90’lı yılların başında, Can yayınlarından çok önemli bir kitap yayımlandı: Manès Sperber’in Parçalanmış Gerçeklik’i. Bu kitaba gelmeden önce, çevirmeni Ahmet Cemal’den başlamam gerek. Cemal, Rilke, Canetti, Bachmann, Musil, Benjamin ve Nietzsche’nin yalnızca metinlerini değil, düşünme biçimleriyle Türkçeye taşıdı. Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünü “İşte Böyle Dedi Zerdüşt” olarak çevirmesi bu yaklaşımın iyi bir örneğidir. Zerdüşt buyurmaz; düşüncelerini anlatır ve sonunda “işte böyle” der. Cemal’in Benjamin çevirileri ise daha da ileri gider. Burada çeviri, kelimeleri aktarmak değil, düşüncenin yapısını yeniden kurmaktır. Benjamin’in Çevirmenin Görevi metninden hareketle çeviri, bir aktarım olmaktan çıkar, metnin sonraki yaşamına döner. Bu yaklaşım, başka bir dilin etkisi altındaki “salt dili” özgürleştirme çabasıdır.
Bu çeviri anlayışıyla Sperber’in meselesi arasında derin bir akrabalık vardır: Her ikisi de parçalanmış olanı yeniden kurma çabasındadır. Sperber, Alfred Adler’in etkisiyle modern insanın parçalanmış gerçeklik algısını, ideolojilerin çöküşünü ve bireyin iç dünyasındaki kopuşları ele alıyor. Hümanizmi savunuyor, ancak modern çağda bu hümanizmin nasıl zorlandığını da gösteriyor. Çünkü artık tek bir ortak gerçeklik yoktur; gerçeklik kırılmış, öznel ve yeniden kurulmaya muhtaçtır.
90’lı yılları yaşayanlar için bunlar yalnızca bir teori değildir; deneyimin kendisidir. Her şey kırıktır, her şey özneldir.
Sperber ve Benjamin’le bir yakınlığımız vardı ve bunu, ancak, 2000’lerde anlıyorduk. İkisi de Yahudi’ydi. İkisinin hayatını savaş mahvetmişti. Benjamin intihar etmişti. Sperber’in ailesi savaşın getirdiği yıkımı derinden yaşamıştı. Babasının “Bizim için her savaş bir felakettir” sözü Sperber’in belleğinde yer eden erken bir travmaydı. Savaş bitince siyasetle ilgilenmişti, Komünist Partisi’ne üye olmuştu ama Stalin’in uygulamalarını gördükçe büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı; en can yakıcı olan da kayırmacılıktı, siyasi sadakat ve güvene dayalı bir kadrolaşma biçimi vardı. Stalin’e bağlı olan kişiler hızla yükselirken, muhalif ya da şüpheli görülenler ya sistem dışına itiliyor ya da görevden alınıyordu. Bu nedenle liyakatten ziyade sadakat yönetimin temel ölçütlerinden biri haline gelmişti; 1930’larda başlayan bu Büyük Temizlik artık her yerde zirvedeydi; kişisel ilişkiler, güven ağları üzerinden kişilere avantaj sağlayabiliyordu. Ancak bu durum tamamen kontrolsüz bir kayırmacılıktan ziyade, korku ve denetim altında işleyen, merkezi otoriteye bağlı bir sistemin parçasıydı da. Sperber, partiden kopuyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da faşizme karşı direnişe katılmıştı ama bundan sonra hayatının tek bir teması olacaktı, parçalanma: Modern insan, artık tek ve bütüncül bir hakikate inanamıyordu. İdeolojiler vaat ettikleri bütünlüğü sağlayamıyordu; geriye bireyin iç dünyasında ve toplumda kopukluklar kalmıştı.
Sperber, Erasmus geleneğinden gelen hümanizmi savunuyordu; ancak bu durum, söz konusu düşüncenin modern çağda nasıl zorlandığını da ortaya koyuyordu. Erasmus, Antik Yunan ve Roma metinlerine dönüşü savunurken bunu yalnızca akademik bir ilgi olarak değil, insanların daha iyi ve ahlaklı bireyler hâline gelmesi için bir araç olarak görüyordu. Dini de göz ardı etmiyor, fakat körü körüne bağlılık yerine aklı, sorgulamayı, içten bir inancı öneriyordu. Bu anlayışta savaş karşıtlığı, uzlaşma ve hoşgörü önemli bir yer tutar. Buna karşın modern birey; yabancılaşma, yalnızlık ve anlam arayışı içinde, parçalanmış bir varlık olarak karşımıza çıkar.
