaman bırakır? Kürtler hakkında bilgileri olmadığında, taleplerini anlamadıklarında ve Kürtlerle kurumsal bir güven zeminleri bulunmadığında. Bu boşluğu kapatmak için Rojhilat Kürt siyasetinin ABD ve İsrail’deki karar alıcılarla, düşünce kuruluşlarıyla, diaspora ağlarıyla ve uluslararası medyayla sistematik ve sürekli temas kurması gerekir. Bu temas yalnızca kriz dönemlerinde değil, kalıcı bir diplomatik kapasite olarak inşa edilmelidir.
Edilgen kalmak lüksü artık yok.
Geçmişte Kürt siyaseti büyük güçlerin kapısını çalmak yerine büyük güçlerin kapısını açmasını bekledi. Bu beklenti her seferinde hayal kırıklığıyla sonuçlandı. 1975’te, 1991’de, 2017’de ve bugün Rojava’da. Şimdi aynı hatayı Rojhilat’ta tekrarlamak, onlarca yıllık mücadelenin bir kez daha boşa akması anlamına gelir. Kapıları beklemek değil, kapıları çalmak; talepler sunmak, müzakere etmek, güven inşa etmek ve uluslararası arenada Kürt sesini duyurmak gerekmektedir.
İran’daki değişim süreci nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, Rojhilat Kürtlerinin bu süreçte güçlü, örgütlü ve net taleplerle sahada olması, onlarca yıllık bedellerine karşılık alabilmelerinin tek yoludur. Aksi halde bu tarihin en kritik penceresi de tıpkı öncekiler gibi kapanır ve geriye yalnızca yeni bir hüzün katmanı kalır.
Tarihin açtığı pencereler beklenmez, zorlanır.
- Ne Yapılmalı?
Bu noktada analiz bittiği yerde pratik öneriler başlamaktadır.
Yazı ve folklorik kılamlarla bu trajedinin önüne geçmek yeterli değildir. Sembolik etkinlikler, nostaljik törenler ve duygusal dayanışma gösterileri bir halkın geleceğini inşa edemez. Yapısal sorunlar ancak yapısal çözümlerle aşılabilir. Eğer Kürt kimliği yalnızca nostaljik bir kültürel miras olarak kalmayacaksa, bazı temel dönüşümler artık ertelenememektedir.
Birinci öncelik: Sert iç özeleştiri kültürü
Kürt entelektüelleri ve aydınları, siyasal hareketlerin başarısızlıklarını yalnızca dış güçlere yıkmanın bir avunma mekanizması olduğunu artık kabul etmek zorundadır. Kürt hareketlerinin hatalarını analiz etmek ihanet değil, dürüst bir sadakattir. Yalnızca kendi zaaflarını görebilen bir topluluk onları aşabilir. Eleştiriyi susturan kültür, çöküşü hızlandırır.
İkinci öncelik: Dil seferberliği
Kürtçenin yaşayan, yazılan, üretilen ve tartışılan bir dil olarak sürdürülmesi kültürel bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Diaspora toplulukları Kürtçe eğitim kurumlarını ayakta tutmak için kaynaklarını bu alana yönlendirmelidir. Ortak yazı standardı tartışması bölücü bir mesele olarak değil, bütünleştirici bir proje olarak ele alınmalıdır.
Üçüncü öncelik: Kurum inşası
Kürt diasporası ve Güney Kürdistanı, parti finansmanı yerine bağımsız araştırma enstitüleri, hukuk merkezleri, arşivler ve eğitim vakıfları kurmaya kaynak ayırmalıdır. Kurumlar partilerin ve liderlerin önüne geçmelidir. Kurum, liderin ölümünden, partinin dağılmasından, üssün kapatılmasından sonra da yaşar.
Dördüncü öncelik: Liyakat ve yenilenme
Kürt siyasetinde aile ve aşiret ağlarının liyakatın önüne geçtiği yapılar gençleri ve kadınları siyasetten uzaklaştırmaktadır. Bu hem ahlaki hem stratejik bir hatadır. Kürt siyasetinin geleceği eski elitlerin çocuklarında değil, mesleki uzmanlık ve demokratik rekabet içinde yetişmiş yeni bir nesilde yatmaktadır.
