Son İran savaşı, ardından gelen ateşkes ve bugün devam eden müzakere sürecine baktığımda benim gördüğüm en önemli gerçek şudur: Ortadoğu’da eski dengeler değişiyor, fakat birçok kesim hala eski dünyanın kurallarıyla düşünmeye devam ediyor. Uzun yıllar boyunca bölgede yaşayan halklar, devletler ve siyasi hareketler Amerika’yı son sözü söyleyen güç olarak gördü. Bir kriz çıktığında gözler Washington’a çevriliyordu. İsrail de böyle düşünüyordu, Körfez ülkeleri de böyle düşünüyordu, Avrupa da büyük ölçüde güvenliğini Amerikan gücüne dayandırıyordu. Kürtler de dahil olmak üzere birçok topluluk, Amerika’nın gerektiğinde kendilerini koruyacağına inanıyordu.
Son Iran savaşından sonra ise farklı bir tablonun ortaya çıktığını göstermektedir. Donald Trump’ın seçim kampanyasında en çok kullandığı sloganlardan biri “America First”, yani “Önce Amerika” idi. O dönemde birçok kişi bunu sıradan bir seçim sloganı olarak değerlendirdi. Yaşanan 1,5 senelik Trump pratiği bunun daha derin bir anlam taşıdığını bize gösteriyor. Çünkü Trump vaatleri ile aslında Amerika’nın dünyadaki rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Trump’ın temel yaklaşımı şuydu: Amerika artık dünyanın her yerindeki sorunların maliyetini üstlenmek istemiyor. Her çatışmaya müdahale etmek istemiyor.
Her müttefikin güvenlik yükünü taşımak istemiyor. Washington artık ideolojik değil, daha çok maliyet ve çıkar hesabı yapıyor. İran savaşı da bu yaklaşımın sınandığı en önemli olaylardan biri oldu. İran savaş boyunca çok ağır darbeler aldı. Lideri dahil üst düzey komutanlarını kaybetti, önemli siyasi ve askeri kadroları hedef alındı. Ekonomik olarak zaten zor durumda olan ülke daha da büyük bir yükün altına girdi. Bütün bunlar bir gerçektir. Ancak başka bir gerçek daha var. Bütün bu kayıplara rağmen İran tamamen çökmüş değildir. Tam tersine, sahip olduğu bölgesel ağlar, vekil güçler ve askeri kapasitesi sayesinde direnme gücünü koruyabildiğini gösterdi. İran’ın ağır hasar aldığı açıktır ama tamamen etkisiz hale getirildiğini söylemek de gerçekçi değildir. Bence savaşın asıl sonucu burada ortaya çıktı.
Çünkü mesele yalnızca İran’ın ne kadar zarar gördüğü değildir. Mesele savaşın ortaya çıkardığı maliyetlerdir. Petrol fiyatlarındaki yükseliş bütün dünyayı etkiledi. Enerji piyasaları sarsıldı. Körfez ülkeleri ekonomik belirsizlik yaşamaya başladı. Küresel ticaret yeni risklerle karşı karşıya kaldı. Bu gelişmeler dönüp dolaşıp Amerikan ekonomisini de etkiledi. Amerikalı çiftçi traktörüne mazot almak zorunda. Nakliyat şirketleri yakıt kullanmak zorunda. Fabrikalar enerji tüketmek zorunda. Petrol fiyatlarındaki her artış en sonunda sıradan vatandaşın cebine yansıyor. Trump’ın da azalan kamuoyu desteği ile bu gerçeği gördüğünü düşünüyorum. Bu nedenle Washington’un önceliği savaşın büyümesi değil, savaşın maliyetlerini kontrol altına almak oldu. İran ile yürütülen müzakerelerin temel nedeni de sanırım budur. Amaç yalnızca askeri üstünlük sağlamak değil, Amerika’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumaktır. Bu durum bazı çevrelerde hayal kırıklığı yarattı. Çünkü uzun yıllar boyunca Amerika’nın müttefiklerini her şart altında koruyacağına dair güçlü bir inanç vardı.
Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun eskisi kadar geçerli olmadığını gösteriyor. Bence son birkaç yılın en önemli gelişmelerinden biri de budur. Amerika’nın gücü ortadan kalkmış değildir. Hala dünyanın en büyük askeri ve ekonomik güçlerinden biridir. Ancak Washington artık bu gücü geçmişte olduğu gibi kullanmak istemiyor. Gücünü daha seçici kullanıyor ve maliyet hesabını çok daha dikkatli yapıyor. Bu değişimin etkileri yalnızca Ortadoğu’da değil Avrupa’da da hissediliyor. Trump’ın NATO ülkelerine yönelik eleştirileri uzun süredir devam ediyor. Avrupa ülkelerinin kendi güvenliklerini kendilerinin sağlaması gerektiğini söylüyor. Avrupa başkentlerinde son yıllarda savunma harcamalarının artmasının temel nedenlerinden biri de budur.