Sperber, Adler’in etkisiyle, insanın güçsüzlük duygusuna, üstünlük çabasına ve toplumsal bağların kopması üzerine odaklandı. Günlükler yazdı, böylece, içtenlik, kendini tanıma gibi konularda derinliklerine inmeye çalıştı, ama bir süre sonra günce tutmanın hem mahremiyet hem de dağınıklık yarattığını gördü…
Komünizm herkese iyi gelen bir şeydi, bir şeyler yapılabilirdi belki ama bir süre sonra bu Stalin pratiği üzerinden totalitarizme evrildi, insan ruhunun nasıl ezdiğini görmek, savaşların bireysel ve kolektif travmalarını anlatmak kolay olmayacaktı. Hatta buna gerek var mıydı? Bir keresinde şunu dedi, “Yazmak, sonsuzluğa uzanan dolambaçlı bir yoldan geriye dönüş yolunu bulma girişimidir.” Edebiyatın ve düşüncenin rolünü sorguladı.
Bu dönem iki şey vardır: Kırılma ve parçalanma. İkisi de birbirine yakın görünür ama yakın değildir, birbiriyle ilişkilidir. Kırılma, bütünlüğün bozulduğu bir anı ya da süreci ifade eder, kopuştur, dönüm noktasıdır, ani değişim vurgusu taşır. Parçalanma, kırılmanın sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Yani bütün birden fazla parçaya ayrılmıştır, artık birey parçalanmış bir kimliğe sahiptir. Kırılma, öznenin ya da bütünlüğün kendi iç sürekliliğini yitirdiği, anlam ve değer ufkunda bir kopuşun yaşandığı momenttir; bu yönüyle kırılma, bir kesinti, bir eşik ya da bir kriz anı olarak düşünülebilir. Parçalanma ise bu kopuşun ardından ortaya çıkan varoluşsal durumu dile getirir: Bütünlüğünü yitirmiş öznenin dağılmış, çoğullaşmış ve içsel birliğini kaybetmiş hâli.
Örneğin Nietzsche’de kırılma, Tanrı’nın ölümü düşüncesiyle ifade edilir. Bu, yalnızca dini bir inancın kaybı değildir, aynı zamanda Batı’nın bütün değerler sisteminin çöktüğü bir kopuş anıdır. Yani insanın anlam dünyasını taşıyan temel dayanaklar bir anda geçerliliğini yitirir. Bu kırılma, insanı bir boşlukla karşı karşıya bırakır. Sartre’a geldiğimizde, bu kopuşun ardından ortaya çıkan durum, yani parçalanma, daha görünür hâle gelir; insan, önceden belirlenmiş, bir özü olmayan, özgürlüğe mahkûm bir varlıktır. Bu durum, bireyin kendi anlamını kendisinin kurmak zorunda kalmasına yol açar. Ancak bu özgürlük aynı zamanda kaygı, yalnızlık ve dağılmışlık üretir. Birey artık bütünlüklü, sabit bir kimliğe sahip değildir; sürekli seçimler içinde kendini kuran, dolayısıyla içsel olarak bölünmüş bir varlık hâline gelir.
James Joyce ve Virginia Woolf’ta zaman ve bilincin kırılması modern edebiyatın en belirgin özelliklerinden biridir, klasik, doğrusal anlatının bilinçli olarak parçalanması anlamına gelir.
Geleneksel romanda zaman düz bir çizgide ilerler: Geçmiş, şimdi ve gelecek. Ancak Joyce ve Woolf bu yapıyı kırar. İkisinde de zaman, saatle ölçülen bir akış olmaktan çıkar; karakterin zihnindeki çağrışımlar, anılar ve duygularla esneyen, geri dönen, sıçrayan bir hal alır.
