Selîm Temo: Bir Soluk

Yazarlar

Thomas Bernhard, Der Atem (Soluk) adlı anlatısında diğer anlatıları gibi kendinden bahseder. Yoğun bakım birimindedir. Yaşama ümidi kalmayanları aşırı ışıklı bir bölmeye doğru götürüp bırakırlar. Sıra küçük Thomas’a gelir. Ama yaşıyordur Thomas. Yaşadığını göstermek için ne yapması gerektiğini düşünür. Parmağını kımıldatabilir mesela, ama bu, ölülerde bile görülebilen bir kas gerilmesidir. Onu fazla ışıklı yere götürecek olan görevli, bu refleksi güçlü bir hayat belirtisi saymayabilir. Sonunda soluk alma fikri gelir aklına. Soluk alır, sürekli soluk alır!

Sedye bulmak için oradan oraya koşturan oğlum elimi tutmuş ve yıllar önce ona söylediğim bir sözcüğü tekrar etmişti: “Netirse” (korkma). 18 yıl önce ben ona “netirse” dediğimde, henüz herhangi bir sözcüğü olmadığı için ne dediğimi anlamamıştı. Fazla basınçla patlatılmış ciğerlerinden aldığı verdiği nefesi karnına doluyor, karnı körük gibi yükselip iniyordu. Onu devlete ait sağlıksız bir doğumevinden bin bir güçlükle alıp özel bir hastaneye götürmüştüm. Vantilatör cihazının hortumu sol göğsüne girmiş ve onu hayata döndürmüştü. Şimdi çaldığı gitarın üzerinde dolaşan uzun parmakları yoktu o zaman. Kuvözün küçük penceresinden uzattığım serçe parmağımı dört minik parmağıyla güç bela tutabiliyordu. İşte geçen yıl sedyenin üstünde onun ellerini hissettiğimde 18 yıl önceki çaresiz soluklanışını hatırlamıştım. 

Hatırladığım ikinci şey, Bernhard’ın soluğuydu. Leipzig’de Nazileri coşkuyla karşılayan Avusturyalıları affetmeyen Bernhard. Kitaplarının Avusturya’da satılmasını engelleyen yazar. Soluk alsa yaşadığı anlaşılacak küçük Thomas’ın soluğu… 

Beni aldıkları yoğun bakımda çok ağır durumdaki hastalar vardı. Yaşayanların bulunduğu bir morg! 

Yaşlı bir adam, kıyamet günü sorgusunu bekliyormuş gibiydi. İnandığı dinin gereklerini yerine getirdiği için pek de telaşlı görünmüyordu. Ona iğne yapılmasını, kontrollerini, tansiyon ölçümlerini herhangi bir tepki göstermeden seyrediyor, sırasını sabırla bekleyen bir taşra memuru gibi soluk alıp veriyordu.

Solumda vücudunun terk ettiği bir kadın üstünü açıp duruyordu. Onda bitmiş olan mahremiyet duygusu bende durduğu için ona bakmadım bir daha, ama hep duymaya çalıştım. Ara sıra kurduğu kırık dökük Türkçe cümleleri üstünden atıyormuş gibi yapıyor, terk ettiği bir hayatın diline, Kürtçeye dönüyordu. Sanki bir daha yaşamak istiyordu.

Sağımdaki adam ise bedeninin sadece soluk alıp veren kısmıyla ilgiliydi. Ölmekte olan atlar gibi vücudu kaskatı kesilmişti, sadece burnundan soluk alıp veriyordu. Yaşıyordu, ama fazla ışıklı bir yere götürülmek üzereydi.

Kasıklarımda, sırtımın altında buzdan jeller vardı sanırım. Titreyip duruyordum. Beni terk etmeyi denemiş bedenime ısınamıyordum bir türlü. Kimse de bana bir bedenim varmış gibi davranmıyordu. 

