Samsatlı Saatçi Sarkis: 24 Nisan, 1915, İstanbul

Yazarlar

Yahya Kemal, Paris’ten dönmüştü. 

Darüşşafaka İdadisi’nde tarih ve edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Ben ve Ahmet Hamdi onun öğrencileri olmuştuk…  

Yahya Kemal, Balkan yenilgisinden dolayı kederleniyor, arada bir dersi bir yana bırakıp Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü şiirini okuyordu, o zaman mest oluyorduk… Sonra ben, şiiri Fransızca, üstelik ezberden okuyunca, herkes ağlıyordu; Yahya Bey, Türkçe çevirisiyle veriyordu şiiri, yani onda kurt ölümü millet oluyordu, ben okuyunca, doğa ve aşk oluyordu… O zaman, gözden değil, kalpten ağlıyordu herkes. Benim şiir anlayışım bu idi… Büyük şiiri arıyordum ama beni çekemeyenler vardı… Samsat’tan gelmiş, bize burada şiir dersi veriyor diyenler… Hem Ahmet Hamdi, hem de bir meseleden dolayı bize yanaşmayan Nazım, beni çok kıskanırdı. Ne yapayım, onlar denizi, gölleri, ben nehirleri seviyordum. Yine de aramız iyiydi, hoştu, babamda edebiyatçılara çok bulaşma demişti, kibirli olurlar. İki iş yapıyordum, bir saat tamiri ve okula gitmek… Canım sıkılınca da Tevfik Fikret’in yanına gidiyordum… Tevfik Bey, insan değildi, başka bir şeydi… Sis şiirimi oku deyince, elimde kağıdın titrediğini gördüm: “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir/ Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir” deyince, titremeyen kim vardı? Hiç kimse. 

Benim için her şey iyiydi, güzeldi, ta ki, o güne kadar. 

O gün İstanbul’un bütün camilerinde Haşir Suresi (سورة الحشر : Toplama, sürme) okundu ve surenin faziletleri bir anda yayıldı, sureden üç ayetinin okunması halinde kişinin müjdeler alacağı bildirildi. Tanıdık, komşu, esnaf, dost gibi ifadeler kalktı, güneş, dünyadan yengeç gibi çekildi… 

Derken İstanbul ablukaya alındı. Mahalleler içinde evler seçildi. İlk gece herkesçe bilinen kimseler gözaltına alındı. Aralarında cemiyete yakın kimseler ve mebuslar vardı; bunlardan biri Kirkor Zohrab’dı. Bir yanlış anlama olabilir miydi? Zohrab, bir gün sonra bırakıldı ama ikinci gün, mahalleler boşaldı. İki binin üzerinde kişi gözaltına alındı, bu sayı, giderek arttı. Babam, iki katır buldu, Samsat’a gidelim dedi ama birkaç gün sonra babam da alındı, ben, baba dostu mirahur Necip Bey’in ahırında saklandım. İki gün hayvan tersi içinde kaldım… Necip aslında iyi bir adam değildi ama nalbant Samsatlı olunca, beni baba dostu diye idare etti…  

Bir yıl önce de cemiyet nüfus sayımı yapmıştı, İstanbul’un nüfusu milyona yakındı; yüz binin üzerinde Ermeni, iki yüz binin üzerinde Rum ve altmış binin üzerinde Yahudi vardı; böyle deniliyordu ama şimdi, sokaklar boştu; insan yüzleri, sessizlikten bir kabuktu, hatta insan diye bir şey yoktu; şehir, acı soluyan bir hayvandı, sinmiş miydi, kükrüyor muydu, belli değildi. Çocuklarını arayanlar Zohrab’ın kapısını çalıyordu. Ben babam için gittim. Zohrab’ın elinden hiç bir şey gelmiyordu ama herkes kimi adresler öneriyordu: Bir gitsen! 

Zohrab bizi kırmadı, Sait Halim Paşa ve Talat Paşa’ya gideceğim dedi. Aslında ikisi birdi. Said Halim, cemiyete arasına koyduğu küçük bir mesafeyle bilinirdi ama cemiyetin önüne koyduğu her şeyi imza etmekten geri kalmazdı: Talat söyler o yapar ya da o söyler Talat yapardı; sonrada, “ikisinin arası kötü” diye derlerdi. Zohrab’ın bilmediği bir şey değildi bu, ama yine de şansını denemeliydi. 