Ulysses’te bir gün anlatılır, ama bu bir günün içine karakterlerin geçmişleri, hayalleri ve bilinç akışları girerek zamanı genişletir. Benzer şekilde Mrs Dalloway’de de saatler ilerlerken karakterlerin zihninde yıllar arasında gidip gelen bir zaman deneyimi yaşanır.
Artık anlatı, dış dünyayı nesnel ve düzenli biçimde aktaran bir yapı değildir. Bunun yerine karakterin zihnidir; kesintili düşünceler, ani çağrışımlar, yarım kalmış cümleler, monologlar
şeklinde verilir.
Bu teknik genellikle bilinç akışı olarak adlandırılır. Ancak burada önemli olan sadece teknik değildir, bir dünya görüşüdür: İnsan zihni düzenli, tutarlı ve tek parça değildir. Bilinç, parçalı ve sürekli değişen bir akıştır. Bu yüzden Joyce ve Woolf’ta, zaman kırılır, doğrusal akış bozulur, öznel zaman ortaya çıkar. Bilinç kırılır, bütünlüklü anlatıcı yerine parçalı, dağınık bir zihin deneyimi verilir.
Sinema da, David Lynch ve Christopher Nolan’da gerçeklik katmanlara ayrılır. Ancak bu parçalanma estetik bir deneyim de üretir. Okur ya da izleyici, parçalanmayı hisseder ama güvenli bir mesafe içinde kalır. Lynch’te kırılma, gerçekliğin kendisinde olur. Anlatı bir noktada çatlar, artık izleyici hangi düzlemin gerçek olduğunu ayırt edemez. Mulholland Drive’da hikâye bir yerde kırılır; karakterlerin kimlikleri, ilişkileri ve hatta olayların anlamı değişir. Bu kırılmanın ardından gelen parçalanma, öznenin bölünmesi şeklinde ortaya çıkar: karakter tek bir kimlik değil, birden fazla olasılığın, arzunun ya da travmanın parçalarına ayrılmıştır. Lynch’te parçalanma daha çok psişik ve rüya benzeri bir düzeydedir; bilinçle bilinçdışı iç içe geçer. Nolan’da ise kırılma daha çok zaman ve algı düzeyinde gerçekleşir. Memento’da anlatı kronolojisi tersine çevrilerek zamanın sürekliliği kırılır. Inception’da ise gerçeklik katmanlara ayrılır; rüya içinde rüya yapısı zamanın ve mekânın stabilitesini bozar. Bu kırılmaların sonucu olan parçalanma, genellikle anlatının yapısında ve karakterin bilgiye erişiminde görülür: izleyici ve karakter, bütün bir gerçekliğe ulaşamaz, parçalar hâlinde anlam kurar. Aralarındaki temel fark şudur: Lynch’te kırılma, gerçekliğin çökmesi, parçalanma kimliğin ve benliğin dağılması; Nolan’da kırılma, zaman ve anlatı yapısının bozulması, parçalanma, bilginin ve deneyimin bölünmesi…
Kısacası Lynch, kırılmayı daha çok bilinçdışı ve varoluşsal bir kriz olarak işlerken; Nolan bunu matematiksel, yapısal ve algısal bir problem gibi kurar. Biri seni bir rüyanın içine çeker ve orada kaybettirir, diğeri seni bir bulmacanın içine koyar ve parçaları birleştirmeni ister.
Tanık entelektüelde durum farklıdır. Tanıklık, mesafeyi azaltır ve risk üretir. George Orwell ya da Koestler’de anlatı, estetik bir oyun değildir, hakikatin aktarımıdır. Dil sadeleşir; çünkü amaç etkileyicilik değil, açıklıktır.
Bu nedenle mesele salt parçalanma değildir. Mesele, parçalanmanın neye dönüştüğüdür: estetikte parçalanma deneyimi biçimlendirirken, tanıklıkta parçalanma deneyimi etik bir sorumluluğa dönüştürür.
Benjamin bu iki alan arasında özel bir yerde durur. Onun parçalı yazı biçimi bir stil değil, modern deneyimin şokunu bozmadan aktarma çabasıdır. Formla etik neredeyse çakışır.
