Ali Engin Yurtsever:  Muhalefetsiz Erdoğan

Yazarlar

Erdoğan hiçbir zaman eşit koşullarda seçime girmedi. Konjonktürel koşulların getirdiği avantajlar bir yana; temel olarak karşısında olan her partiyi günün koşullarına uygun şekilde ya manipüle ederek ya da baskı uygulayarak güçsüz hale getirip seçimlere girdi ve kazandı. Bu “kazanma” elbette sadece sandığa giden oyların “özgür ve dürüstçe sayılmasından” kaynaklı değildi; oyların sayımı, dağıtımı ve sonucunu etkileyerek seçimin kazanılmasını da kapsıyordu. Bu nedenle diyebiliriz ki Erdoğan; sosyal demokratların oylarının üçe bölündüğü İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminde kısmen de olsa oylara etki ederek, daha sonra girdiği bütün seçimlerde ise gücü elinde bulundurarak sonuçları belirlemiş ve seçimleri kazanmıştır. Gireceği seçimlerde de bu tavrını devam ettirecektir.

Yaşamımızı belirleyen iki temel ideoloji, aynı zamanda hangi sınıfsal zemine sahip olduğumuzu ve hangi sınıfsal çıkarları savunduğumuzu da gösterir. Sınıfsal ayrımın tam anlamıyla keskinleşmediği, insanları tanımlayan ayrımlardan en belirgini olan sınıfsal savaşımın ağırlığını koymadığı dönemlerde; sınıf ayrımı yerine farklı aidiyetlerden kaynaklı çok sayıda partinin arasında geçen “halkın iradesinin özgürce belirlendiği” seçim oyunları sahnelenir. Bu süreçte oy kullananlar iktidarı kendilerinin belirlediğini düşünürken, oy verdikleri partinin kendi çıkarlarını gözetmediğini fark edemezler. O partinin de tabanın çıkarlarını neden yerine getiremediğini anlatmak için zaten binbir türlü gerekçesi olacaktır. Ancak bir iktidar varsa, karşısında yer alan muhalefet partilerinden en az birinin görünür şekilde muhalefet etmesi beklenir. Gerçek muhalefet görevini üstlenen partilerin devrimci nitelikte olanları zaten “yasa dışı” ilan edildiği için görünür olmaları kolay değildir. Onlar binbir zorlukla, bedel ödeyerek muhalefet görevini zaten yerine getiriyorlar.

Genel anlamda baktığımızda, her yer için olduğu gibi Türkiye için de sürekli bir “devrim tahlili” yapılıyor. Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği bir durum; olgunlaşmış bir krizi ve gelişmiş koşullarda devrimci bir durumun tahlilini gösterir. Ama elbette bu tahlilin gerçekleşmesi için aynı zamanda devrimci bir partiye gereksinim vardır. Fakat bu durum Türkiye koşullarına pek uymuyor. Yönetenler eskisi gibi yönetiyor, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istiyor. Bunca ekonomik çöküş, toplumsal çürüme ve sadece baskıya dayanan bir yönetim anlayışı, maddi yaşamın yeniden üretilmesinin sürekliliğini sağlıyor.

İlk soru şu: Halklar neden bu durumu kabulleniyor, neden bir kopuş yaşamıyor? Oysa tarihe baktığımızda bu coğrafyada yaşayan halklar yüzyıllarca isyan ettiler, direndiler ama her seferinde kırıldılar. Kimi zaman örgütsüzlükten, kimi zaman da isyan gerekçelerinin yitirilmesinden dolayı yenilgiye uğradılar. Bu durumun uzun vadede bir geri çekilme ve “kaderine razı olma” hali yarattığı söylenebilir. Gelinen noktada, kanıksama duygusunun geniş bir toplumsallığa yayıldığını kabul etmek gerekir.

Peki, Erdoğan rejiminden kurtulmak için muhalefet partilerinin önerisi nedir? Yoksulluğa, ekonomik çöküntüye, toplumsal çürümeye ve en büyük sorun olan Kürdistan’ın işgal edilmesine karşı çözüm önerileri nelerdir? Bu konularda gerçekçi bir dosya ile halkların karşısına çıkan hiçbir parti yok. Günlük taleplerin içine sıkışmış genelgeçer politik belirlemelerin dışında, Erdoğan’ı zorlayan bir tutum alınmıyor. Erdoğan’ın kullandığı iktidar olanaklarıyla uyguladığı baskı karşısında geri adım atıldığını bir an için kabul etsek bile; Erdoğan’ın diplomasız olduğu bilinmesine rağmen neden üzerine gidilmiyor? En az risk alacakları, en çok toplumsal taban sağlayacakları konu bu değil mi? Diplomasız olduğu kanıtlandığında Erdoğan’ın bulunduğu makamda kalması mümkün olmayacaktır.

Geçenlerde kazanımla sonuçlanan madenci direnişine baktığımızda, kaç vekil başından sonuna kadar direnişin içinde yer aldı? Kayyum darbeleri unutuldu gitti. Başkanlığı elinden alınan kişi “bunlar önemli değil” derse, iktidar neden geri adım atsın ki? 1 Mayıs kutlamalarında DEM Parti Taksim’e gitseydi sonuç daha farklı olabilirdi. Taksim’de Erdoğan rejiminin maskesi düştü ama o düşen maskeyi Kadıköy’de geri taktılar.

“Yerli ve milli muhalefet” diyen Erdoğan, her partiyi bir şekilde manipüle ederek amacına ulaşıyor. CHP’nin mevcut yapısının dağıtılması da seçim takvimine göre işleyecek bir davanın konusudur. Rejim değişti. Yeni rejimde “Cumhuriyet’in kurucu partisi” gibi tanımlamalar olmayacak; bunu yaşayarak anlayacaklar. Yeni rejim, Osmanlı ve Cumhuriyet’in karışımını içeren bir tür “ılımlı İslam” yönetiminden başka bir şey değildir. Bürokrasi değişse bile toplumsal altyapısı yeterli derecede gelişmediği için bu yapı yıkılmaya mahkumdur.

Temel soru değişmeden karşımızda duruyor: Bu rejim ve dayandığı bürokratik yapı ayakta mı tutulmalı, yoksa yıkılmalı mıdır? Ayakta tutulmaya çalışılırsa bu ikiliden bir demokrasi çıkar mı, yoksa toparlandığı anda tekrar mı saldırır? Geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz ki; köşeye sıkıştığında veya güç toplamak istediğinde avucundaki taşı saklayanlar, kendine geldiklerinde o taşı kafamızda kırmayı hiç ihmal etmemişlerdir. Erdoğan da kendinden öncekiler gibi sahneden çekilince partisi de çekilecektir. Bu rejimin elleri dirseklerine kadar kana bulandı. Bu kan, başta Kürtler olmak üzere ezilenlerin kanıdır ve bunu silmeye de niyetleri yok.

Kuzey Kurdistan ve Türkiye toplumu neredeyse ikiye ayrılmış durumda. Bir yanda aynı nehirde yeniden yıkanmaya kalkışanlar, diğer yanda aynı nehirde bir daha yıkanılmayacağını bilenler… Oysa kendi nehrimizde en baştan yıkanmaya başlamanın zamanı geldi de geçiyor.

İlginizi Çekebilir

Müslüm Yücel: Şîr-i Kelâma Mersiye / Sırrı Süreyya Önder’e
Amed Mardin: Kürt Trajedisi…

Öne Çıkanlar