Beşinci öncelik: Stratejik gerçekçilik
Kürt siyaseti büyük güçlerle kurduğu ilişkide duygusal bağ değil, hesaplanmış çıkar çerçevesini esas almalıdır. Hiçbir büyük güç Kürtlerin koşulsuz dostu olmamıştır; ABD de, Rusya da, AB de Kürtleri kendi çıkarları için araçsallaştırmıştır. Rojava deneyimi bu gerçeği son kez ve en acı biçimde kanıtlamıştır. Umudu dış güçlerde aramak, ama aynı zamanda yapısal sorunlar nedeniyle bu güçlere güven verememe çelişkisi, Kürt siyasetinin içinden çıkamadığı kısır döngüdür.
Altıncı öncelik: Diaspora koordinasyonu
Dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca Kürt yaşamaktadır. Bu diaspora ekonomik kaynakları, eğitim düzeyi, uluslararası bağlantıları ve siyasal lobi kapasitesiyle Kürt davasının en kullanılmamış stratejik varlığıdır. Ancak bu varlık sembolik etkinliklerde ve çatışan fraksiyonlara yapılan bağışlarda tükenmektedir. Diaspora enerjisinin kurum inşasına ve stratejik lobiye yönlendirilmesi, bugün mümkün olan en acil görevdir.
XI. Rojhilat: Tarihin Eşiğinde Son Fırsat
Kürt trajedisinin bu denli karanlık bir tablosunu çizdikten sonra, dürüstlük aynı zamanda açılan pencereyi de göstermeyi gerektiriyor. Ve bugün, onlarca yıldır görülmemiş bir pencere Rojhilat’ta açılmaktadır.
28 Şubat 2026’da İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonda Dini Rehber Hamaney ve çok sayıda üst düzey askeri yetkili hayatını kaybetti. Bu gelişme yalnızca askeri bir darbe değil, otuz yılı aşkın süredir molla rejiminin ideolojik ve kurumsal merkezini oluşturan yapının başını kaybetmesi anlamına gelmektedir. ABD-İsrail operasyonlarıyla İran’ın hava savunma sistemleri ciddi biçimde zayıflatılmış, füze stokları azalmış, proxy ağı dağılmış ve ekonomisi çöküşün eşiğine gelmiştir. Devlet televizyonu bile elektrik kesintileri nedeniyle düzenli yayın yapamamaktadır.
Rojhilat Kürtleri bu tarihin tam ortasındadır. Sekiz ila on milyon olduğu tahmin edilen Kürt nüfus, Kirmanşah, Kürdistan ve İlam eyaletlerinde yoğunlaşmaktadır. 2022’de Mahsa Amini’nin ölümünün ardından başlayan protestolarda Kürt bölgeleri direniş merkezi olmuş, bedeli de en ağır ödeyen yine bu bölgeler olmuştur. Silahlı mücadele deneyimi ve örgütsel birikim burada onlarca yıldır sürmektedir.
Bu tablo, tarihsel fırsatlar doğurabilecek bir moment yaratmaktadır. 22 Şubat 2026’da beş Rojhilat Kürt partisi ‘İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nı kurdu; 4 Mart’ta altıncı parti de ittifaka katıldı. Askeri, diplomatik ve siyasi olmak üzere üç komisyon oluşturuldu. Bu, uzun yıllar sonra atılmış somut bir birlik adımıdır.
Ancak burada metnin geri kalanında defalarca gördüğümüz tehlike yeniden baş göstermektedir: Fırsatı görmek ile fırsatı stratejik bir çerçeveye oturtmak arasındaki uçurum. Rojava’nın ABD askeri desteğine yapısal bağımlılık kurarak ve bağımsız diplomatik strateji geliştirmeden hareket etmesinin nasıl sonuçlandığını artık biliyoruz. Rojhilat aynı hatayı tekrar edemez.