Tanık entelektüel, bu bağlamda yalnızca düşünen değil, kendi çağının içinden geçen kişidir. Tanık, olayları anlatmaz; onların içinde risk alır. Bu nedenle tanıklık, yalnızca bilgi değildir, etik bir yükümlülüktür.
Günümüzde sosyal medya, algoritma yankı odaları, filtreli avatarlar ve post-truth (post-gerçek) dönemiyle gerçeklik daha da parçalanmıştır. Bireyler birden fazla dijital kimlik taşıyor, fiziksel gerçeklikle sanal gerçeklik iç içe geçti. Sanal kimlikler, fiziksel bedeni parçalayarak yeni benlikler yaratıyor.
Bu, Sperber’in hümanist kaygılarını dijital boyuta taşınmasıdır: İnsan, kendi yarattığı parçalarda mı kayboluyor?
Sanatta da sıkça karşımıza çıkar: Kırık aynalar, kolajlar, soyut dijital eserler parçalanmış gerçeklik temalıdır. Kuantum fiziği metaforları bile -gerçekliğin gözlemciye göre değişmesi- bu algıyı güçlendiriyor.
Burada durmam gerekiyor. Sperber, Koestler, Raymond Aron gibi tanık entelektüeller kuşaktandı. Totaliterizme karşı, hümanizmi savunuyordu. Psikolojiyle siyaseti, kişisel anıyla tarihsel analizi birleştiriyordu. Bugün okunduğunda, dijital parçalanmanın ve anlam krizinin öncüsü gibi duruyor.
Tanık entelektüel, 20. yüzyılın özellikle totaliter rejimler, savaşlar, ideolojik krizler ve büyük toplumsal travmalar döneminde ortaya çıkan bir kavramdı… Buna göre entelektüel yalnızca fikir üreten ya da akademik bir figür değildi, aynı zamanda kendi çağının olaylarına bizzat tanıklık eden, bunları yaşayan, gözlemleyen, eleştirel bir perspektiften kaydeden, yorumlayan ve kamuya aktaran kişiydi. Yani olayların içinden geçen, onların doğrudan etkisinde kalan ve bu deneyimleri unutulmaya karşı koruyandı; dışarıdan bakan bir gözlemci değildi, katılımcı idi, tanıktı: Savaşları, soykırımları, aldatmacaları, kişisel deneyimleri, anıları, öteki sesleri analizle birleştirerek aktarırdı.
Tanık kendi zamanının şahididir; olayları belgeler, travmaları dillendirir ve gelecek kuşaklar için bir tür kolektif hafıza oluşturur. Bu, hem kişisel risk taşır (hapis, dışlanma) hem etik bir sorumluluktur. Ancak, sahte tanıklarda vardır; sahte tanık apolitik bile değildir, kendine müşteri arar, sözde bir duyarlık üretilir, uzaktadır, işi gücü yolundadır, aşk ve iş hayatı tıkırındadır, bu arada savaşı yazar, başkasının ölümü, rant kapısıdır; bunu şunun için yazdım, tanık içten olmak zorundadır.
Tanık, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında öne çıktı. Nazizm ve Stalinizm karşısında entelektüellerin tarafsız kalamayacağı, aksine tanıklık etmesi gerektiği fikri güçlendi.
Sperber, totalitarizmin insan ruhu üzerindeki etkisini yazdı; Koestler, İspanya İç Savaşı ve Nazi kamplarına kadar birçok olaya tanık oldu, yazdı. Raymond Aron, hem Nazizme hem Stalinizme karşı tanık oldu. Entelektüellerin Afyonu’nda ideolojilerin entelektüelleri nasıl körleştirdiğini eleştirdi. George Orwell, André Malraux, Albert Camus, Victor Serge gibi isimleri de anmam gerek. Bunlar, ideolojik yanılsamalardan koparak tanıklıklarını yazıya döktüler ve Julien Benda’nın rahipler- aydınlar kavramı üzerinden söyleyecek olursam, entelektüellerin ihanet etmemesi gerektiğini savundular, yani iktidara ya da moda ideolojilere hizmet etmemeli, hakikate tanıklık etmeliydiler.
Tanık kavramı hâlâ geçerli midir?
