IV. Öze Dönüşün Somut Siyasal Sütunları
Bu özgün karakter, kuramsal illüzyonu yıkacak ve devletle dinamik bir gerilim hattı oluşturacak pratik adımlarla tüzükten sokağa aktarılır:
Parti, devletten talep ettiği hakları (çift dillilik, resmi statü) önce kendi örgütsel sınırları içinde amansız bir iç hukuk olarak uygular.
Genel merkezden mahalle ve köy komisyonlarına kadar tüm iç yazışmalar, raporlamalar, kongre hazırlıkları ve parti içi eğitimler kesin olarak Kürtçe yürütülür.
Katalonya’daki kamusal normalleşme modelinde olduğu gibi, parti içinde yöneticilik, delege statüsü, belediye meclis üyeliği veya milletvekili adaylığı için “Kürtçeyi gündelik ve siyasal düzeyde yetkinlikle kullanma” şartı kesin bir ön koşul haline getirilirlerek tüzüğe eklenir. Kendi iç işleyişinde dili egemen kılamayan bir yapının, sokağın dilini dönüştürmesi imkansızdır.
Siyaset sadece yasal talepler manzumesi değildir; estetik, görsellik, ses ve gündelik hayatın ritmidir. Partinin örgütlü gücü, dili sokakta ve ticarette kaçınılmaz bir kaldıraç haline dönüştürür:
Partinin güçlü olduğu kentlerde, yerel esnaf, pazarcı ve ticaret ağları üzerinden fiili bir çift dillilik esas alınır. Kürtçe hizmet sunan esnaflar örgütlü mahalle komitelerince görünür ve prestijli kılınır; tabelasında, menüsünde veya dijital arayüzünde anadiline yer vermeyen yerel mekanlara karşı net ve barışçıl toplumsal tavırlar geliştirilerek dil, ilişkilerde rasyonel bir avantaja çevrilir.
Parti binaları sadece siyasi meselelerin konuşulduğu soğuk mekanlar olmaktan çıkarılır. Yeni Zelanda’daki Maori Dil Yuvaları modelinde olduğu gibi, partinin tüm teşkilatları (il, ilçe, mahalle) çocukların her gün uğradığı, Kürt sözlü edebiyatını dinlediği, Kürtçe eğitici oyunlar oynadığı fiili birer dil yuvasına dönüştürülür. Çocukların 0-6 yaş arasında bu dili doğal ortamında duyması sağlanarak, dijital ve algoritmik asimilasyon kökten baltalanır. Zira biliyoruz ki yeni jenerasyonlar Kürdileşmezlerse sosyo-kültürel çözülme tamamen sonuca gider.
Devlet aklı, bastıramadığı toplumsal öfkeyi ya marjinalleştirerek kriminalize eder ya da zamana yayarak sönümlendirir. Son yıllardaki siyasal yabancılaşma ve apolitikleşme dalgası bu sönümlendirme stratejisinin sonucudur:
Özgün parti, Kürt acılarını ve tarihsel travmalarını dönemsel birer yas ritüeli olmaktan çıkarır. Bu hafıza, sürekli güncellenen ve yapısal teslimiyeti reddeden diri bir politik bilince tahvil edilir.
Kürt halkının tarihsel acılarından ve travmalarından süzülerek oluşan enerjinin sönümlenmesi kesin olarak engellenir. Bu enerji; kurumsallaşmaya, dil akademilerine, sanata, kültürel derinleşmeye kanalize edilerek kültürel ve aktif bir direnç odağı şeklinde etkili kılınır.
Sınırların yapaylığına karşı, parçalanmış coğrafyadaki Kürtlerin bağları sadece dönemsel-konjonktürel siyasi ittifaklarla sınırlı kalamaz. Galler örneğinde olduğu gibi, resmi statünün olmadığı veya engellendiği durumlarda bile toplumsal olanaklar sınırları aşan bir kurumsallaşmaya harcanır. Yine Galler örneğinde olduğu gibi Kürtçenin (Kurmancî, Zazakî) her yıl artan oranda yeni jenerasyonlarca konuşulması ve geliştirilmesi için somut hedefler belirlenir ve kesintisiz denetlenir.( Gallerde iki yıl içerisinde Galce konuşan yüzde 18 lik oran yüzde 27 gibi başarılı bir orana çıkarılır.)
Özgün Kürt Partisi; diğer parçalardaki edebi, sanatsal, kültürel ve akademik üretimle kuzeydeki taban arasında canlı, organik ve geçirgen kanallar inşa eder. Sınırlar, ortak estetik, dijital veri tabanı entegrasyonu ve dil üzerinden zihinlerde hükümsüz kılınır.
