Türkiye’de iktidarlar değişti, partiler kapandı, liderler geldi geçti; fakat devletin muhalefetle kurduğu ilişkinin bazı refleksleri neredeyse hiç değişmedi. Bu topraklarda iktidar, kendisini yalnızca yönetme yetkisinin sahibi değil, devletin gerçek sahibi olarak gördü. Muhalefet ise çoğu zaman meşru bir rakip değil; sınırlandırılması, etkisizleştirilmesi ya da kontrol altında tutulması gereken bir alan olarak değerlendirildi.
Bugün CHP etrafında yaşanan tartışmalar da bu tarihsel arka plandan bağımsız okunamaz. Çünkü Türkiye’de siyasal krizler çoğu zaman yalnızca sandıkta çözülmedi; mahkeme salonlarında, kapatma davalarında, medya operasyonlarında ve devletin görünmeyen güç alanlarında yeniden şekillendirildi. Dün Kürt siyasetine yönelen baskı mekanizmalarının bugün başka muhalefet alanlarına uzanması bu yüzden birçok insan açısından şaşırtıcı görünmüyor. Türkiye’nin modern siyasi tarihi biraz da “makbul muhalefet” üretme tarihidir.
Devlet, kendisine güçlü biçimde itiraz eden toplumsal hareketlerle karşılaştığında çoğu zaman demokratik rekabeti büyütmek yerine siyasal alanı daraltmayı tercih etti. 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 askeri rejimi, DEP milletvekillerinin Meclis’ten kelepçeyle çıkarılması, parti kapatmaları, kayyum politikaları ve gazetecilere yönelik baskılar…
Bunların hiçbiri birbirinden tamamen kopuk olaylar değildir. Hepsi aynı tarihsel refleksin farklı dönemlerdeki yüzleridir. Bu nedenle CHP’nin 2023 kurultayına yönelik mahkeme müdahalesi toplumun önemli bir kesiminde yalnızca “hukuki” bir karar olarak görülmüyor. Çünkü mesele yalnızca bir kongre tartışması değil. Ortada aynı zamanda derinleşen ekonomik kriz altında yoksullaşan, geleceğe dair umudunu kaybeden ve iktidardan uzaklaşmaya başlayan geniş bir toplumsal huzursuzluk bulunuyor. Yerel seçimlerden sonra CHP’nin özellikle büyük şehirlerde güç kazanması ve anketlerde yükselişe geçmesi, siyasal dengeleri değiştirebilecek yeni bir ihtimali büyüttü.
Tam da bu noktada devlet gücünün yeniden devreye girdiği düşünülüyor. Çünkü otoriterleşen sistemlerde iktidarlar yalnızca halk desteğiyle ayakta kalmaz; rakiplerini parçalayarak, muhalefeti iç krizlere sürükleyerek ve toplumu sürekli bir gerilim atmosferinde tutarak da varlıklarını korumaya çalışırlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar birçok rejim, ekonomik çöküş dönemlerinde demokratik rekabeti güçlendirmek yerine devletin bütün imkânlarını siyasal alanı yeniden dizayn etmek için kullandı. Bugün Türkiye’de büyüyen kaygının merkezinde de tam olarak bu soru var: İktidar, seçimle kaybetme ihtimalini gördüğü için siyasal zemini yeniden mi şekillendiriyor? Çünkü ekonomik tablo ağırdır. Enflasyon milyonlarca insanın hayatını ezmektedir.
Gençler başka ülkelerde gelecek aramaktadır. Emekliler yaşam mücadelesi vermektedir. Hukuka duyulan güven ise her geçen gün daha fazla aşınmaktadır. Böyle dönemlerde iktidarlar için en tehlikeli ihtimal, toplumun ortak bir demokratik zeminde buluşabilmesidir. İşte tam burada mesele yalnızca CHP olmaktan çıkıyor. Çünkü Türkiye’de devlet aklının tarihsel korkularından biri de Türklerle Kürtlerin demokratik bir ortaklık zemini kurabilmesidir. Geçmiş çözüm sürecinin sert biçimde sona ermesinin nedenlerinden biri de buydu. Ç
ünkü o süreç yalnızca silahların susma ihtimali değildi; aynı zamanda Türkiye’de yeni bir siyasal denge ihtimaliydi. Bir dönem toplumun önemli bir kısmı ilk kez birlikte yaşam fikrini daha yüksek sesle tartışmaya başlamıştı. Kürt meselesi ilk kez yalnızca “güvenlik” başlığı altında değil; demokrasi, eşit yurttaşlık ve siyasal temsil çerçevesinde konuşuluyordu. Selahattin Demirtaş’ın yükselişi de tam bu döneme denk geldi. Çünkü Demirtaş yalnızca Kürtlere değil, Türkiye’nin tamamına konuşmaya çalışan bir siyaset dili kuruyordu. Ve tam da bu yüzden sistem açısından tehlikeli görüldü. Çünkü otoriter yapılar en çok köprü kurabilen figürlerden korkar. Bir toplumun birbirini anlamaya başlaması, korku siyasetine dayanan düzenleri zayıflatır. Oysa kutuplaşma üzerinden güç üreten iktidarlar için sürekli düşman üretmek hayati önem taşır.
Bugün CHP etrafında yaşanan krizlerin, yükselen milliyetçi dilin ve demokratik alanın daraltılmasının birçok insan tarafından yeni bir gerilim siyaseti hazırlığı olarak okunmasının nedeni de budur. Çünkü barış ihtimali büyüdüğünde otoriterlik zayıflar. Toplum konuşmaya başladığında korku küçülür. Muhalefet birleştiğinde iktidarın hareket alanı daralır. Bu yüzden bugün yaşananlar yalnızca bir parti kavgası değildir. Mesele, Türkiye’nin nasıl bir rejime dönüşeceği meselesidir.
Çünkü bir ülkede mahkemeler siyasal alanın merkezine yerleşmeye başladığında, demokrasi yavaş yavaş yalnızca biçimsel bir yapıya dönüşür. Tarihin bize öğrettiği sert bir gerçek vardır: Bir ülkede iktidarın değişme ihtimali zayıfladıkça demokrasi de zayıflar. Sandık kalır ama siyasetin ruhu boşalır. Muhalefet vardır ama hareket alanı daraltılır. Gazeteler çıkar ama insanlar gerçekleri fısıltıyla konuşur. Mahkemeler çalışır ama toplum adalete inanmaz. Türkiye bugün tam da böyle tarihsel bir eşikte duruyor.
Çünkü mesele artık yalnızca bir iktidarın geleceği değildir. Mesele, bu ülkenin yeniden demokratik siyaset üretebilen bir toplum olup olamayacağıdır. Ve belki de en büyük tehlike şudur: Toplumun uzun süredir yaşadığı ekonomik yıkım, hukuksuzluk ve kutuplaşma artık insanlara “başka türlü bir hayat mümkün değil” duygusunu dayatıyor. Oysa halkların hafızası bazen devletlerden daha uzun yaşar. Baskıyla kurulan düzenler güçlü görünebilir; fakat tarihte hiçbir iktidar sonsuza kadar korkuyla ayakta kalamadı.












