Trump hakkında yazarken tamamen tarafsız olduğumu söyleyemem. Çünkü benim hafızamda Trump yalnızca Amerikan siyasetinin ve uluslararası ilişkilerin tartışmalı bir figürü değildir. O aynı zamanda hayatıma dolaylı olarak dokunmuş, akrabalarımın ve halkımın yaşadığı acıların bir parçası haline gelmiş bir isimdir. 2019 yılında Trump ile Erdoğan arasında gerçekleşen telefon görüşmesinin ardından ABD’nin Kuzey Suriye’deki askerlerini çekme kararı alması, bölgede yaşayan milyonlarca insanın kaderini etkiledi. Ardından başlayan Türk devletinin askeri operasyonları birçok insan gibi benim bu akrabalarımın hayatını da altüst etti. Serêkaniyê’de yaşayan uzak akrabalarım yıllarca emek vererek kurdukları hayatlarını geride bırakmak zorunda kaldılar. Topraklarını, iş yerlerini, pet şişe su tesislerini ve bütün ekonomik varlıklarını terk ettiler.
Bir zamanlar üretim yaptıkları, yaşadıkları ve gelecek planları kurdukları yerlerden koparıldılar. Daha sonra Haseke çevresindeki kurak ve zor koşullarda, suyun bulunmadığı bir yerde yaşam mücadelesi vermek zorunda kaldılar. Bu olayları uzaktan izlemek bile insanın hafızasında silinmeyen izler bırakıyor. Bu nedenle Trump benim gözümde yalnızca seçim kazanan ya da kaybeden bir siyasetçi değildir. Onun aldığı bir kararın, binlerce kilometre ötede yaşayan insanların hayatlarını nasıl değiştirebildiğinin somut bir örneğidir.
Bugün de benzer kaygıları taşıyorum. Washington’da alınan kararların, Suriye’deki güç dengelerinin ve uluslararası pazarlıkların Kürtlerin geleceği üzerindeki etkisini yakından takip ediyorum. Çünkü büyük devletlerin stratejik hesapları çoğu zaman haritalar üzerinde yapılırken, bunun bedelini sıradan insanlar, statüsüz halklar, korumasız azınlıklar ödemektedir. Belki de bu yüzden Trump’ı anlamaya çalışıyorum. Tarih bazen insanları yaratır, bazen de insanlar tarihin içindeki çatlaklardan yükselir. Donald Trump ikinci kategoriye aittir. O, yalnızca bir iş insanı, milyarder ya da Amerikan siyasetinin sıra dışı bir aktörü değildir. Trump, modern dünyanın birikmiş öfkesinin, korkularının, önyargılarının ve hayal kırıklıklarının ete kemiğe bürünmüş halidir. Onu anlamaya çalışırken yapılan en büyük hata, meseleyi yalnızca Trump’ın kişiliğine indirgemektir. Elbette karakteri önemlidir. Kadınlarla ilişkileri, hakkında açılan davalar, kamuoyuna yansıyan skandallar ve sürekli tartışma yaratan söylemleri onun kişisel dünyasına dair önemli ipuçları sunar. Ancak Trump’ı tarihsel olarak anlamlı kılan şey bunlar değildir. Asıl mesele, milyonlarca insanın neden onun etrafında toplandığıdır.
Çünkü Trump bir neden değil, bir sonuçtur. Soğuk Savaş sonrasında liberal demokrasinin insanlığın nihai siyasi modeli olduğu iddia edilmişti. Serbest piyasa büyüyecek, demokrasi yayılacak, insan hakları güçlenecek ve uluslararası kurumlar çatışmaları azaltacaktı. Fakat yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği bu vaatlerin önemli ölçüde aşındığını gösterdi. Gelir eşitsizlikleri büyüdü, orta sınıflar zayıfladı, siyasi kurumlara güven azaldı ve küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki uçurum derinleşti. Trump tam da bu zeminde yükseldi. Amerika’nın sanayi bölgelerinde işini kaybeden işçiler, büyük şehirlerin dışında yaşayan ve kendisini kültürel olarak dışlanmış hisseden insanlar, göçten korkan kesimler, küreselleşmenin kendi hayatlarını değersizleştirdiğini düşünen milyonlar onun söyleminde kendilerine bir ses buldular. Trump’ın başarısı, insanları umut etrafında değil, çoğu zaman korku etrafında örgütleyebilmesidir.
