Kürt aktörlerin gelecekte ortaya çıkacak bu yeni konjonktürü ıskalama lüksü yoktur. Bunun tek yolu ise bugünden başlayarak entelektüel, kurumsal ve toplumsal düzeyde büyük bir hazırlık yürütmektir. Tüm parçaları itibariyle Kürt siyaseti; iç kavgaları ve ideolojik dogmaları bir kenara bırakarak, gelecekteki fırsatları göğüsleyebilecek, rasyonel kararlar alabilen, kurumsal olarak büyümüş ve güçlü bir özgül ağırlık yaratmak zorundadır.
Küresel Siyasetin Otoriter Dönüşü ve Kazanımların Riski
Yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken, uluslararası sistem Soğuk Savaş sonrası döneme rengini veren liberal iyimserliği büyük ölçüde terk etmiştir. Küresel ölçekte inşa edilen demokratik normların ve kurumsal mekanizmaların gerilediği, bunun yerine otoriter eğilimlerin egemen paradigmaya dönüştüğü bir fetret dönemi yaşanmaktadır. ABD siyasetinde Clinton döneminin küreselleşmeci-liberal vaatlerinden Trump döneminin içe dönük, korumacı ve “norm dışı” devlet yapısını merkeze alan pragmatizmine geçiş, bu kırılmanın en somut göstergesidir. Küresel siyasetteki bu eksen kayması, çevre coğrafyalarda demokratikleşme ve tanınma mücadelesi veren tarihsel aktörler için “kazanımları kaybetme riski” doğurmaktadır.
Tarihsel konjonktürün bu denli sertleştiği ve güç politikasının ön plana çıktığı dönemlerde, kurumsallaşamamış veya egemen devletlerin insafına bırakılmış tüm kazanımlar tehdit altındadır. Bu durum, siyasi elitlerin retorik bir alışkanlık olarak sürdürdüğü beylik söylemlerin ötesinde, yapısal bir kriz olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla mevcut siyasi durumun doğru okunması, geçici konjonktürel ittifakların ötesine geçerek küresel jeopolitiğin temel dip dalgalarını kavramayı zorunlu kılmaktadır.
Küresel Güç Mücadelesi ve Stratejik Dengelerin Değişimi
Bugün küresel ölçekte gözlemlenen otoriterleşme eğilimlerinin arka planında, salt iç siyasi dinamikler değil, uluslararası sistemik rekabetin yarattığı derin bir güvenlik kaygısı yatmaktadır. Bu kaygının merkezinde ise Çin’in küresel bir ekonomik, teknolojik ve askeri güç olarak yükselişi yer almaktadır. ABD ve Batı ittifakı açısından Çin’in bu potansiyeli, hegemonik statükonun sürdürülebilirliğine yönelik en büyük risk olarak kodlanmıştır.
2000’li yılların başlarında, özellikle Trump döneminin de zeminini hazırlayan stratejik akıl, uluslararası sistemdeki “norm dışı” veya “revizyonist” devletlerle doğrudan mücadeleyi ana eksen haline getirmişti. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan geniş coğrafya, bu hegemonik mücadele ve yapısal dönüşümün temel operasyon alanı olarak seçilmişti. Ancak zamanla anlaşıldı ki, bu devletlerle girilen mikro ve makro düzeydeki çatışmalar, küresel gücün zaman, enerji ve ekonomik kaynaklarını tüketen, sürdürülemez bir dış siyaset modeline dönüşmüştür.
Washington, bu sürdürülemezliğin fark edilmesiyle birlikte enerjisini daha rafine ve büyük ölçekli bir stratejiye kaydırmıştır. Yeni stratejinin özü; Çin’in küresel yayılmacılığını ve Kuşak-Yol gibi mega projelerini engellemek adına dünyanın kritik jeopolitik bölgelerinde tahkimatlar kurmak, kalın blokajlar örmektir. Bu blokaj politikası, küresel kaynakların ve ittifak ilişkilerinin yeniden dağıtılmasını, dolayısıyla yerel ve bölgesel aktörlerin eski önem dizilimlerinin bozulmasını beraberinde getirmektedir.
