Mecit Zapsu: Gezi; Bu Toprakların Vicdanı ve Zulme Karşı Direncidir

Genel

Bugün 31 Mayıs. Takvimler, Türkiye’nin yakın tarihine kazınmış bir isyanın, bir vicdan hareketinin, bir halk çığlığının yıldönümünü gösteriyor.
Gezi Parkı Direnişi’nin üzerinden geçen yıllar, yalnızca zamanı değil; bastırılan umutları, cezalandırılan özgürlük taleplerini ve hâlâ yanıtlanmayan adalet arayışını da taşıyor.

2013’te birkaç ağaç için başlayan o direniş, kısa sürede tüm ülkeye yayılan bir halk hareketine dönüştü. İstanbul’dan Hatay’a, Eskişehir’den Diyarbakır’a, Ankara’dan İzmir’e uzanan milyonlarca insan, sadece bir parkı değil; yaşam biçimlerini, söz haklarını, ortak geleceklerini savunmak için sokağa çıktı. Ancak devletin cevabı gaz oldu, plastik mermi oldu, cop oldu, ölüm oldu.

Ali İsmail Korkmaz dövülerek öldürüldü. Ethem Sarısülük, başından vuruldu. Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Hasan Ferit Gedik ve daha niceleri… Hepsi gençti, hepsi hayata dair bir söz söylemeye çalışıyordu.

Ve en küçüğü, Berkin Elvan, yalnızca 14 yaşındaydı. Bir sabah ekmek almak için evden çıktı, bir polis gaz kapsülüyle onu hedef aldı. Aylar süren komanın ardından hayatını kaybettiğinde 16 kiloydu.

Bu ülkede adalet, o çocukla birlikte eridi, küçüldü, yok oldu.

Adalet mi? Hâlâ Uzak.

Gezi’nin yıldönümünde bir kez daha soruyoruz: Bu ülke ne zaman kendi gençlerine adil davranacak? Ne zaman ölümün değil, yaşamın yanında duracak?

Devletin adalet terazisi bozuk. Öyle ki; parkta toplanan insanlara karşı kurulan mahkemeler, gerçek sorumluları değil, vicdan sahiplerini cezalandırdı.
Bugün hâlâ cezaevinde olan Osman Kavala, yalnız değil. Aynı dosyada yer alan Tayfun Kahraman, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Mine Özerden ve Çiğdem Mater gibi isimler de, “toplumsal muhalefeti örgütlemek” gibi soyut ve politik bir suçlamayla özgürlüklerinden edildi.

Oysa onların “suçu”, halkın talebine kulak vermekti. Suçları, parkı, barışı, bir arada yaşamı savunmaktı.

Gezi Bir  Hatırlatmaydı

Gezi Direnişi’nin belki de en güçlü yanı, farklılıkları bir arada tutabilmesiydi. Başörtülü kadınlarla LGBTİ+ bireyler, milliyetçilerle sosyalistler, Kürtlerle Türkler, Alevilerle Sünniler yan yana durabildi o günlerde. Kimliklerin, inançların, yaşam tarzlarının bir tehdit değil; bir zenginlik olduğunu gösterdi Gezi. Bu yüzden iktidarın gözünde en tehlikeli olan da buydu: Halkın birleşmesi, ortaklaşması.

Bugünden Bakınca

Gezi’den bu yana ülkede çok şey değişti; ama değişmeyen şeyler daha fazla. Adalet hâlâ yalnızca güçlüden yana. Ekonomik kriz, kutuplaşma ve baskı siyaseti derinleşiyor. Düşünce suç sayılıyor, barış talebi bile hedef haline getiriliyor. Bugün geldiğimiz noktada Gezi yalnızca geçmişin değil, bugünün ve yarının da anahtarı olabilir.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın sözleriyle: “Gezi, bu toprakların dört bir yanından yükselen özgürlük ve adalet talebiydi… Toplumsal barışı ve demokratik bir yaşamı savunmaya devam edeceğiz.”

Evet, Gezi bitmedi. Çünkü Berkin’in adı hâlâ anılıyor. Çünkü anneler hâlâ adalet arıyor. Çünkü gençler, her şeye rağmen soru sormaya, direnmeye, umut etmeye devam ediyor. Gezi, bir ağacın dalında değilse bile, bir çocuğun gözlerinde, bir annenin sesinde, bir öğrencinin yürüyüşünde hâlâ yaşıyor.

Unutmadık. Unutmayacağız. Çünkü Gezi; Türk’tür, Kürt’tür, Arap’tır, Çerkes’tir, Pomak’tır. Gezi; Alevi’dir, Sünni’dir, Müslümandır, Hristiyan’dır.
Gezi, bu ülkenin halklarını yan yana getiren bir vicdan çağrısıdır.

Gezi, başlı başına bir direniş abidesi, bir isyan mozaiğidir.

İlginizi Çekebilir

ABD Savunma Bakanı: Çin 2027’de Tayvan’ı işgal edecek
800’den fazla IŞİD’li aile üyeleri Hol Kampı’ndan Irak’a götürülmek üzere alındı

Öne Çıkanlar