Gecenin epey geç bir saatinde 55 yaşlarındaki birini getirdiler. Ciğerleri patlamıştı. Göğsü demirci körüğü gibi inip duruyordu. Vücudu sarsılıyor, ağzında, burnunda, göğsünde, kollarında, ayak bileklerinde çeşitli renk ve kalınlıktaki hortumlar, kablolar, duylar kopup duruyordu. El ve ayakları inip kalkan göğsünden kopacak gibi oluyor, ince bilekli hemşirelerin yüzünde, karnında patlıyordu. Bunlar bir diriden çok bir ölünün kas hareketleriydi. 

Sağlıkçılardan biri gelip yerimi değiştireceklerini, yeni gelen hastayı yerime alacaklarını söyledi. Diğer yataklarda olmayan bir cihaz varmış yatağımın arkasında. Beni kapının sağına, ciğerleri patlamış adamın soluna aldılar. Bedenime daha az kablo bağlandı, üstüme bir şilte daha örtüldü, daha derin soluk almaya başladım! Az sonra hastanede çalışan doktor dostlarımdan biri elinde bir şiir kitabıyla girdi içeri. Burada şiir okuyabileceğimi düşünmüş! Ona teşekkür edip eğer daha iyiysem beni bir odaya aldırmasını rica ettim. Odaya geçtikten kısa süre sonra, eski yatağımdaki adamın ölüm haberi geldi. Artık ona ait olmayan elleri ve ayaklarından kalan yankı sabaha kadar bilincimi dövüp durdu.

O günden beridir hiç sigara içmedim. Bağışlanmış ikinci hayata iyi davrandım. 

Dünyanın pek çok bölgesinden değişik görevlerdeki pek çok kişi Covid-19 nedeniyle yoğun bakım ünitelerinin tümüyle ya da büyük ölçüde dolduğunu, insanları yaşatmakla yükümlü doktorların kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermek zorunda kaldıklarını duyurunca üç şey geldi aklıma: Dört ince parmağıyla serçe parmağıma sıkı sıkıya sarılmış minik oğlum, soluk alarak hayatta olduğunu duyuran küçük Thomas ve ikinci kez bağışlanan soluğum. 

Sadece sağlık sistemi çökmüyor bana kalırsa, medeniyet çöküyor. Frankfurt Okulu üyeleri, Stendhal’den ödünç aldıkları “promesse du bonheur”ü (mutluluk vaadi) vaz ediyorlardı, ama Nazizm geldi! Bu pandemi ise, dijital diktatörlüğün gelişini gösteriyor sanki. 1984, “biraz gecikerek” 2024’te gerçekleşebilir. 

Muktedirler evlerimize kapanmamızı, yoğun bakım ünitelerine gitmememizi öğütlüyor. Oysa bu çöküş, onların neden oldukları bir çöküş. Kendi vatandaşları gibi başkalarının vatandaşlarını da öldürmek ve felakete sürüklemek için bu kadar hevesli olan muktedirlerin bir hastalıkla başa çıkamaması, yaşatmayı değil, öldürmeyi esas aldıklarını gösteriyor. Bu yüzden bu pandemiyi bütün insanlarla dayanışarak atlattıktan sonra ilk işimiz, bize bağışlanan ikinci dünyayı korumak için dışarı çıkmak, sürekli ve birlikte soluk almak olmalı. Böylece hayatta olduğumuzu kanıtlayabiliriz!

(*)

Bu yazı, önce Xwebûn gazetesinde (04.05.2020) Kürtçe (https://xwebun.org/hilmek/ ) yayımlanmış, ardından Öykü Tekten tarafından (27.11.2020) İngilizceye çevrilmişti (https://themarkaz.org/2020/11/breathing-in-a-plague/ ). Yazının buradaki Türkçe çevirisi, bana (S. T.) aittir.  

İlginizi Çekebilir

ABD’den Türkiye’ye yüzde 15 gümrük vergisi
Ronî Riha: Koço’dan Şengal Dağı’na; Yaşamla ölüm arasında bir halk

Öne Çıkanlar