7-8 Temmuz 2026. NATO zirvesi Ankara’da toplanıyor. Bu bir ayrıntı değil. Yıllarca Avrupa’nın önemli başkentlerinde Brüksel’de, Varşova’da, Madrid’de toplanan ittifak bu kez Türkiye’nin başkentini seçti. Peki neden Ankara? Bu soruyu ciddiye almak gerekiyor. Çünkü cevabı, bugün dünyanın nerede durduğunu, Türkiye’nin bu dünya içinde nasıl bir konum kazandığını ve Kürtlerin bu tabloda ne anlama geldiğini de açıklıyor.
Soğuk Savaş sonrası düzen çatırdıyor
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında Batı, tarihin sonuna geldiğini ilan etti. Liberal demokrasi kazanmıştı, Amerika tartışmasız tek süper güç oldu, NATO zafer içindeydi. Bu tablo otuz yıldan fazla sürmedi. Bugün dünya o düzenden çok farklı bir yerde. Rusya Ukrayna’ya girdi ve Avrupa güvenlik mimarisi yeniden tartışmaya açıldı. Çin ekonomik büyüklük açısından Amerika’nın hemen ardında ve birçok alanda onu zorlayan bir güce dönüştü.
Orta Doğu bir krizden diğerine yuvarlanıyor. Avrupa kendi güvenliğini kim sağlayacak sorusuyla baş başa. Ve bu tablonun tam ortasında Donald Trump yeniden Amerika’nın başına geçti. Trump’ın NATO’ya yaklaşımı klasik Amerikalı başkanlardan farklı. Zaman zaman ittifakla alay ediyor, Avrupalı müttefikleri küçümsüyor, Amerika’nın neden başkalarının güvenliğini finanse etmesi gerektiğini soruyor. Bu söylem Avrupa’da şok etkisi yarattı. Çünkü Avrupa onlarca yıldır Amerika’nın güvenlik şemsiyesi altında yaşadı ve bu şemsiyanın kalıcı olduğunu varsaydı. Şimdi bu varsayım sorgulanıyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Trump’ın günlük açıklamaları ile Amerikan devletinin uzun vadeli stratejileri aynı şey değil. Pentagon, CIA, savunma şirketleri ve strateji merkezleri kısa vadeli siyasi dalgalanmalardan bağımsız olarak hesap yapıyor.
Ama yine de Trump dönemi bir şeyi açıkça ortaya koydu: Amerika artık dünyanın bütün güvenlik yükünü tek başına taşımak istemiyor. Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durması gerekiyor. Bu dönüşüm Avrupa’yı Türkiye’ye daha muhtaç hale getiriyor. Ve Ankara bu ihtiyacı çok iyi biliyor.
Çin yükseliyor, Batı’nın önceliği kayıyor
Bugün uluslararası sistemdeki en derin değişim Çin’in yükselişi. 1990’larda ucuz iş gücüyle üretim yapan bir ülke olarak görülen Çin, bugün yapay zekadan uzay teknolojisine, deniz kuvvetlerinden ticaret yollarına kadar birçok alanda Amerika ile ciddi rekabet içinde. Ekonomik büyüklüğü Amerika’yı geçebilir mi sorusu artık teorik değil, yakın geleceğe dair somut bir tartışma. Bu yükseliş yalnızca ekonomik değil. Ekonomik güç askeri ve siyasi güç anlamına geliyor. Çin Afrika’dan Orta Asya’ya kadar büyük yatırımlar yapıyor, limanlar satın alıyor, ticaret yolları kuruyor. Batı açısından asıl kaygı şu: Çin artık yalnızca ekonomik rakip değil, alternatif bir küresel düzen önerisi sunuyor. Bu nedenle Amerika’nın stratejik ağırlığı giderek Avrupa’dan Pasifik’e kayıyor. Tayvan meselesi bu bağlamda kritik. Eğer Çin Tayvan üzerinde hakimiyet kurarsa bu yalnızca bölgesel bir mesele olmayacak; Japonya’dan Güney Kore’ye kadar bütün Asya dengeleri sarsılacak.