Zohrab’a bende eşlik ettim. Halim Paşa’nın denize nazır bir Arap sarayını andıran yalısına vardığımızda ikindiüstüydü. Kapısının üstünde yelesi kabarmış, bir çakıl taşını ısırıp iki parça etmiş bir aslan vardı; aslanın önünde bir yılan, ayaklarından ağzına doğru yürüyordu; bu yılan ve aslanın arkasında yürür halde bir akrep vardı. Zohrab, kabartmalardan geçince birden yüzü yandı. Halim Paşa nazikti,  ama naziklik onda doğal bir davranış biçimi değildi. Zohrab bunu biliyordu. Naziklik bir mesafeydi; böylece çelikten baltaya gül nakşediyordu, böylece ince dili, nazik el kol hareketleriyle bir içtenlik duygusu veriyordu ama bu, insanda bir irkilmeye neden oluyordu, çünkü bu içtenlik, bir alış veriş halinde gelişiyordu, her şeyi satın alabilirim diyordu ama bunu da hiç belli etmiyordu, nazik biri olarak, iki de bir işaret parmağını dudağına götürüyor, alttan alta bir akıl okuması yapıyor, bunu da can kulağıyla dinlemiş duygusu veriyor, bazen de elini kulağına götürerek, tam anlamadım, duyamadım diyerek, dinleyerek başarıyordu. Zohrab, “paşam bir şey yapın” dediği zamanda, “sükûn” demiyordu, “sükûn edeceğiz” diyordu, böylece yavan bir yanında olma duygusu veriyordu. 

O gece Zohrab, uyuyamadı, annesi, babası sonra ona azizlerin hayat hikâyelerini anlatan dedesi, onu göğsüne bastırırken bir dünyayı içinde taşıyan ninesi gözlerinin önünde gidip geldi. Bir ara, daldı: Elindeki Meryem ikonu yere düştü; kırılmadı, yere yapıştı. Eğildi, kaldıramadı, bir kalabalık; kalabalık arasından 39 kişi eğildi ama yine de ikonu kaldıramadı. Derken gök gürledi. Gözleri kapandı, ikon yerdeydi; şimşek, yağmur ve nar tanesi iriliğinde dolu yağmasına rağmen, ikon hala yerdeydi. Belli, kent, suda boğulacaktı. Sonra ikon, bir insanmışçasına kentin kapısı önünde durdu. Zohrab, uyandı. Sabah olmuştu. Acelesi vardı. Talat’ın yanına gidecekti. Üç gün önce poker oynamışlardı. Talat’ın elini görmüştü, oyun ve dava arkadaşına, “arkadaşlarımı bırak” diyemezdi, yaş olarak küçüğüydü, sırasında bakıştan bile bir şeyleri anlatmışlıkları vardı. Talat’ın yanına varınca, bir tek şey söyledi: “Talat” dedi, “bu iş kötüye gidiyor.” 

Zohrab anladı, Talat, Talat değildi; onun oyun arkadaşı değildi; mesele büyüdükçe Talat’ın eli de güçleniyordu. Hatta ona peygamberlik payesi biçenler vardı. Mehmet Ziya, “bu millet” diyordu, “sen olmasan öksüz kalacak.” Sonra kahvelerde Mehdi’nin geldiğini söyleyen vardı; Mehdi, Talat’tı. Dindar olmayanlar da Talat’ı Turan gemisiyle, Türkleri kurtaracak olan biri olarak görüyordu.  

Korku var. Gözaltılar durmuyor. Gözaltına alınanlar kibar polislerce evlerinden alınıyordu. Pangaltı’dan Gomidas’ı alanlar, “bir ifade” demişti, beş dakika bile sürmez! Aklı fikri, en küçük bir sesten müzikler yapmak olan, baktığı her renge bir nota bulan bu adam, kimseye bir şeyler söyleme ihtiyacı bile duymamıştı. Evden çıkarken, birden yutkunmuştu; arabaya bir atı sürer gibi zorla sokuyordu, artık bağırmak nafileydi. 