1: Edilgen bir beklenti içine girmek yetmez. ABD ve İsrail ile işbirliği artık daha açık ve net bir siyasi vizyon çerçevesinde yürütülmelidir. Bu, büyük güçlerin kapılarını aktif biçimde çalmak, onlarla karşılıklı tanışma, tartışma ve güven inşası sürecine somut olarak girmek demektir. Sadece ‘bizi kullanıyorlar’ şikayetiyle edilgen kalmak ya da yalnızca askeri milis işlevi üstlenmek, Kürtleri yeniden araçsallaştırılmaya açık bırakır.
2: Bu büyük güçlerle yürütülecek ilişki, tarihte hiç sahip olunmayan bir şeyle desteklenmelidir: somut ve yazılı siyasi taahhütler. Söz ve niyet beyanları yetmez. Kürt aktörler, İran sonrası dönem için özerklik ya da statü garantisi içeren çerçeveleri müzakere masasına taşımak zorundadır. İsrail ile ortak çıkarların diplomatik bir zemine oturtulması; Washington’da, Brüksel’de, Londra’da ve Tel Aviv’de kapıların tek tek çalınması, karşılıklı tanışmanın ve güven inşasının sabırla yürütülmesi bu sürecin vazgeçilmez parçasıdır.
3: En büyük risk, Kürtlerin tek başına rejime karşı bir çatışmaya girmesidir. Kürtlerin kendi coğrafyaları dışındaki çatışmalarda bir milis gücüne dönüşmesi, Rojava’da yaşananı tekrar üretir. Mücadele toplumsal zemine dayanmalı; Sine, Seqiz, Merivan, Bane, Mahabad ve Kirmanşah gibi şehirlerdeki Kürt nüfusun gerçek siyasi desteği olmadan askeri manevra anlamsızdır.
4: Kurulan ittifakın sembolik bir çerçeveden çıkarılıp gerçek bir ortak karar alma mekanizmasına dönüştürülmesi zorunludur. Onlarca yıllık parçalılık, tarihin bu en kritik anında yeniden üretilemez.
Bu fırsatın kalıcı olmadığını da net görmek gerekir. İran’daki kırılma başka güçler tarafından yönlendirilebilir. Uluslararası gündem her an başka krizlere kayabilir. Pencere açıktır; ama tarih bir kez daha Kürtlere sormaktadır: Bu dönemi geçmişin iç kavgalarında ısrar eden hareketler toplamı olarak mı geçireceksiniz, yoksa ortak bir iradeyi temsil eden bir ulus gibi mi hareket edeceksiniz?
Fırsatlar sonsuza kadar açık kalmaz. Strateji olmadan pencere kapanır; ardında yalnızca pişmanlık kalır.
Kürt trajedisi devam etmektedir. Ama trajedi kaderin değil, tarihin ürünüdür. Kader değiştirilemez; tarih ise insan eliyle yazılır.
Bu analizi okuyanlar Kürt toplumunu seven, ona karşı sorumlu hisseden ya da onu anlamak isteyen insanlardır. Bu sorumluluk rahatlatıcı söylemlerden değil, sert gerçeklerden beslenmeyi gerektirir. Sömürgeci devletlerin vicdansızlığı ve merhametsizliği bu trajedinin en büyük dış nedenidir; ama dürüstçe kabul edilmesi gereken bir iç gerçek de vardır: Bu trajediye katkıda bulunan Kürt siyasi eliti, bugüne kadar gerekli bedeli ödeme eşiğine gelmemiştir.
Kürtlerin demografik, kültürel ve tarihsel potansiyeli gerçektir. Ancak bu potansiyel, romantik söylemler ve eski reflekslerle değil; kurumsal akıl, eleştirel yenilenme ve uzun vadeli toplumsal strateji ile siyasal geleceğe dönüşebilir.
Bir halkın acıları onun meşruiyetini sağlar. Fakat geleceğini yalnızca aklı belirler.
Ve tarihin en acı yasası şudur:
Bedel ödeyen herkes kazanmaz. Sadece bedeli örgütleyebilenler kazanır…