Peki bunun Kürtlerle ne ilgisi var? Doğrudan ilgisi var. Amerika’nın dikkati Pasifik’e kaydıkça Orta Doğu ve Avrupa’nın güvenlik boşluklarını dolduracak ülkelere ihtiyaç artıyor. Bu ihtiyaç listesinin başında Türkiye geliyor. Türkiye başka bir ülke Ankara’nın bugünkü gücü ve özgüveni tesadüf değil. Arkasında on yılda inşa edilmiş somut bir kapasite var. 2000’lerin başında Türkiye savunma ihtiyacının büyük bölümünü dışarıdan karşılıyordu. O dönemde bir NATO üyesi ambargo uygularsa Ankara’nın elleri bağlanabilirdi. Bu dönem fiilen kapandı. Bugün Bayraktar insansız hava araçları Ukrayna’dan Afrika’ya kadar onlarca ülkede kullanılıyor ve dünya gündeminde yer buluyor.
ASELSAN, Roketsan, STM gibi şirketler hem iç ihtiyacı karşılıyor hem ihracat yapıyor. Türkiye kendi savaş gemisini, kendi zırhlısını, kendi füze sistemlerini üretiyor. Savunma sanayiindeki bu dönüşüm Ankara’ya dışarıdan bağımsız hareket etme kapasitesi kazandırdı. Buna jeopolitik konumu eklenince tablo daha da güçleniyor. Rusya Ukrayna’ya girince Karadeniz’in kontrolü hayati önem kazandı. Boğazları yöneten tek ülke Türkiye. Azerbaycan’dan Avrupa’ya uzanan enerji hatları Türkiye’den geçiyor. Suriye çöktüğünde, Kafkasya’da gerilim tırmandığında, göç dalgası Avrupa’ya yöneldiğinde, her seferinde Ankara masaya oturuyor. Erdoğan yönetimi bu konumu son derece bilinçli ve hesaplı biçimde kullandı. Rusya’dan S-400 satın aldı, Amerika sert tepki gösterdi, yaptırım uyguladı, Ankara geri adım atmadı. İsveç’in NATO üyeliğini uzun süre veto etti ve sonunda taviz kopardı. Libya’ya müdahale etti, Batı itiraz etti, operasyon sürdü. Her gerilimde Türkiye’nin vazgeçilmezliği bir kez daha tescillendi. Zirvenin Ankara’da toplanması bu birikimin sembolik faturası.
Batı ne zaman insan haklarını konuşur?
Burada bir yanılsamayı dağıtmak gerekiyor. Batı’nın evrensel değerlere dayandığı söylemi devlet pratikleriyle nadiren örtüşüyor. İnsan hakları, basın özgürlüğü, azınlık hakları; bunlar stratejik maliyet düşük olduğunda gündeme geliyor. Türkiye söz konusu olduğunda bu maliyet genellikle çok yüksek. Seçilmiş Kürt belediye başkanları görevden alındı, yerlerine kayyum atandı. Kürt siyasetçiler yargılandı, gazeteler kapatıldı, avukatlar tutuklandı. Avrupa başkentlerinden açıklamalar geldi, raporlar yazıldı. İlişkiler sürdü. Mülteci meselesine bakıldığında tablo daha da açık. Suriye savaşı sonrası milyonlarca mülteci Türkiye’ye geçti, bir milyondan fazlası da Avrupa’ya geçti.
Avrupa yeni göç dalgalarından büyük korku duyuyordu. Ankara bu korkuyu diplomatik baskı aracına dönüştürdü. Milyarlarca euroluk mali destek sağlandı. Avrupa bütün eleştirilerine rağmen Türkiye’ye karşı sert adımlar atamadı. Çünkü Avrupa’nın önceliği demokrasi değil, göçün durdurulmasıydı. Bu bir şikâyet değil, sistemin işleyiş mantığı. Uluslararası ilişkilerde değerler araç, çıkarlar amaç. Bu mantığı görmeden Kürt meselesi üzerine yapılan hiçbir analiz gerçekçi olmuyor. IŞİD’den sonra ne kaldı? 2014-2019 arasında Kürt güçleri Batı için vazgeçilmezdi. IŞİD’e karşı kara savaşının ağırlığını taşıdılar, binlerce insanını kurban verdiler. Batı hava desteği verdi, silah gönderdi, omuz omuza fotoğraflar çekildi. Sonra tehdidin doğrudan boyutu geriledi ve denklem değişti. Türkiye baskı uyguladı. Amerika Suriye’den çekilme kararları aldı. Kürt güçleri elde ettiği toprakların büyük kısmını kaybetti, 13 yıllık Rojava özerklik projesi ortadan kalktı. Rojava’da, yeni ismi ile Kuzey Suriye’ye yönelik uluslararası hukuku hiçe sayan Türk operasyonlarına Batı’dan ciddi bir engel çıkmadı. Bugün Şam’daki yeni yönetimle Kürt güçleri arasındaki ilişki belirsizliğini korurken Türkiye’nin askeri varlığı kalıcı bir gerçeğe dönmüş durumda. Bu belirsizlik uzadıkça Kürt güçlerinin savunma yükleri artıyor, müzakere gücü ise daralıyor.