Gomidas için bir şeyler yapmak isteyenler oldu; yakın dostudur, şiirlerini besteledi, hem hükümet hem cemiyet için önemli bir adamdır diye Mehmet Emin arandı ama o’da hiç oralı olmadı, hatta bir hafta sonra Türk Ocağı’nda konser verecekti deyip olup biteni duymazlıktan geldi. Pişkindi. Kumkapı’da oturan ve yine Gomidas’la yakın dost olan Halide Edip’te kapısı çalınanlardandı. Halide, Kadırga’da oturuyordu. Münevverler evini seviyorlardı. Onun evi de garip bir şekilde gözleniyordu. Kimin eve geldiği, gittiği kırmızı kalemle not ediliyor ve bu notlar yetkililere veriliyordu. Evi, denize yürüme mesafesindeydi. Bu evde, şarkılar söylenir, şiir okunurdu. Gomidas’ın Kemah ve Erzurum’dan derlediği Ermenice şarkıları Halide Edip severdi, dinlemekle doymazdı ama o günler bitmişti artık. Halide, bavullarını topluyordu, Arabistan’a gidecekti; bir şey yapamayacak, hayatının sonuna kadar, bir şey yapamamanın acısını yaşayacaktı; ilham, sevgi değildi, aşk değildi; ilham, sevdiklerinin gözlerinin önünde ölmesiydi, bir şey yapamamaktı. 

Halide’yi kimse yadırgamadı. Halide bir şey olmak istiyordu, bir şeyler söylemek istiyordu ve bu da göz yummakla mümkündü! 

Kiliseye gidip “kayıp” diye çocuklarını arayan kimseler vardı ama mum dikip dua etmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu. Patrik çaresizdi, bu çaresizlik onu kımıldayamaz bir hale getirmişti, kime ne diyeceğini bilmiyordu. Sanki ayinler de kadınlar içindi. Bir tek onlar vardı. Kara gözleri, yüzlerini kederle harmanlıyordu. Aziz ve azize resimlerine dua etmekten, mum dikmekten hiç yorulmuyorlardı, hatta bu, onlara garip bir sabır duygusu veriyordu. Korkunç olanda Allah’ın varlığı değil, sessizliğiydi şimdi. 

Birkaç gün sonra Zohrab, yine gözaltına alındı. Herkes “kıyamet kopar” dedi ama kimse nerede olduğunu bile bilinmiyordu. 

Zohrab’ın eşi Klara, Talat Paşa’ya ulaşmak istedi. Karısı Hayriye Hanım’la arkadaştılar, ikisinin birlikte içtiği çayla, dereler taşardı ama şimdi, bir “suçlu yakını” olarak nasıl bu kapıya gidebilirdi… 

Klara, Hüseyin Cahit’in kapısı önünde iki kolu, kesilmiş iki kalas gibi önüne düşmüş bir halde bekledi. “Zohrab alındı” dedi ezik bir sesle, ekledi: “Dosttunuz.” 

Hüseyin Cahit, gözlüğünü temizledi, “sahi mi” dedi, inanmadı. İkisi Talat Paşa’nın evine doğru yol aldı. Hava yağmurluydu, Akbelenli faytoncu, “Kalbim o viran evlere benzer” diye bilinen bir şarkının birkaç mısrasını söylüyor, ha bire atını kırbaçlıyordu. Klara, kısa boylu faytoncuya seslendi, “yeter, vurma” dedi, ağladı, “sanki içimde bir yara açılıyor…”   

Talat’ın evine vardıklarında akşamın hükmü kırılmıştı. Yemek telaşı vardı. Kapıyı Klara çaldı. Her bir kapı çalındığında pantolonunu giyen, üstünü başını toparlayan Talat, entarisiyle onları karşıladı, başındaki takkeyi düzelterek “buyurun” dedi, ikisini bugüne kadar sanki hiç görmemişti…

Hayriye Hanım’da ortalıkta görülmüyordu. Hasta mıydı? Bir sorsa. Ama soramadı. Klara, anladı, kısa kesti, “Zohrab alındı” dedi. Talat Paşa, “bu bir zabıta vakası” dedi, önemli değil. 

Klara ve Hüseyin Cahit ayrıldı. Klara faytona binmeden atın yanına gitti, eliyle atın terini sildi. İyi atlar acıdan anlar; iyi atlar, bunu ayaklarını yere vurarak dile getirir. Siyah at, üç kez ayaklarını yere vurdu.   Ben ayaklarımı üç kez yere vurdum… Kime gidecektik, bu şehirde kime ne lazımsa biz koşmuştuk, at nalından, kalayına, altı yüzyıllık maliye idaresinden dev matbaalara, bilezikten kunduraya… Kimse yoktu… 

Polis ve bekçiler İstanbul’daki gözaltı ve sonra sürgünü idare eden, mahrem dosyalara kadar her bir şeyi elinde tutan, her konuda istihbaratı olan Siyasi Şube Müdürü Mustafa Reşat’a bağlıydı. Bu adam işkence uzmanıydı. Birini yakalar, ne falaka attırır ne suyla ıslatıp döver: Belden aşağı çalışır, dindardır, boynundan muskasını eksiltmez. 