Bölgesel Denklem, Türkiye ve Demokratikleşmenin Zorluğu
Küresel düzeydeki bu stratejik eksen değişimi, bölgesel alt sistemlerde anında yankı bulmaktadır. Türkiye, 2000’li yılların başında uluslararası sistemin geniş Ortadoğu projesi ve bölgesel dönüşüm vizyonuyla uyumlu bir dış politika çizgisine yönelmişti. Bu paralellik iç siyasette de yapısal bazı yumuşamalara, nitekim Kürt meselesinin çözümüne yönelik “barış süreçleri” gibi arayışlara zemin hazırlamıştı. Kürt aktörlerin o dönemde geliştirdiği barış çabaları ve çözüm arayışları, küresel siyasetin normatif iklimiyle uyumlu bir karaktere sahipti.
Ancak gelinen yeni aşamada, küresel dengelerin darbe aldığı ve büyük güçlerin sert hamlelerle blokajlar ördüğü bir vasatta, Türkiye kendisini bu yeni dengede kritik bir konuma yerleştirmeye çalışmaktadır. Ankara; küresel güç blokları arasındaki çatlaklardan ve yeni güvenlik mimarisinden istifade ederek, kendi bölgesel nüfuzunu ve güvenlik bariyerlerini pekiştirme siyaseti gütmektedir. Bu durum Türkiye’nin jeopolitik denklemlerde taktiksel bir esneklik kazanmasına yol açarken, iç ve dış politikasındaki güvenlikçi karakteri maksimum düzeye çıkarmaktadır.
Böylesi bir konjonktürde, devlet aygıtından ve mevcut iktidar yapısından içsel bir “demokratikleşme eğilimi” beklemek rasyonel bir analiz olmaktan tamamen uzaktır. Zira bölgesel denklemde askeri ve stratejik tahkimatı önceleyen, çatışma mimarisine dayalı bu yeni pozisyon, demokratik standartların ve insan hakları rejimlerinin askıya alınmasını yapısal bir gereklilik olarak dayatmaktadır. Küresel sistemin de normatif baskı araçlarını yitirdiği bu sert gerçeklik ortamı, içeride demokratik bir dönüşüm potansiyelini daha fazla zayıflatmaktadır. Dolayısıyla, yakın vadede yerel bir demokratik açılım beklemek jeopolitik gerçeklikle uyumlu görünmemektedir.
Kürt Siyasetinde Özgüç ve Bağımsız Çizgi
Bu pek de iyimser görünmeyen tablo karşısında Kürt siyasi hareketinin takınması gereken rasyonel tutum, kendi tarihsel ve sosyolojik geleceğini Türkiye’nin veya bölgedeki diğer egemen devletlerin iç demokratikleşme süreçlerine endekslemekten vazgeçmektir. Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki, Kürt toplumunun hak arama mücadelesi ve örgütlü yapısı büyüdükçe, merkezdeki iktidar yapıları ister demokrat ister anti-demokratik kodlara sahip olsun, bu dinamik gücü kendi bekaları doğrultusunda kontrol altına almaya veya tasfiye etmeye yönelmektedir.
Bu nedenle Kürtler, demokratik mücadele iddialarında ısrar ederken, bu mücadeleyi egemen yapıların lütfuna veya iç dinamiklerin öngörülemez salınımlarına bağlayamazlar. Temel strateji; yerinden kopmadan, kendi toplumsal ve siyasal özgücüne dayanarak bağımsız bir hat inşa etmek olmak zorundadır. Egemen devletlerin demokratikleşme vaatlerine endekslenen bir siyaset anlayışı, söz konusu devletlerin otoriter refleksleri keskinleştiğinde tasfiye olma riskiyle yüz yüze kalır. Demokratik siyaset zemininde kalmak ve bunda ısrarcı olmak kuşkusuz olması gerekendir ve mevcut konjonktüre uygun bir yeniden düzenlenmeyi gerekli kılmaktadır. Ancak “Türkiye’yi demokratikleştirme” siyasetiyle sınırlı kalmak ve Kürt sorununun çözümünü tamamen buna endekslemek, günümüz gerçekliğiyle uyumlu bir yaklaşım değildir.