Irak cephesinde tablo farklı ama sonuç benzer. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Bağdat ile çözümsüz bir gelir paylaşımı tartışması içinde, petrol gelirleri daraldı, kamu maaşlarının ödenemediği dönemler yaşandı. Türk ordusu Irak Kurdistan’ında kalıcı üsler kurdu, operasyonlar yürütüyor; Bağdat itiraz ediyor ama fiilen engelleyemiyor. Erbil ise çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu tablo Kürtlerin kendi topraklarında bile ne ölçüde sınırlı bir hareket alanına sahip olduğunu gösteriyor. Buna bu parçadaki Kürt parçalanmışlığıda eklenince siyasi bir istikrar unsuru olamıyor, batı müttefiklerine de güven vermiyor. PDK ve YNK Kürt partileri 30 yıldır Peşmerge’nin birleşik komuta altına almak için yaptığı yatırımlar boşa çıktı ve ABD kongresi de verilen yardımları sıfırladı. Bu süreç acı ama öğretici bir gerçeği ortaya koydu: Batı ile ilişki ittifak değil, geçici fonksiyonel ortaklık. Ortak tehdit ortadan kalkınca ya da Türkiye ile gerilimin maliyeti artınca denge yeniden Ankara lehine kuruluyor. Kürtler bu döngüyü defalarca yaşadı, ancak değiştirmeye yetenek ve güçleri yetemedi.
Müzakere süreci ve güven sorunu
Son bir buçuk yıldır Türkiye-Kürt meselesinde ismi farklı lanse edilen yeni bir süreç yürüyor. Temaslara izin verildi, mecliste mesele tartışıldı, devlet inisiyatifli müzakere zemini oluşturulmaya çalışıldı. Ama şimdiye kadar Türk devleti tarafından somut bir adım atılmadı ve bu durumla alakalı Kürt tarafında derin bir güven sorunu var. Ve bu güvensizliğin somut bir tarihi var. 1990’larda başlayıp çöken süreçler var. 2013-2015 barış süreci var; müzakereler yürütüldü, ardından savaş yeniden başladı. Her seferinde Kürt tarafı belirli adımlar attı, ya karşılık gelmedi ya da çok yetersiz kaldı ve geç geldi. Bugün Kürt çevrelerinin büyük bölümünde yaygın kanı şu: Ankara siyasi taviz vermeden bütün kazanımları elde etmek istiyor. Silahsızlanma ve örgütsel tasfiye talep ediliyor; karşılığında anayasal güvence, kültürel haklar, siyasi temsil soruları hala muğlak. Bu güven açığını kapatmadan sürecin gerçek bir çözüme taşınması mümkün görünmüyor.
Türkiye güçlü ama kırılgan
Buraya kadar tablo büyük ölçüde Türkiye lehine görünüyor. Ama resmin tamamı bu değil. Türkiye dışarıda güçlü ve özgüvenli bir dış politika yürütüyor. Ancak içeride ciddi kırılganlıklar taşıyor. Enflasyon son yıllarda toplumun satın alma gücünü derinden sarstı. Genç işsizliği kronik sorun olmaya devam ediyor. Lira değer kaybetti, orta sınıf ekonomik belirsizlik altında eziliyor. Yabancı yatırım iklimi zayıflıyor. Siyasi tabloya bakıldığında mevcut iktidarın iktidarını sürdürmek için sistematik biçimde tüm devlet mekanizmalarını seferber ettiği görülüyor. Kamuoyu araştırmalarında birinci çıkan CHP, her türlü baskı ve yargısal girişimle zor duruma sokulmaya çalışılıyor. İstanbul başta olmak üzere büyük belediyelere yönelik soruşturmalar siyasi motivasyonuyla birlikte değerlendiriliyor. Türkiye’de belediyeler uzun süredir rant alanına dönmüş durumda; bu yalnızca muhalefete özgü bir sorun değil, iktidar belediyelerini de kapsayan yapısal bir gerçek. Ama bu gerçekliği muhalefete karşı seçici biçimde kullanmak ayrı bir siyasi araçsallaştırma meselesi.
