O gün melekler sustuğunda, 73. ferman artık tarihin münferit bir sapması değil, yok sayılan kimliklerin, sessizce gözden çıkarılan halkların ve inkârla kurumsallaştırılmış kötülüğün, döngüsel bir biçimde yeniden vücut bulmuş haline dönüşmüştü. Çünkü o günkü suskunluk sadece göğe değil, Tanrılarla konuşan insanın vicdanına da aitti ve bu nedenle ferman, sadece tekinsiz bir hücum değil, insanlık onurunun da bizatihi çöküşüydü. O gün, Êzidî belleği toprağa gömülmedi, aksine, küllere karışıp zamanın derinliklerine çekilerek orada yeniden doğmayı bekleyen bir hakikate dönüştü.
11 yıl sonra Şengal, sadece matem tutulacak bir kayıp değil, aynı zamanda hatırlayanların omzuna bırakılmış ahlaki bir sorumluluk, adaleti gecikmiş bir tarihsel borç ve her “bir daha asla” sözünün altına, Tavus’un gözyaşlarıyla yazılmış bir uyarı ehramı olarak tarihe geçmiştir. Velakin unutulmuş her acı, yalnızca geçmişte kalmaz, geleceğin evini de o acının tekrarına hazırlar.
3 Ağustos 2014 günü, insanlık tarihinin en karanlık, en kanlı ve en unutulmaz sayfalarından biri olarak kolektif bilince kazındığında, bu salt bir topluluğa karşı işlenmiş korkunç bir suçun kaydı değil, aynı zamanda evrensel vicdanın ağır biçimde sınandığı bir anı temsil etmekteydi, çünkü o gün Ezidxan’da yaşananlar, sadece belirli bir inanca sahip insanların toplu halde katledilmesi değil, aynı zamanda modern dünyanın bütün ilerleme anlatılarına, insan hakları iddialarına ve hukuk devleti prensiplerine karşı yöneltilmiş bir yalandı. Bariz bir inkâr biçimiydi ve o inkâr, Êzidî halkının binlerce yıllık hafızasını, inanç sistemini ve toplumsal varoluş biçimini yok etmeye yeltenen örgütlü bir barbarlıkla, insanlık adına dilsizleşen bir dünyanın seyrettiği bir trajediye dönüşmüştü.
Şengal, insanlığın defalarca tanık olduğu ve her defasında sınavı geçemediği kadim bir yazgının yeniden sahnelendiği o uğursuz vadide, bir halkın yalnız bırakılmasının, içeriden gelen ihanetin ve dışarıdan esirgenen merhametin kesişim noktasında, kendi tarihinin 73. fermanına tanıklık etti. Bu fermanda kutsal toprağını, etten kemiğe bedeni ve belleğinin haritasını değil, aynı zamanda geleceğe dair en küçük umut kırıntılarını da kanla yoğrulmuş bir sessizliğe gömmek zorunda kaldı. Orada, yeryüzünün görmezden geldiği, evrensel değerler sisteminin susarak meşrulaştırdığı o kanlı günlerde, IŞİD’in siyah peçeli neferleri, kadını bir ganimet, çocuğu bir mal, yaşamı ise putperest bir artıktan ibaret gören ölümcül bir inançla binlerce kadını ve çocuğu esir alarak köle pazarlarında sergiledi, zincirledi, damgaladı ve suskunluğu şart koşan ağır cinsel işkencelere ve tarifsiz ruhsal yıkımlara maruz bıraktı. Erkekleri ise topluca ve soğukkanlı bir şekilde infaz etti, evleri ateşe verdi, yerleşimleri haritadan kazıdı ve kutsal mekânları -ki onlar sadece ibadet yerleri değil, bir halkın zamanı kutsadığı, hafızasını gömdüğü taşlardı- yerle bir etti.