Tehcir boyunca sorgular Reşat’ın denetiminde gerçekleşmişti. Yaptıklarına sultan hayran kaldı, “bunu bugüne kadar düşünmedik” diye dert yandı. Hayıflanır: “Elimizde ne cevherler var.” O cevherler ki diye söze başlar, “o cevherler ki, gözleri namlu gibidir, düşman bakışları altında ağlar…”

Bu müdür bir keresinde iki kardeşi aldı, ikinizden birini sürgüne yollayacağım dedi: İkinizden biri karar versin. Küçüğü “giderim” dedi. Küçüğü abisini kurtardığını sandı. Büyüğü, öldürülmüştü. 

Anne ve babalar onun bu teknikleri karşısında çaresiz kalmıştı, bir keresinde ölüm mü sürgün mü diye sormuştu. Anne, “nefes alsın bir delikte kırk yıl yaşasın” dedi. Komitacılara yardım eden ya da onlarla bir olanlara karşı da elbette ki bu kadar “iyi niyetli” değildir; iki kişiyi alır, bir silah atar ortaya, “ikinizden biri” der. Mermiyi, arkadaşına kıymadığı için ağzında patlatan pek çok devrimci olmuştur. Ama bununla yetinmez, kanunu şudur: “Yaşamak için öldür.” Almanya’da ders veren hoca da bunu söylemiştir: “Yaşamak isteyen öldürmelidir.” 

İstanbul birden ıssızlaştı. Birileri için ölüm kapıdaydı ve biraz sonra da karşılaşacakları bir şeydi. 

O günler de Sultan Ahmet Cezaevi hayli kalabalıktı; beş yüz Ermeni ve elliye yakın Türk vardı burada. İnsanlar burun buruna yaşıyordu. En büyük sorun uykuydu. Nerdeyse kılıç gibi yan yatarak uyunabiliyorlardı. Ailesi burada olanların dışında kimsenin yatağı yoktu. Sırayla uyunuyordu. Ama buna da izin verilmiyordu. Cezaevi bir uyku sistemiydi. Burada mahkûmlar istedikleri saate yatıp istedikleri saate kalkamazdı. Beyazıt’ı, Sultan Ahmet’ten ayıran tek şey, burada atölyelerin olmasıydı; terzilik, demir işleri, marangozluk gibi işler yapılıyordu. 

Birkaç gündür burada bir hareketlilik vardı; gardiyan, marangozları koğuştan alıyor, meslek guruplarına göre onlara iş çıkabileceğini söylüyordu. 

Üsküdarlı namlı gardiyan Satır Ali- bu namı da kırdığı kemiklerden almış- Çüngüşlü çivici Tanyel, Suşehirli hamal Haçik, bir de kalem erbabı Teotig marangozhaneye götürüldü. Teotig, zayıf, ince, narinceydi, Tanyel ve Haçik yapılıydılar. Satır Ali, ikisine de “işe başlayın” dedi. Tanyel epey zamandır, araç gereç görmemişti, testere ve tahta görünce kollarına bir serinlik geldi. Haçik yine aynı duygular içindeydi. İkisi de kolları sıvadılar; testerenin tekerleklerini karşılıklı çektiler, kalaslar ellerinde yüne döndü, fazlalıkları yaprak gibi yere düşürdüler. O gün, akşama kadar 45 direk kestiler, bana mısın demediler. Direkler tamam. Ama sabahleyin beş tane daha istediler. Onlarda kesildi. Akşam, sabıkalı Türkler üzerinden bir haber yayıldı: Bu direkler idam için

Derken avuçlarının içine sopayı vuran, böylece sözlerine tempo tutturan Çankırılı gardiyan “Direkler tamam” dedi, “ama on beş halka eksiğimiz var.” 

Hapishanenin nalçası Topal Tamik’e seslendi, “sen yapacaksın” dedi. Tamik, atölyeye gitti, gözyaşları tere karıştı, on beş halka dövdü. 

