🔴 Biliyoruz ki barış, sadece silahların susması değil, insanların içindeki öfkenin ve korkunun da dinmesidir. Adil bir barış; hakikatin kabulü, adaletin sağlanması ve toplumun sürece gerçekten dahil edilmesiyle mümkündür…
*
“Barışı savunmak, en büyük mücadeledir: Hem başkalarında hem de insanın kendi içinde, hırsın kaba öğütlerini ve içgüdüsel şiddet arzularını bastırma mücadelesi ve sözde uygarlığın koruyucusu olduğunu iddia eden barbarlık güçlerinin rezaletine karşı durma mücadelesidir.”
Jean Jaurès, Ocak 1914
Jean Jaurès (1859-1914), Fransa’da sosyalist hareketin öncülerinden, savaş karşıtı duruşuyla tanınan ve Yahudi subay Dreyfus Davası’ndaki adaletsizliğe karşı sesini yükselten güçlü bir figürdü. 31 Temmuz 1914’te, I. Dünya Savaşı arifesinde, bir milliyetçi tarafından öldürüldü.
Onun bu sözü, Le Monde diplomatique’in haziran özel sayısındaki “Comment faire la paix” (“Barış nasıl yapılır?”) kapağıyla yan yana konduğunda ortak bir hakikat beliriyor: Barış, asla hazır ve huzurlu bir ortamda doğmaz.
Eski tüfek ve namlulardan yapılmış bir taht biçimindeki heykel, bize şu gerçeği hatırlatıyor: Barış, ancak enkazın, travmanın ve belirsizliğin ortasında, iradeyle ve cesaretle inşa edilir.

Bugün Türkiye’de başlayan barış tartışmaları da bu çıplak gerçekliğin ortasında şekilleniyor ve yeni barış sürecinin en ağır yükü, halkın değil, tarafların ve özellikle devletin omuzlarındadır. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan samimiyetsiz girişimler unutulmadı. Kürt halkı, barışın defalarca vaat edilip defalarca inkâr edilişine tanık oldu.
Daha çok yakın zamanda şehit düşen gerillaların cenazelerinin ailelerine çöp poşetlerinde teslim edildiği, köylerin yakıldığı, faili meçhullerin ve kayıpların hesabının sorulmadığı canlı bir hafıza var. Adalet sağlanmadan, hakikat kabul edilmeden başlayan her süreç halk için onur kırıcı ve zahmetli bir imtihana dönüşür.
Barış, unutturmakla değil; yüzleşmekle ve adaletin tesisiyle kök salar. Bu gerçekliği hatırlatmak bir zorunluluktur.
2 Ağustos’ta Numedya24 haber sitesinde yayımlanan “Serhat’ta barış süreci izlenimleri” başlıklı uzun yazı, Serhat ve Hoçvan gibi sınır bölgelerinde bu kırılganlığın çok daha çıplak hissedildiğini gösteriyordu.
Faik Bulut’un izlenimlerine göre, köylüler ve yerel yapılar tarım, hayvancılık, sağlık gibi gündelik ihtiyaçlar üzerinden sürece katılmaya çalışıyor; ancak umutla birlikte derin bir güvensizlik de taşıyor. Silah yakma töreninden sonra devletin somut adım atmaması şu soruyu büyütüyor: ‘Bu kez gerçekten samimi mi?’
Halkın mesajı net: Kürt halkı zaten barışı istiyor. Mesele, halkı ikna etmek değil; bu iradeye siyasi cesaretle ve sahici adımlarla karşılık vermek.
Bu noktada DEM Parti’nin yürüttüğü binlerce toplantının sınırlı etkisi de ortaya çıkıyor. Saha gözlemleri, toplantıların çoğu zaman hiyerarşik, hazırlıksız ve halkın söz hakkını törpüleyen biçimde yürütüldüğünü gösteriyor.
Kaç toplantı yapıldığından çok, sahici sembollerin gücü belirleyici olacaktır. Hiçbir salon toplantısı, silahını yakan ve sürece bizzat katılan Besê Hozat’ın yarattığı etkiyi yaratamaz. Özgürlük Hareketi’nin kadro yapısının, sahadaki inisiyatifle yaratacağı etkiyi eşitleyemeyeceği bariz bir mekanik gerçekliktir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda kurulan komisyonun adı “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” olarak belirlendi. Bu çalışma şimdilik büyük bir adım gibi sunuluyor.