Bu kıyım, ne karanlık bir mağarada gizli ne de tarihsel bir hatıra gibi geçmişte kalmıştı, aksine, bütün bu barbarlık, adeta dijital çağın teşhirciliğine hizmet eden bir görsel anlatıya dönüştürülerek, dünyanın gözleri önünde, ekranlar aracılığıyla anbean sunulmuş, gösteri toplumunun seyirlik acı arzusuna kurban edilmişti. Ve böylece trajedi, sadece yaşanmakla kalmamış, küresel vicdanın da çürümüşlüğünü teşhir eden bir simgeye dönüşmüştü. O gün orada katledilen sadece Êzidîler değildi, aynı zamanda insan hakları üzerine kurulu olduğu söylenen tüm modern sistemlerin iddiaları, uluslararası hukukun kâğıttan kaleleri, diplomatik nezaketin kupkuru yalanları ve en çok da insan olmanın ahlaki sınırları, paramparça edilerek tarihin en acı sessizliklerinden biri hâlinde kayda geçmişti. O h ün yaşananlar, ne sadece bir savaş suçuydu ne de yalnızca bir etnik temizlik girişimi, bu, her yönüyle organize edilmiş bariz bir soykırımdı ve Êzidîler için sadece fiziksel bir yok oluş değil, aynı zamanda kültürel, ruhsal, kozmogonik ve epistemolojik bir kıyametti. Zira hafıza denen şey, yalnızca geçmişi hatırlamakla sınırlı olmayan, aynı zamanda kimliğin kendisini kuran ve varoluşu mümkün kılan bir zemin olduğu için, Şengal’de dökülen her damla kan, o hafızanın silinmesine yönelik bir girişimin, tarihsel sürekliliği olan bir inkâr politikasının son halkasıydı.
O günden sonra, Êzidîler için zaman ne ilerleyen bir çizgi ne de silinen bir geçmişten ibarettir. Aksine, her bir fermanın yansımasıyla yeniden kurulan, döngüsel bir hafıza kuyusudur. Kadim bir Êzidî özdeyişinin de işaret ettiği gibi, hafıza sadece hatırlamak değil, acının tortusundan anlamın ambarını inşa etmektir. Bu yüzden Êzidî toplumu, geçmişi hiçbir koşulda geride bırakmaz, onunla yaşar, onu taşır, onunla konuşarak hemhal olur. O nedenle Şengal o belleğin kalbinde, zamanın çözülmeyi reddeden ve sürekli kan sızdıran en derin düğümü olarak varlığını sürdürür. O nedenle, Şengal’i salt bir trajedi olarak değil, aynı zamanda hafıza ile tarihselliğin iç içe geçtiği bir süreklilik biçimi, bir nevi aşkınlık olarak anlamak gerekir, çünkü orada yaşananlar ne ilkti ne de son olacak gibi durmaktadır.
Katliamın üzerinden geçen 11 yılın ardından, bugün de bölgesel aktörlerin çıkar hesapları, küresel güçlerin ikiyüzlü politikaları ve radikal dini ideolojilerin yeniden üretimiyle, Şengal’in karanlık kaderi başka coğrafyalarda başka kimliklere yönelmiş durumdadır.
Nitekim dün Êzidîleri katleden kara peçeli cihatçılar bugün aynı zihniyetin başka suretlerdeki halefleri olarak, Suriye’de Alevilere, Dürzilere ve diğer inanç gruplarına yönelmiş, ölümcül bir sessizlik içinde aynı nefretin, aynı dışlayıcı ideolojinin sürdürücüsü olmuşlardır. Dolayısıyla, failin kimliği, dili veya bayrağı ne olursa olsun, taşıdığı öfke, kullandığı yöntemler ve yöneldiği hedefler, onu aynı yapısal zihniyetin ve kolektif kodların bir tezahürü haline getirir, çünkü o, sadece bireysel bir aktör değil, içinde yer aldığı sosyal ve siyasal kurumların yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığı bir olgudur.
Bu bağlamda, Êzidîlerin kadim topraklarında gerçekleşen o emsalsiz kıyım, yalnızca bireysel eylemlerle açıklamak mümkün değildir, o mekruh bir trajedi, bölgesel devletlerin mezhepçi dış politika stratejileri, cihatçı gruplarla kurdukları pragmatik ittifaklar ve sınır ötesinde sergilenen kasıtlı sessizlikle şekillenen kurumsal bir düzenin ürünüdür. Bölge devletlerinin davranışları, sadece bu katliamın pasif tanıklığını değil, aynı zamanda siyasal iktidarın normları, güç ilişkileri ve meşruiyet biçimleri aracılığıyla kurulan yapısal zemini oluşturmuştur. Sessizlik, burada sıradan bir tarafsızlık değil, kurumsal suçu örten ve sürdüren stratejik bir pratiktir, çünkü sistematik kötülük, sadece açık fiillerle değil, bu eylemleri mümkün kılan ve görünmez kılan, bilerek yapılan göz ardı etme eylemleriyle devam eder. Dolayısıyla, kötülük karşısında sessizlik, sadece bir ses kaybı değil, iktidarın en karmaşık biçimlerinden biri olarak, hem var olan şiddetin sürekliliğini sağlar hem de yeni şiddet biçimlerinin filizlenmesine zemin hazırlayan bir mekanizma olarak tekrardan devreye girer.