O gün, günlerden Pazar’dı. İnananlar için, bu gün İsa’nın dirildiği gündü. Sabahın erken bir saatinde Kumkapı rahiplerinden Klaust Boğosyan evinden alındı, karakola götürüldü. Bir suç mu işlemişti? Zaten, suçlu da aranmıyordu; herkese bir suç bulunuyordu. Suçun bu kadar ucuz olduğu bir yerdi İstanbul. Karakolda rahip bekledi, kimse ilgilenmedi, bir saat kadar sonra Kel Osman adında biri konuşmaya tenezzül etti; yalnız, gün bitiminde Divan-ı Harp kararı üzerine kimi infazların olacağını söyledi, ondan istenen de idam edileceklerin son dini vecibeleri için kendilerinin bulunması idi; üstelik bu bir rica değildi, emirdi. Son ana kadar burada kalacaktı. Rahip “kim” diye sordu? Kel Osman, “bunlar dinsiz” dedi, kimisi de sosyalist! Rahip sessiz kaldı. Birkaç saat sonra Divan-ı Harp’e götürüleceklerdi. 

Divan-ı Harp’te rahip dışında bir doktor, bir subay ve bir Çingene vardı. Subay ve Çingene gülüp şakalaşıyorlardı, şakaları bir uçtan bir uca yayılıyordu. Saat geçti. Bir süre sonra rahip mahkûmlarla görüştü, hepsine “tövbe hepimizin azizi” duasını okudu, onlarda Tövbe Tanrım diye karşılık verdi. Dindar olanlar, duayı birkaç kez tekrarladı. Yaklaşık on kişiyle rahip dua okudu ama on kişinin daha olduğu söylendi. Onlar da getirildi. Rahip su istedi, suyu kutsadı, hepsini takdis etti. Hepsi, son sularını içti. Son sözlerini söylemek isteyenler vardı. Karnik Boyacıyan bunlardan biriydi. Kuru kahve işi yapan Karnik, otuz altın ödemesi halinde bırakılacaktı ama yakınları denkleştirememişti. Boğazı düğümlendi, güldü, şunu söyledi: “İstediğiniz 30 altın rüşveti verseydim beni serbest bırakırdınız.” Doktor Benne’de konuşmak istedi, askerlerden biri izin vermedi, o da yalnızca, “bir yangın görüyorum” diyebildi. Sonra kimin üzerinde ne varsa alındı, rahibe teslim edildi. Her şey için acele ediliyordu. Hepsine beyaz gömlek giydirildi, hepsinin elleri arkadan bağladıktan sonra dışarı çıkartıldı. Hava çözülüyordu. Rahip ne bir şey yemiş ne içmişti; ağzı kuru, dili laldı. Doktor Benne, ölüm fermanı okununca yüksek sesle, “20 kişiyi asıyorsunuz, 20 bin kişi gelecek” dedi, askerlerden biri ağzını kapattı ama pek de başarılı olamadı, birkaç saniye sonra, sanki binlerce ağız, tek bir dilde buluşmuş gibi bir ağızdan şarkı söylediler: “Her yerde ölüm birdir/ İnsan bir kere ölecek/ Ne mutlu ona ki, milletinin/ Özgürlüğü için kurban oluyor.”  

Şarkı kesildi. Devlet erkânı “boyunlarındaki ölüm fermanlarıyla” kimi fotoğrafçıların birer kare almasına izin verdi. İpler çekildi. Kimi Çingene’ye izin vermedi, sehpaya çıktı, kürsüyü kendisi devirdi. Doktor hepsinin nabzına, şahdamarına baktı; öldüklerini tasdik etti. Bir ses geldi. Cenaze arabası, yola çıktı, Şehzadebaşı tarafına yöneldi. Cesetler arabaya bindirmeden önce, tekrar fotoğraflar çekildi. Hepsinin vasiyeti vardı: Aynı yere gömülmek.   

Sabah saatlerinde Beyazıt’ta sıradan bir gün yaşanıyor. Bildik bir İstanbul Haziranı idi. Savaş vardı, herkes her şeyi stokluyordu. Bakkalların önü enginar, taze fasulye, bezelye, bakla, kabak, semizotu, rezene, taze sarımsak, fesleğen, nane ve maydanozdan geçilmiyordu; seyyar satıcılardan bunları gören alıyordu; kurutma dönemiydi, kabaklar oyulacaktı, bamyalar kurutulacaktı. Üstelik sehpalar kaldırıldıktan sonra, orası, panayır yerine döndü, tezgâhlar açıldı, tespihlerin sesleri tütüncülere karıştı, halı tellallarının sesleri yükseldi, küçük hilyeler içinde gül suları satan yaşlı adamların önünde kuyruklar oluştu, sanki hiçbir şey olmamıştı ama ilerleyen saatlerde birden bir alev sardı İstanbul’u; Salı Pazarı ve Tophane’de yüzlerce ev, nedeni bilinmez bir ateşle tutuştu. Herkes bir şey söyledi. Dini bütün kimseler, söylentilere kulak verdi. Asılanlarla, yangının aynı gün çıkması tesadüf değildi. 