Kürt siyasi hareketinin önündeki en büyük entelektüel ve pratik engel, katı ideolojik kalıplarla 21. yüzyılın akışkan jeopolitiğini yönetmeye çalışmaktır. Çağın rasyonel aklı; esnek, analitik ve pragmatik kurumsal yapıları zorunlu kılmaktadır. Siyasi vizyon ile sahadaki pratik fayda arasındaki makasın açılması, kitleleri mobilize etme yeteneğini köreltmekte ve siyasi yapıların süreci göğüslemesini imkânsız hale getmektedir.
Kürt siyaseti, sığ bir ideolojik retoriğin içerisine hapsolarak veya genişleme adına kimi marjinal ilişkilerin boyunduruğuna teslim olarak daha fazla kitleselleşemez ve küresel aktörler nezdinde ciddiye alınamaz. Siyaset, yüzünü doğrudan geniş Kürt kesimlerine dönerek; meşru, geniş tabanlı ve “Kürdi-demokratik” temelde yeniden yapılanmak zorundadır. Siyasetin merkezini marjinal ideolojik tartışmalar değil; toplumsal haklar, kurumsal temsil ve demokratik meşruiyet oluşturmalıdır.
Diaspora Diplomasisi ve Küresel Konjonktüre Hazırlık
Modern dünyada ulusal mücadelelerin başarı şansı, ürettikleri küresel diplomasi ağlarının derinliğiyle doğrudan orantılıdır. Son yıllarda siyasi ve ekonomik nedenlerle, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada gibi stratejik merkezlere yüz binlerce eğitimli, genç ve dinamik Kürt nüfusu göç etmiştir. Bu devasa insan kaynağı, sadece bir sığınma topluluğu olarak görülmemeli, aksine küresel bir diaspora diplomasisinin ana omurgası haline getirilmelidir.
Kürt siyasi aklı, diasporayı marjinal dernekçilik faaliyetlerinin ve içe dönük ideolojik kutlamaların ötesine taşımakla yükümlüdür. Batı metropollerindeki bu yeni nesil nüfus; akademik kurumlarda, uluslararası sivil toplum kuruluşlarında, lobicilik faaliyetlerinde ve siyasi karar alma mekanizmalarında etkin kılınmalıdır. Dünyanın dört bir yanındaki nitelikli Kürt gücünü ortak bir paydada, rasyonel ve profesyonel bir ağ yapısında bir araya getirmek, ulusal çıkarların küresel ölçekte savunulması için hayati bir zorunluluktur. Kanada ve ABD’deki bu potansiyel üzerinden örülecek güçlü bir diplomasi, bölgesel sıkışmışlıkları aşmanın en etkili yolu olacaktır.
Geleceğin Çok Kutuplu Dünyası ve Stratejik Tahkimat
Mevcut küresel düzen ve ABD’nin hegemonik blokaj stratejileri sonsuza kadar sürdürülemez. Dünya dengeleri; ekonomik krizler, jeopolitik aşınmalar ve en önemlisi yapay zekâ, siber teknolojiler ile yeni nesil üretim ilişkilerinin etkisiyle yakın gelecekte çok daha farklı ve öngörülemez bir sürece evrilecektir. Mevcut otoriter dalga tepe noktasına ulaştıktan sonra, uluslararası sistemde yeni güç boşluklarının oluşması ve yeni konjonktürel pencerelerin açılması kaçınılmazdır.
Kürt aktörlerin gelecekte ortaya çıkacak bu yeni konjonktürü ıskalama lüksü yoktur. Bunun tek yolu ise bugünden başlayarak entelektüel, kurumsal ve toplumsal düzeyde büyük bir hazırlık yürütmektir. Tüm parçaları itibariyle Kürt siyaseti; iç kavgaları ve ideolojik dogmaları bir kenara bırakarak, gelecekteki fırsatları göğüsleyebilecek, rasyonel kararlar alabilen, kurumsal olarak büyümüş ve güçlü bir özgül ağırlık yaratmak zorundadır. Yarının dünyasında ancak rasyonel hazırlığını bugünden tamamlamış aktörler kendilerine bir yer bulabilecektir.