Göçmenler, dış güçler, elitler, medya, uluslararası kuruluşlar ve siyasi rakipler; bunların tamamı Trump siyasetinde birer tehdit unsuru olarak sunuldu. Böylece karmaşık ekonomik ve toplumsal sorunlar basit düşman figürlerine dönüştürüldü. Modern siyasetin en eski yöntemlerinden biri yeniden sahneye çıktı: İnsanların korkularını yönetmek. Bu yalnızca Amerika’ya özgü bir durum değildir. Avrupa’da yükselen aşırı sağ hareketler, Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında büyüyen güvenlik kaygıları, ekonomik durgunluk ve göç tartışmaları benzer dinamikleri beslemektedir. Bugün birçok toplumda yabancı korkusu, kültürel kaygılar ve ekonomik belirsizlikler siyasal sermayeye dönüştürülmektedir. Trump bu sürecin mimarı değil, en görünür yüzlerinden biridir. Onun dış politikadaki yaklaşımı da aynı mantığın ürünüdür. Dünya, Trump’ın gözünde çoğu zaman tarihsel hafızası olan karmaşık toplumların toplamı değil, pazarlık yapılabilecek aktörlerden oluşan büyük bir ticaret masası gibidir. Anlaşmalar yapılabilir, tarifeler değiştirilebilir, ekonomik çıkarlar yeniden düzenlenebilir.
Ancak tarihin derin fay hatları yalnızca ekonomik hesaplarla kapanmaz. Ortadoğu bunun en açık örneğidir. Bölgenin çatışmaları yalnızca güncel siyasi çıkarların değil, yüzyılların biriktirdiği tarihsel, mezhepsel, kültürel ve jeopolitik gerilimlerin sonucudur. Ticaret önemli bir araçtır, fakat tarih boyunca insanlar yalnızca ekonomik nedenlerle savaşmamışlardır. Kimlikler, inançlar, aidiyetler ve güç mücadeleleri çoğu zaman ekonomik aklın önüne geçmiştir. Trump’ın bu gerçekliği zaman zaman küçümsediği görülmektedir. Bu benim için soyut bir gözlem değildir. Rojava ve Başuerê Kürdistan‘da yaşanan her gelişmede, Washington’daki her müzakerede, o küçümsemenin bedelini ödeyen insanların yüzlerini görüyorum.
Öte yandan Trump’ın otoriter liderlerle kurduğu ilişkiler de dikkat çekicidir. Trump, demokratik normlara bağlı liderlerden çok, karar alma süreçlerini merkezileştirmiş güçlü figürlere karşı daha rahat görünmektedir. Bunun nedeni ideolojik bir yakınlıktan ziyade, siyaseti kurumsal süreçlerden çok kişisel ilişkiler ve güç dengeleri üzerinden okumasıdır. Ancak burada daha büyük bir tehlike vardır: Trump’ın temsil ettiği şey yalnızca belirli bir siyasi program değildir. O, hakikatin görecelileştiği, kurumların itibarsızlaştırıldığı ve siyasi sadakatin evrensel değerlerin önüne geçtiği yeni bir çağın sembolüdür. Bu çağda insan hakları, hukuk devleti ve demokratik ilkeler artık kutsal kabul edilmemekte, siyasi fayda sağladıkları ölçüde değer görmektedir.
İşte asıl ahlaki çöküntü burada başlamaktadır. Bir toplum, doğruların değil tarafların konuşulduğu noktaya ulaştığında; hukuk, adalet için değil rakipleri cezalandırmak için talep edildiğinde; insan hakları yalnızca kendi grubuna uygulanması gereken ilkeler olarak görüldüğünde demokrasi içten içe çürümeye başlar. Trump bu çürümenin sebebi değildir. Fakat o, bu çürümenin en görünür aynalarından biridir. İnsan bazen kendisine acı veren kişileri ve olayları unutmak ister. Fakat unutmak her zaman doğru değildir. Bazı deneyimler hafızada kalmalıdır. İntikam için değil, ders çıkarmak için. Gelecekte benzer hataların nasıl önlenebileceğini anlayabilmek için. Bu nedenle Trump üzerine düşünmek aslında yalnızca Amerika üzerine düşünmek değildir. Bu, çağımız üzerine düşünmektir.
Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde farklı isimler altında benzer figürler yükselmektedir. Hepsi aynı sorudan beslenmektedir: İnsanlar özgürlükten vazgeçmeye ne zaman razı olur? Belki de Trump’ın tarihsel önemi burada yatmaktadır. O, yalnızca bir siyasi lider değil, modern dünyanın kendi krizleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı büyük bir aynadır. O aynaya bakıldığında görülen şey yalnızca Trump değildir. Aynı zamanda korkularımız, öfkelerimiz, önyargılarımız ve demokrasinin ne kadar kırılgan olduğunu unutan çağımızdır. Trump benim için yalnızca bir siyasi lider değil, gücün sorumluluktan kopmasının ne gibi sonuçlar doğurabileceğini hatırlatan tarihsel bir figürdür.
Çünkü siyaset bazen televizyon ekranlarında izlenen bir tartışma değildir. Bazen bir ailenin terk etmek zorunda kaldığı evidir. Bazen geride bırakılan bir tarladır. Bazen de bir insanın hafızasında yıllarca silinmeden kalan bir acıdır.