Kimileri bu olup bitenlerin İstanbul’a has olduğunu zannediyordu ama bir süre sonra teskere almış askerlerin ve yağmadan pay almış zenginlerin anılarıyla, durumun vahameti anlaşıldı. Anılar kimileri için yiğitlik, dindarlık, kimileri için korku ve kaygıydı. Neler anlatmıyorlardı ki? Biri, kadın çocuk dinlemeden önlerine kim gelse Niksar hamamına götürdüklerini anlatıyordu: “Kimi kadınlar geldi, Türk’tüler, Ermeni kadınların çocuklarını çarşaflarının altında sakladılar, oradan çıkarttılar. Kimilerinin iki çocuğu vardı, ancak birini kurtarabildiler. Sonra emir geldi. Hamam yakıldı, kadınlar, çocuklar, birbirine sarıldı. Birlikte yandı.” Başka biri, “Sivas’ta, biri onları direnişe çağırdı, adı neydi, neyse dağa çıktılar, takip ettik, yakaladıklarımıza mermi harcamadık, çalı çırpı ne varsa yığdık, verdik ateşi, yükseldi duman; kokuya kurtlar geldi ama ceset namına bir şey kalmadı.” Başka biri! Antep’teki bir kuyumcuyu anlattı? Ne olmuştu? Kuyuya atıldı. Çıkamadı mı? Yok, nasıl çıksın? Yorgan ve döşeklerin pamuklarını attık kuyuya, ateşi verdik, su bile yandı. Başka biri! Zeytin ağacına bağlayıp birinin yaktıklarını anlattı… Yakılan kişi, cennette yastığı olacaktı. 

Bunlar, kahramanlık hikâyeleri biçiminde anlatıldı, yayıldı. Hepsinin kendileri için övünme payesi biçtikleri şey ise şuydu:“Müslümanlığı kabul edene el sürmedik.” Merhametliydiler!

İstanbul bir ağızdı, kimilerinin dişleri çekilmiş, kimilerinin dişleri sallanıyordu. Ermeni zengini, ustası ya da münevveri kalmamıştı. Olanlar sinmişti. Olanlar, emindi: Allah çekip gitti. Şen şakrak, her dine ev sahipliği yapan Balat susmuştu. Bir zamanlar karpuz sergileri açılırdı; Mihail, karpuzlardan birini keser, gösteri olsun diye derdi, bazen bir bütün karpuzu çocuklara verirdi ama tek şart koşardı, “babanızdan da isteyin. “Karısı, kapının önüne her zaman bir kova su bırakırdı, gelen geçen içerdi. Bir kız vardı sonra, adı Rabia idi, bir Rum gencine aşıktı, öyle derlerdi ve bu Rum genci de sanki ondan öğrenmişti bazuka çalmasını, onu görse hemen çalardı. Süt ve çiçek kokan ninelerin göğsü neden bu kadar acıydı, torunlar ya hapis ya sürgündü. Bir şeyler kayboluyordu. Eli kesilince bir komşu tentürdiyot, diğeri pamuk getiriyordu. Şimdi, kimse yoktu. Kediler bile “Rum kedisi”, “Ermeni kedisi” diye ayrılınca, anlaşıldı, komşu diye bir şey de kalmamıştı. 

Ben okulu bıraktım, şiiri bıraktım. Bir gün Yahya Kemal’le karşılaştık. Kurdun Ölümü’nü oku dedi, bu sefer, Türkçe okudum: “Ağlamak bayağıdır, inleyip yalvarmak da/ Alın yazının seni çağırdığı tek yolda/  Bitir olanca gücünle uzun, ağır işini/  Sonra da acı çek ve öl, sessizce benim gibi.” 

Şiir bana şunu veriyordu, bununla yaşayacaktım: Acı kaçınılmazdır, onur ise seçilir… 

İlginizi Çekebilir

İrfan Yorfun: Karşılaştırmalı Bilimlerin Verileriyle Kürtler ve Türklerin Kökeni Sorunsalı
Behice Feride Demir: Nûpel’e Teşekkür…

Öne Çıkanlar