İran boyutu da bu tabloya ayrı bir ağırlık katıyor. Tahran son yıllarda Irak‘ta Rojhilatlı Kürt güçlerine yönelik operasyonlarını yoğunlaştırdı. İran içindeki Kürt bölgeleri ise onlarca yıldır sistematik ekonomik dışlanma ve siyasi baskıyla karşı karşıya. İran’ın son savaşta aldığı darbeler, iç baskıları, ekonomik çözülme eğilimi ve bölgesel etki kaybı önümüzdeki yıllarda yeni değişkenler üretebilir. Türkiye bu belirsizliği takip ediyor; Kürt siyasi alanı ise büyük ölçüde dışında kalıyor. Ve Kürt meselesi bu tablonun içinde ayrı bir maliyet kalemi oluşturuyor. Çözümsüz kalan sorun Türkiye’ye sürekli kaynak tüketiyor: askeri harcama, güvenlik operasyonları, siyasi gerilim, uluslararası eleştiriler. Türkiye Kürdistanı’nda ekonomik geri kalmışlık ayrı bir yük. Dışarıda ne kadar güçlü görünürse görünsün, içeride çözülmemiş bir Kürt meselesiyle yönetmek giderek daha maliyetli bir iş. Bunun üzerine Ortadoğu jeopolitiğini değiştirmeye çalışan dış güçlerin faaliyetleri eklenince sorun daha da büyüyor.
DEM’in fırsatı ve başarısızlığı
Şimdi en zor bölüme geliyoruz. Çünkü Türkiye’yi ve uluslararası sistemi eleştirmek görece kolay. Kürt siyasi hareketinin kendi içindeki sorunlarını açıkça konuşmak ise çok daha az yapılan bir şey. Ama artık yapılması gerekiyor. Çünkü örterek yapılan eleştiriler hedefe ulaşmıyor. DEM Parti bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üçüncü büyük parti. Bu küçümsenecek bir konum değil. İleride Türkiye’nin siyasi dengelerinde belirleyici olabilecek bir ağırlık. İki büyük blok arasında sıkışan bir siyasi konjonktürde DEM’in oyu ve tutumu bazen hükümet kurma süreçlerinde bile belirleyici olabilir. Peki bu güç doğru kullanılıyor mu? Bence Hayır. DEM’in en temel sorunu ideolojik körlük. Meselelere hâlâ 1990’ların çerçevesiyle yaklaşılıyor. Değişen Türkiye siyasetini, değişen uluslararası konjonktürü ve değişen Kürt toplumunun taleplerini karşılayan pragmatik, güncel ve iddialı bir siyasi vizyon ortaya konulamıyor. Kürt meselesini yalnızca içi doldurulmayan kimlik ve özgürlük ekseninde ele almak artık yetmiyor. Ekonomi, çevre, kentleşme, eğitim, gençlik; yani gündelik hayatı ilgilendiren her konuda vizyon sahibi olmak gerekir, bunlar Kürt seçmenin de öncelik listesinde olan meseleler ve DEM bu alanlarda inandırıcı bir program üretemiyor.
Kadro meselesi daha da kritik. Milletvekili seçimlerinde gerçek anlamda halk temsilcisi olan, toplumun farklı kesimlerinden gelen, dinamik ve iddialı isimler yerine iç hiyerarşinin ve görevli siyasi komiserlerin belirlediği listeler öne çıkıyor. Sembolik ön seçim pratikleri kamuoyuna demokratik bir süreç olarak sunuluyor; ama sonuçta zaten belirlenmiş isimlerin onaylatılmasından ibaret olan bu mekanizma kimseyi kandırmıyor, en başta da Kürt seçmeni. Temsil sorunu da buradan kaynaklanıyor. Kürt seçmeninden oy alıyor ama Kürt toplumunun gerçek değerleriyle, gerçek sorunlarıyla ve gerçek talepleriyle bağı zayıf isimler meclise taşınıyor. Bu bir çelişki değil, bilinçli ya da bilinçsiz bir tercih. Ve bu tercih uzun vadede seçmen tabanını aşındırıyor. Üstelik DEM dışında kalan diğer Kürt yapılar da bu eleştiriden muaf değil. Farklı çizgilerdeki Kürt örgütleri ve hareketleri de büyük ölçüde pasif kalıyor, sürece müdahil olmada hantal davranıyor ve etkili bir baskı unsuru oluşturamıyor. Güçlü bir kadro yapısına sahip değiller, kendi seçmen tabanlarını genişletme kapasiteleri son derece sınırlı. Bununla birlikte bu yapıların Kürt ulusal taleplerini net biçimde öne çıkararak DEM üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeli var; DEM’i daha net, daha somut ve daha kararlı bir siyasi çizgiye yönlendirebilecek bir baskı. Bu potansiyel de henüz kullanılmıyor.