TBMM arşivleri, bu komisyona üye olan bazı milletvekillerinin doğmamış olduğu tarihlerde yaşanan ilk faili meçhuller, köy yakmalar ve zorla kaybetmelerle dolu. Numan Kurtulmuş’un anahtarını elinde tuttuğu bu arşiv açıldığında, yakın tarihimizin ilk faili meçhulü olarak bilinen öğretmen Sıddık Bilgin’in işkenceyle katledilmesi ve Binbaşı Ali Şahin’in uydurma senaryosuyla kurgulanan olayın, dönemin SHP milletvekillerinin günlerce süren eylemleri sonucu Meclis gündemine taşındığı görülecektir.
Bu tür sembol değeri çok yüksek failleri aklanmış derin yaraların iyileştirme çabası, hatta bu bile yapılmasa, 90’ların vicdani ve emektar hafızası olan Eren Keskin ve Ercan Kanar gibi tanıkların dinlenmesi bile, var olan güven krizini aşmaya yardımcı olabilecek en kolay adımlar olabilir. Halkın barışı sahiplendiği yerde, asıl mesele siyasi iradenin ve cesaretin var olup olmadığıdır.
Serge Halimi, Le Monde diplomatique’in aynı sayısında çarpıcı bir şekilde Avrupa solunu, savaş karşısında ya egemen güçlerin söylemine eklemlenen ya da sessizliğe gömülen bir “silahsız” kitle olarak tanımlar. Ona göre, bu sol, bağımsız hattını yitirerek karşı çıktığı hükümetlerin politikalarını fiilen onaylar hâle gelmiştir.
Türkiye’de “sol” diye anılan birçok çevre de benzer bir kaderi paylaşmaktadır. Devletin sınır çizdiği söylemin dışına çıkamayan, Kürt meselesini gerçek yüzleşmeyle ele almaktan kaçınan ya da “aman kriz çıkmasın” diyerek soyut demokrasi retoriğine sığınan bu çevreler, barış sürecinde halkın zaten var olan iradesine siyasi cesaretle karşılık verememektedir.
Jean Jaurès’in uyardığı gibi, barışın en büyük mücadelesi hem başkalarındaki hem de kendi içimizdeki hoyrat arzuları bastırmaksa, Türkiye’de solun ilk yenilmesi gereken düşmanı kendi korkusu ve teslimiyetidir.
Aynı dergide Benoît Bréville’in hatırlattığı gibi, savaşların çoğu mutlak zaferle değil, kırılgan ve eksik olsa da müzakere edilmiş uzlaşmalarla sona erer. Tarihsel benzetmeler çoğu zaman gerilimi tırmandırmak için kullanılır; oysa gerçek barış, tek taraflı dayatmalarla değil, iki tarafın da yükünü ve sorumluluğunu üstlendiği bir masa etrafında kurulur.
Türkiye’deki barış süreci de ancak bu anlayışla kök salabilir. Zafer değil, adil bir müzakere hedeflenmelidir.
Liberya iç savaşında, Leymah Gbowee’nin öncülüğünde, farklı etnik ve dini kökenlerden binlerce kadın “Barış için kadınlar” hareketinde birleşti. Yıllar süren şiddetin ardından kadınlar, pazarlarda, kiliselerde, camilerde ve sokaklarda barış talebini dile getirdi; siyasi liderleri müzakere masasına oturmaya mecbur bıraktı.
Gbowee’nin sözleri hâlâ çarpıcıdır: “Biz, güç arayışındaki erkeklere, ülkenin asıl sahiplerinin kim olduğunu hatırlattık.” Türkiye’de de halkın, özellikle de kadınların barış iradesi zaten var. Eksik olan, bu iradenin siyasetin en üst katmanlarında cesurca temsil edilmesidir.
Biliyoruz ki barış, sadece silahların susması değil, insanların içindeki öfkenin ve korkunun da dinmesidir. Adil bir barış; hakikatin kabulü, adaletin sağlanması ve toplumun sürece gerçekten dâhil edilmesiyle mümkündür.
En son tahlilde, geçmiş zamanda olduğu gibi bu süreçte bizim kuşağımıza şu sorumluluğu, sömürgeciliğe karşı özgürlük mücadelesinin hem teorik hem de pratik pusulası olan Frantz Fanon’un şu sözleri ile hatırlatır: “Her kuşak, görece bir belirsizlik içinde kendi misyonunu keşfetmeli; onu ya yerine getirir ya da ona ihanet eder.”
/Bu yazı ANF’den alınmıştır/