Dijital çağda tanık meselesi yeni bir evreye girdi. Artık tanıklık yalnızca savaş alanlarında, sürgünde ya da mahkeme salonlarında ortaya çıkmıyor; ekranlarda, akışlar içinde, gerçek zamanlı olarak üretiliyor. Herkes potansiyel bir tanıktır! Ancak bu yaygınlaşma, tanıklığın güçlenmesi anlamına gelmiyor; tersine, onun değerinin aşınmasına yol açabiliyor.
Dijital ortam, tanıklığı hızlandırıyor ama aynı zamanda yüzeyselleştiriyor. Görüntüler dolaşıma giriyor, acı görünür oluyor, ama aynı hızla tüketiliyor.
Tanıklık süreklilik ve derinlik gerektirirken, dijital akış anlık tepki ve unutma üzerine kuruludur. Böylece tanıklık, çoğu zaman bir etik eylemden çok bir görünürlük pratiğine dönüşür.
Burada belirleyici olan, tanıklığın kendisi değil, nasıl dolaşıma girdiğidir. Algoritmalar neyin görüleceğini, neyin unutulacağını belirler. Herkes kendi akışında farklı bir gerçekliğe tanıklık eder; parçalanmış gerçeklik dijital düzeyde yeniden üretiliyor. Ancak bunlar kendi tıklanma oranlarını mı yükseltiyor, yoksa bir tanıklar mı sorusu da bir yerde duruyor; çünkü, kanalıma abone olun, paylaşın anonsuyla biten konuşmalar, sonuçta bir tek şeye hizmet ediyor: Kendine yatırım…
Edward Said’in entelektüeli sürgün olarak tanımlaması belki de yeniden düşünülmelidir. Bugün sorun yalnızca sürgün olmak değildir, görünürlük ekonomisine kapılmaktır. Tanıklık, risk almak yerine dikkat çekme stratejilerine indirgenme tehlikesi taşır; mış gibi biri olarak, bir konfor alanına dönüyor, bir performansa ya da ideolojik angajmana kayıyor.
Türkiye’de tanık var mı? Birileri kimi isimler verebilir. Ancak bu isimler totaliter rejimlere doğrudan tanıklık eden entelektüeller kadar klasik bir çizgide değillerdir.
Mesele, tanıklığın tamamen yokluğu da değil değildir, süreklilik kazanmakta zorlanmasıdır. Tanıklık çoğu zaman bireysel çıkışlar hâlinde kalır ve derinleşemez. Bu eleştiriyi zayıflatır, hafızayı da kırılgan hâle getirir. Sonuçta sorun tanığın ortadan kaybolması da değildir. Sorun, tanıklığın estetik, ideolojik ve dijital biçimler içinde nötralize edilmesidir. Bugün asıl soru şudur: Parçalanmış bir dünyada tanıklık hâlâ mümkün müdür? Belki de cevap şurada yatıyor: Tanıklığın ölçütü görünürlük değil, üstlenilen risktir.
İki örnek üzerinde durmam gerek, ilki, depremdi; ikincisi, Kobani’de altı çocuğun soğuktan ölmesiydi…
Bir kesim için Suriye’de olup bitenler, onlara, aktörlere söz söyleme, eleştiri hakkı verdi, trajedi, onlara söz söyleme hakkı veren bir şeydi zaten, performans nesneleri de başkasının ölümüydü…
Depremde benzer şeyler gördüm, bir yazar enkazlar arasında kalan bir kitabını sosyal medyada paylaşıyordu.
Basit bir “iletişim tercihi” değildi bu; etik, temsil ve tanıklık meselesinin ortasına düşüyor mesele. Yazar, kitabını bir tür tanıklık nesnesi gibi sunuyor olabilir mi? Edebiyatla gerçeklik arasında bağ kurmak istiyor olabilir mi? Ancak şu var: Enkaz, başlı başına bir gerçekliktir; ölüm, kayıp, yıkım. Böyle bir zeminde kişisel üretimi öne çıkarmak, kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: Bu bir tanıklık mı, yoksa trajedinin içinden kendini görünür kılma hamlesi mi? Çünkü enkaz bir arka plan değildir; çünkü orada estetik kurma alanı yoktur; çünkü orası temsil değildir, doğrudan gerçekliktir. Doğasıyla masum bir paylaşım değildir, etik bir kayma vardır, tanığı olmadığı bir şeyden kendine hisse satın alma vardır; performansın işleyişi de buradadır: Daha çarpıcı olan görünür olur, daha sade, doğrudan tanıklık geri planda kalır… Nede olsa dijital ortam bir dikkat piyasasıdır, içerikler içeriklerle yarışır; acı bile ilgi çekici olmak zorundadır… Demem gerek.