Diaspora: Doğru kullanılmayan güç
Avrupa’da milyonlarca Kürt yaşıyor. Almanya, Fransa, İsveç, Hollanda, İngiltere başta olmak üzere pek çok ülkede Kürt toplulukları hem seçmen, hem vergi mükellefi, hem sivil toplum aktörü olarak var. Bu varlık doğru kullanıldığında ciddi bir siyasi ağırlık taşıyor. Avrupa parlamentolarında Kürt meselesini gündemde tutan milletvekilleri var. İnsan hakları raporlarına konu olan davalar var. Avrupa Konseyi mekanizmaları var. Bunlar zayıf araçlar gibi görünebilir. Ama Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisine bakıldığında bu kanalların Ankara için gerçek bir sürtünme yarattığı görülüyor. Türkiye AB üyelik sürecinden fiilen kopmuş olsa da Avrupa ile ticareti, yatırım ilişkisi ve uluslararası itibarı hâlâ önemli. Avrupa kamuoyunda ve kurumlarında oluşan baskı hiçbir şeyi tek başına çözmüyor. Ama Ankara’nın hareket alanını daraltıyor, maliyetleri yükseltiyor. Ve bu tam da Türkiye’nin iç ekonomik kırılganlığıyla kesişiyor. İçeride baskı altındaki bir ekonomi, dış yatırımlar için hukuksal güvence vermeyen bir adalet mekanizması, dışarıdan gelen sürekli diplomatik sürtünmeyi çok daha az tolere edebilir.
Uluslararası yatırım iklimi, kredi notları, ticaret ilişkileri; bunların hepsi Avrupa kamuoyunun ve kurumlarının tutumundan etkileniyor. Kürt diasporasının bu kanalları sistemli, kararlı ve uzun soluklu biçimde kullanması salt sembolik bir faaliyet değil, gerçek bir stratejik baskı aracı. Ama diaspora da kendi içinde dağınık. Ortak bir strateji yok, koordinasyon zayıf, enerji çoğu zaman iç hizipleşmelere harcanıyor. Bu dağınıklığın kökleri yalnızca diasporaya özgü değil; Türkiye, Irak, Suriye ve İran Kürtleri arasındaki bölgesel koordinasyon yokluğu doğrudan diaspora siyasetine yansıyor. Birbirinden kopuk dört parça aynı anda farklı krizlerle boğuşurken ortak bir strateji kurmanın zeminini bulmak son derece güçleşiyor. Bu da değişmesi gereken bir şey.
Sonuç yerine bir soru
NATO zirvesi Ankara’da toplanıyor. Türkiye masanın başında oturuyor. Bu gerçek. Ama güç hiçbir zaman tek boyutlu değil. Dışarıda güçlü görünen, içeride kırılgan olan yapılar tarihte defalarca beklenmedik kırılma noktalarına ulaştı. Türkiye’nin iç ekonomik baskısı, çözümsüz Kürt meselesinin yarattığı maliyet ve uluslararası itibar sorunu; bunlar küçük değişkenler değil. Ama bu kırılganlıkların Kürtler lehine sonuç üretebilmesi kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için içeride gerçek anlamda halkı temsil eden, pragmatik ve vizyoner bir siyasi hareket gerekiyor. Dışarıda koordineli, stratejik ve uzun soluklu bir diaspora lobisi gerekiyor. Ve her ikisini birbirine bağlayan net bir siyasi hedef gerekiyor. Ankara zirvesi bu soruyu sormak için iyi bir an. Türkiye güçleniyor. Peki Kürtler ne zaman akıllıca hareket edecek?