Avrupa da artık Amerikan güvenlik şemsiyesinin sonsuza kadar aynı şekilde devam etmeyeceğini görüyor. Ortadoğu’da ise bu yeni dönemin en dikkat çekici sonuçlarından biri Türkiye’nin yükselen rolüdür. Ben Trump yönetiminin Türkiye ile ilişkilerine bu açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum. Washington bugün bölgedeki yükünü azaltmaya çalışıyor. Bunun için de bölgesel aktörlere daha fazla sorumluluk vermek istiyor. Türkiye bu noktada öne çıkıyor. Suriye’den Karadeniz’e, Kafkasya’dan Irak’a kadar geniş bir coğrafyada Türkiye artık önemli bir aktör haline gelmiştir. Trump ile Erdoğan arasındaki ilişkinin yalnızca kişisel dostluk ya da liderler arası diyalog üzerinden okunması eksik olur. Burada jeopolitik bir ihtiyaç da vardır. Amerika bölgeden tamamen çekilmiyor ama bölgesel denklemi artık daha çok bölgesel aktörler üzerinden yönetmek istiyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye’nin özellikle Suriye ve Arap dünyasındaki etkisinin daha da artacağını düşünüyorum. Elbette bunun bazı çelişkileri de vardır. Özellikle İsrail açısından Türkiye’nin yükselen etkisi dikkatle takip edilmektedir. Ankara’nın İsrail karşıtı söylemleri ve Filistin konusundaki sert tutumu İsrail’de çeşitli kaygılar yaratmaktadır.
Ancak buna rağmen Washington açısından hem Türkiye hem de İsrail vazgeçilmez aktörlerdir. Bu nedenle Amerika’nın temel hedefinin iki ülke arasında denge kurmak olacağını düşünüyorum. Bütün bu gelişmeler Kürt meselesini de doğrudan etkiliyor. Belki de değişimin en net hissedildiği alanlardan biri burasıdır. DAIŞ’e karşı mücadelede Kürtler büyük bedeller ödedi. Binlerce insan hayatını kaybetti. Çok ağır insani maliyetler ortaya çıktı. Bu süreç doğal olarak Kürt toplumunda önemli beklentiler yarattı. Birçok kişi uluslararası desteğin sonunda siyasi kazanımlara dönüşeceğini düşündü. Fakat bugün ortaya çıkan tablo farklıdır. Benim gördüğüm kadarıyla büyük güçlerin öncelikleri Kürt meselesi değildir. Amerika’nın da değildir, Rusya’nın da değildir, Çin’in de değildir. Herkes kendi çıkarına göre hareket ediyor. Bu tespit bazı insanları rahatsız edebilir ama bölgedeki gelişmeler bize bunu göstermektedir.
Özellikle Trump döneminde Washington’un devlet dışı aktörlerden çok devletlerle çalışmaya yöneldiğini görüyoruz. Amerika’nın önceliği artık yeni siyasi projeler geliştirmek değil, mevcut devletlerle istikrarı korumaktır. Türkiye açısından da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Ankara uzun yıllardır güçlü bir Kürt statüsünün ortaya çıkmasını güvenlik riski olarak değerlendirmektedir. Bölgesel politikalarının önemli bir kısmı da bu anlayış üzerine kuruludur. Son dönemde PKK ile ilgili yürütülen süreçlere baktığımızda, Türk devletinin temel hedefinin silahlı dönemi kapatmak ve meseleyi kontrol edilebilir bir zemine çekmek olduğunu görmek gerekiyor. Kürt siyasetinin de artık bu yeni gerçekliğe göre pozisyon almaya başladığı anlaşılıyor. Bu durumun herkes tarafından kabul edildiğini söylemek mümkün değildir. Ancak bölgede oluşan genel eğilim bu yöndedir. Benzer bir tabloyu İsrail konusunda da görüyorum. Geçmişte bazı çevrelerde İsrail ile Kürtler arasında stratejik bir ortaklık kurulabileceği yönünde güçlü beklentiler vardı. Fakat son krizlerde İsrail’in önceliğinin kendi güvenliği olduğu açık biçimde görüldü. Açıkçası buna şaşırmamak gerekir.
Çünkü devletler öncelikle kendi çıkarlarını korurlar. Aslında bugün Ortadoğu’nun bize öğrettiği en temel gerçeklerden biri de budur. Kimsenin kimseyi sonsuza kadar koruyacağı bir dünya yoktur. Kimsenin başka bir güce dayanarak geleceğini garanti altına alabileceği bir dönem de yoktur. Bu nedenle ister Kürtler olsun, ister Araplar, ister Türkler ya da bölgedeki başka topluluklar olsun, herkesin yeni dönemin gerçeklerini doğru okuması gerekiyor. Bana göre İran savaşı yalnızca İran ile İsrail arasındaki bir çatışma değildi. Aynı zamanda yeni dünyanın nasıl şekillendiğini gösteren önemli bir örnekti. Bu yeni dünyada devletler yeniden güç kazanıyor.
Devlet dışı silahlı yapıların hareket alanı daralıyor. Diplomasi, ekonomi, kurumsallaşma ve siyasi meşruiyet giderek daha fazla önem kazanıyor. Trump dönemi Amerikan hegemonyasının sona erdiği bir dönem olmayabilir. Ancak Amerika’nın dünyadaki rolünü yeniden tanımladığı bir dönem olduğu açıktır. Ve bana göre İran savaşıyla birlikte ortaya çıkan en önemli sonuç şudur: Artık hiç kimse siyasetini Amerika’nın kendisini kurtaracağı varsayımı üzerine kuramaz. Yeni dönemde ayakta kalacak olanlar, değişen güç dengelerini doğru okuyabilenler ve kendi gerçeklikleri üzerinden siyaset üretebilenler olacaktır.