Sonra tepkiler gelir, artık eylem bir reklam nesnesine dönüşmüştür, tanık özür diler, deprem bir yanda kalır… Unutulan, hatta okunmayan yazar, birden özürle görünür olur.
Tanık, artık kendinden söz ettirdiği müddetçe tanıktır… Örneğin başka biri “kripto kılıç artığı” gibi bir ifade kullanır, sonra da özür diler.
Özür, ilk bakışta bireysel bir etik jest gibi görünüyor; oysa Foucault’nun gösterdiği anlamda, özne hiçbir zaman bu kadar saf bir yerden konuşmuyor. Çünkü özür, bir söylem pratiğidir ve her söylem gibi iktidar ilişkilerinin içinden geçer. Bu nedenle özür, yalnızca bir pişmanlık ifadesi değildir, aynı zamanda öznenin kendini konumlandırma, kendini aklama ve yeniden kurma biçimidir.
Bu noktada özür, hakikatin ortaya çıkışı değil, belirli bir hakikat rejimi içinde kurulmuş bir ifadedir. Ortada tarihsel, siyasal ve maddi olarak belgelenmiş bir şiddet varken, özür, bu şiddeti ortadan kaldırmaz; aksine onu söylemsel bir çerçeveye yerleştirir. Böylece özne, suçla arasına mesafe koyarken, aynı anda konuşma hakkını elinde tutar. “Beni bağışlayın” ifadesi burada bir talep değil, bir konumlanmadır: Konuşan özne, affedilmeyi isteyen değil, affedilme koşullarını ima eden bir yerde duruyor.
Bu, bir tür özneleştirme tekniğidir. Kişi, özür dileyerek kendini suçla ilişkilendirir ama aynı anda bu ilişkiyi denetim altına alır. Suçun maddi ve hukuki boyutu askıda kalırken, söylemsel bir arınma sahnesi kurulur. Bu yüzden özür, çoğu zaman bir hesaplaşma değil, bir yeniden yazım pratiğidir: Geçmiş, bugünün dilinde yeniden düzenlenir.
Buradaki temel sorun şudur: Bu özür kimin adına dile getirilmektedir? Eğer özne yalnızca kendi adına konuşuyorsa, tarihsel bir şiddeti bireysel bir jeste indirgemiş olur. Eğer başkaları adına konuşuyorsa, bu durumda temsil sorunu ortaya çıkar. Foucault’nun da işaret ettiği gibi, konuşma hakkı her zaman eşit dağılmaz; bazı özneler konuşabilir, bazıları sürekli konuşulan konumunda kalır.
Bu yüzden özür, masum bir ifade değildir. Bir tür itiraf gibi işler ama klasik anlamda hakikati açığa çıkarmaz; aksine, özneyi belirli bir hakikat düzeni içinde yeniden üretir. Özür dileyen, kendini eleştiriyor gibi görünürken, aslında konuşma zeminini terk etmez; tersine, o zemini yeniden sahiplenir.
Sonuçta mesele, özrün samimiyeti değil, işlevi hâline gelir. Özür, şiddeti sonlandıran bir eylem değil, onu belirli bir dil içinde dolaşıma sokan bir pratiktir. Eğer bu pratik, maddi ve hukuki sonuçlarla, gerçek bir yüzleşmeyle ve güç ilişkilerinin dönüşümüyle eşleşmiyorsa, o zaman özür, yalnızca geçmişi kapatmaya çalışan bir söylem olarak kalır.
Bu durumda özür dilemek, bir kopuş yaratmaz; sürekliliği gizler. Ve tam da bu nedenle, bazı özürler, görünüşte bir geri çekilme olsa da, derin yapıda mevcut iktidar ilişkilerinin sessizce devam etmesini sağlar. Tanık, burada başlar…