Nitekim, ferman sonrasında bile Êzidî anayurduna yönelik gerçekleştirilen hava operasyonları, bölgenin insansızlaştırılmasına dönük müdahaleler ve Êzidî toplumsal yapısının dağıtılmasına yönelik stratejik hamleler, aslında IŞİD’in yarım bıraktığı yıkımı tamamlamaya yönelik örtük bir devam stratejisinin izlerini taşıdığı gibi bu bize, soykırımın sadece doğrudan infazlarla değil, aynı zamanda mekânsal, kültürel ve sosyolojik olarak sürdürülebileceğini göstermektedir. Bu ve buna benzer hamlelere karşı Şengal’in küllerinden yükselen yeniden diriliş yapıları, yalnızca çatışmanın ortasında şekillenen askeri formlar değil, aynı zamanda belleğin, onurun ve inkâr edilen varoluşun yeniden dile gelişidir. Bu yapılar, bir halkın susturulmuş sesini, silah değil kelime gibi taşıyan ve zamanı yaran bir hafıza aygıtına dönüşmüştür.
Direniş burada sadece fiziki hayatta kalmanın değil, tarihsel özneleşmenin ve kültürel dirilmenin en kristal biçimi olarak yeniden ortaya çıkmıştır, çünkü bazen bir halk, silaha değil, unutuşa karşı örgütlenir. Êzidî halkı da tam burada, yıkımın en koyu noktasında, geçmişi bir külliyata dönüştürüp geleceği ondan örmeye çalışan direnişin kendisi olmuştur.
Ne var ki bu özneleşme, uluslararası hukuk sistemlerinde yankı bulamamış, adaletin terazisi kurbanlara değil, sessizliğe ve güç ilişkilerine meyletmiştir. Failler serbest dolaşırken, dahası bugün Suriye’de “devlet” halini alıp “yönetim” vasfına erişmişken, dünya ahlaki bir ilgisizlikle sadece rapor yazarak, “iz bıraktı” demekle yetindi. Oysa iz bırakmak, izi taşıyanı tanımakla başlar, ancak bu ne yazık ki bugüne kadar birçok bölge devleti tarafından hala yapılmamıştır. Paul Ricoeur’ün zamanında dediği gibi, hafıza ile adalet arasında kurulamayan etik bağ, toplumsal iyileşmeyi değil, travmanın kronikleşmesini besler, çünkü unutulan her suç, suskunlukla tahkim edilir ve geçmişin gömüldüğü her yer, gelecekte patlamaya hazır yeni bir şiddet toprağına dönüşür.
Hafızayı taşımak, bir yas değil, aynı zamanda bir direniş biçimidir ve Êzidîler, bu hafızayı bir yük değil, bir hakikat aynası gibi taşımaya devam etmektedir. Bu nedenle Şengal, yalnızca bir hatıralar mezarlığı değil, aynı zamanda geleceğe tutulmuş bir vicdan aynasıdır, çünkü hafıza, kendini yalnızca hatırlama eylemiyle sınırlamaz, o, adaleti çağıran bir etik sorumluluğa dönüşmek ister. Şengal’in unutulması, sadece Êzidî halkının değil, tüm insanlığın kalbinden bir dilimin koparılmasıdır, çünkü bir katliam, tanıkları sustuğunda tamamlanır, zamanın derinliklerine gömüldüğünde değil. Ve o suskunluk, dağların yankısından çok daha ağır biçimde insanlığın ortak vicdanına çöker. Tavus Melek’in gözyaşları hâlâ toprağa düşerken, her damla, yalnızca yitirilen bir canın yasını değil, yüzleşilmemiş adaletin çoraklığını da sulamaktadır.
Şengal’in dağları, kutsal ateşin sönmediği tek mekân olarak hem tanıklık hem direniş mekanıdır artık, çünkü orada ölenlerin çığlığı, zamanla değil, unutuluşla silinir. Êzidîlerin kutsal duaları, hâlâ toprağın hafızasında çiçeklenmeyi bekleyen tohumlar gibi, sessizce ama ısrarla konuşmaktadır. Koca 11 yılın ardında Şengal’i hatırlamak, sadece bir yas değil, bir diriliş duasıdır, çünkü dua unutulanı hatırlamaktır ve geçmişi geleceğin lehine yeniden kurma eylemidir Êzidîlerin hümayun sırlarında. Ve bu yeniden kurma eylemi, adalet, hafıza ve yüzleşmenin üç taşından örülmüş dar bir sınama geçitti gerektirir. Aksi takdirde tarih, hep aynı yarığı tekrar eder, suç aynı maskeyle, farklı yüzlerde geri döner.