Dış politikada ve diplomaside, egemen blokların bir eklentisi veya ürkek bir aktör gibi değil; doğrudan Kürtlerin bölgesel çıkarlarını, ulusal statü talebini ve kolektif haklarını merkeze alan, doğrudan, net ve küresel vizyona sahip özgün bir diplomatik hat kurulur.
Öze dönüş stratejisinin başarısı, yalnızca dışsal asimilasyon kalkanlarına karşı direnmekle değil; toplumsal gövdeyi içeriden desantralize eden, yapısal olarak bölen iç kırılma hatlarını onarmakla mümkündür. Kürt sosyolojisi homojen bir yapı değildir; bünyesinde barındırdığı Kurmancî ve Zazakî (Kırdkî/Kırmanckî) lehçeleri ile Sünnî (Şafiî), Alevî (Rêya Heq) ve Êzdî inanç katmanları, tarihsel olarak egemen akıl tarafından manipüle edilmeye açık fay hatları olarak tutulmuştur.
Demokratik siyasi hareketin başlangıcından bugüne, bu iç çeşitlilik yapay ve enstrümantal bir biçimde “siyasetin” konusu yapılmıştır. Kürt kimliğinin bu bileşenlerine vitrin düzeyinde milletvekillik, belediye başkanlığı kontenjanı veya parti meclisi üyeliği vermek gibi mekanik taktikler, sorunun özünü çözmek bir yana, meselenin araçsallaştırılmasına ve toplumsal bünyenin daha fazla desantralize olmasına yol açmıştır. Zira bu meseleler özü itibarıyla siyasi değil; derin bir biçimde sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojiktir. Siyasi temsil üzerinden yürütülen palyatif çözümler, farklılıkları köklü bir ulusal duyguda buluşturacak politikalar üretmemiştir.
Özgün Kürt Partisi, bu tarihsel pratikleri ve açığa çıkardığı sosyolojik sonuçları bütün yönleriyle yeniden değerlendirir; ulusal varoluşu zorlayan sonuçları iyi okuyarak özgün uygulamalar geliştirir. Siyasi kotacılık mantığı tamamen terk edilir. Zira inançsal farklar, bir partinin seçim aritmetiğini dengeleme araçları değil, kolektif hafızanın asli kurucu ögeleridir:
Kurmancî ve Zazakî (Kırdkî) lehçeleri arasındaki hiyerarşik algı kurumsal olarak yıkılır. Özellikle asimilasyon kıskacında daha kırılgan bir noktada duran Zazakî lehçesinin korunması ve geliştirilmesi daha fazla önemsenir.
Şafiî, Rêya Heq (Alevî) ve Êzdî inançlarının iç içe geçtiği coğrafyalarda, toplumsal bağları tabandan örecek ortak ritüeller, düğün, taziye ve dayanışma ağları kurulur. İnançların tarihsel hakikatleri, sokağın ve pazarın gündelik pratiklerinde birleştirici birer çimento olarak konumlandırılır, toplumsal savunma mekanizmasının manevi harcı haline getirilir.
Sonuç
Türkiyelişme tahayyülü partiyi her konuda içi boşalan, devasa ve flulaşmış bir “genel talepler manzumesi” üretmeye zorlamış, bu da siyasetin enerjisini dağıtmıştır. Radikal öze dönüş, söylemde ve taleplerde sadeleşmeyi ve netliği şart koşar. Talepler minimal düzeyde de olsa net ortaya konur: Anadil, sosyo-kültürel/siyasal statü ve kolektif kimlik haklarının iadesi.
Söylemde hakikate dönülür; tabana ne söyleniyorsa, uluslararası alanda ve devlet aygıtının karşısında da aynı netlik, duruş ve karakter sergilenir. Türkiye’de Kürtlerin yasal bir statüsünün olmadığı ve yakın vadede devlet aklının buna yanaşmayacağı rasyonel bir gerçekliktir. O halde çözüm, devletten sürekli talep eden edilgen pozisyondan çıkıp, statüyü toplumsal zeminde bizzat ve fiilen inşa eden etken pozisyona geçmektir.
Eğer bir hareket, kendi kitlesine kendi anadilinde yaşamayı örgütlü, prestijli ve kaçınılmaz bir varoluşsal zorunluluk olarak dayatamıyorsa, gelecekte sandıklardan ne kadar çok oy çıkarsa çıksın, kültürel olarak tamamen erimiş ve asimile olmuş bir halkın içi boşalmış siyasi temsilcisi olmaktan öteye geçemez. Güçlü ve büyüdüğü sanılan siyasal bir gövde, can çekişen ve hafızasını kaybeden bir kültürel ruhu daha fazla taşıyamaz. Çözüm, kuramsal illüzyonlardan sıyrılıp, bedeli ne olursa olsun sosyo-kültürel zemini tahkim edecek o köklü öze dönüştür.













