* Siyaset benim için hep mahalleden başlayıp geniş kitlelere yayılan doğal bir ilişkiler ağı oldu. İnsanlarla yan yana, göz göze, sokakta kurulan bir bağ.
*İlk kısa filmim Bana Bak Baba, Cannes Short Film Corner’da gösterildi. Sonrasında çektiğim Land of the Other belgeseli, Brüksel’den Berlin’e, Portekiz’den İsveç’e pek çok uluslararası festivalde gösterildi. Bir mülteci olarak yaşadığım tüm zorluklara rağmen, filmlerimin uluslararası festivallerde yer bulması bana sinemanın dönüştürücü gücünü hissettirdi.
*Ben sinemayı bir özsavunma biçimi olarak görüyorum. Çünkü bireysel ve toplumsal dönüşümü kaçınılmaz kılar. Bir sahneyle, bir hikâyeyle, bazen tek bir bakışla bile insanın dünyaya bakışını değiştirebilir.
*
1978 yılında İzmir Karşıyaka’da doğan sinema yönetmeni Sibel Yiğittekin çocukluğundan itibaren hem siyasetin hem de sinemanın iç içe geçtiği bir hayat yaşadı. Babasının sürgünlerle, cezaevleriyle şekillenen hikâyesi ve çocuklukta tanık olduğu adaletsizlikler, onda sorgulamanın ve mücadele etmenin ilk kıvılcımını yaktı.
Baki Karadeniz:
Gençlik yıllarında siyasetle buluştu, kadın hareketinde, partilerde ve yerel yönetimlerde aktif sorumluluklar üstlendi. Sonrasında sinema onun için bir ifade biçimi, hatta bir özsavunma aracı oldu. Gümüzde Hollanda’da bir mülteci olarak yaşayan Yiğittekin, hem kişisel yolculuğunu hem de sinema ve siyaset üzerine düşüncelerini bizimle paylaştı.
Çocukluk yıllarınızı nasıl hatırlıyorsunuz? Sizi politik farkındalığa götüren yol nasıl açıldı?
Babam polisti ama mesleğini hiç sevmezdi. Pol-Der üyesiydi, bu yüzden sürekli sürgün ediliyordu. Bir süre Metris Cezaevi’nde de kaldı. Yetim büyümüş, gündüz çalışıp akşam lisesini bitirmiş, üniversite okuyacak imkânı olmadığı için polisliği seçmişti. Ama asıl tutkusu okumak ve sorgulamaktı. Bizim sohbetlerimiz de hep bu yönüyle şekillendi. Benim farkındalığım Diyarbakır’da başladı. İlkokula orada başlamıştım. Öğretmenim bana polis çocuğu olduğum için iyi davranırken, sınıftaki Kürt arkadaşlarıma kötü davranıyordu. Onların dövülmesine defalarca tanık oldum. Bana, “onlarla değil, trafik polisinin kızıyla oyna” diyordu. Bu adaletsizlik içime dokundu. Sorgulamaya başladım. Babam bana çoğu zaman doğrudan yanıt vermezdi; başucuma bir kitap bırakırdı. Böylece okumayı, yaşamı sorgulamayı ondan öğrendim.
Gençlik yıllarınızda bu sorgulama sizi nasıl bir yola götürdü? Ortaokulda sosyalist ve devrimci öğretmenlerle karşılaştım. Farkındalığım daha da arttı. Sürekli şehir şehir taşınıyorduk. Hangi şehre gitsek, benzer bir baskı ve benzer çelişkiler vardı. Bir dönem Adana Şakirpaşa Mahallesi’nde yoğun zamanlar geçirdim. O yıllarda Özgür Gündem gazetesiyle tanıştım. Politik bilincim yavaş yavaş orada şekillendi. Gençlik yıllarımda çalışmalara doğrudan katıldım. Önce gazete dağıtarak başladım. Ardından kadın hareketinde, demokratik kitle örgütlerinde ve partilerde görev aldım. KJA meclis üyeliği yaptım, HDK, BDP ve HDP’de çalıştım. Mersin İl Eş Başkanlığı görevini üstlendim, Büyükşehir Belediye Eş Başkan adayı oldum. Siyaset benim için hep mahalleden başlayıp geniş kitlelere yayılan doğal bir ilişkiler ağı oldu. İnsanlarla yan yana, göz göze, sokakta kurulan bir bağ.
Peki sinemayla yolunuz nasıl kesişti?
Aslında çocukluktan beri anlatmayı, yazmayı severdim. İnsan hikâyelerine ilgim vardı. İlk kısa filmim Bana Bak Baba, Cannes Short Film Corner’da gösterildi. Bu benim için büyük bir motivasyon oldu. Sonrasında çektiğim Land of the Other belgeseli, Brüksel’den Berlin’e, Portekiz’den İsveç’e pek çok uluslararası festivalde gösterildi. Bir mülteci olarak yaşadığım tüm zorluklara rağmen, filmlerimin uluslararası festivallerde yer bulması bana sinemanın dönüştürücü gücünü hissettirdi.

Çünkü sinema, yaşadıklarımızı görünür kılmanın bir yoluydu.
Sinemayı nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben sinemayı bir özsavunma biçimi olarak görüyorum. Çünkü bireysel ve toplumsal dönüşümü kaçınılmaz kılar. Elbette zaman zaman siyasete yaslanabilir. Ama siyasetin sinema üzerindeki hegemonyası tarih boyunca ağır bedeller doğurdu. Sansür, baskı, yasaklar hep bunun sonucu oldu. Buna rağmen sinema, her zaman içinde direniş potansiyeli taşır. Bir sahneyle, bir hikâyeyle, bazen tek bir bakışla bile insanın dünyaya bakışını değiştirebilir.
Hollanda’da mülteci olarak yaşamak size neler öğretti?
Mültecilerin aslında birer anlatıcı olduğuna inanıyorum. Hepimiz bir misyon taşıyoruz. Burada Hollandalıların bizim kimliklerimiz, inançlarımız, değerlerimiz hakkında çok ilgili olduklarını gördüm. Ama bilgilerinin çoğu eksik ya da yanlış olabiliyor. Bu yüzden sadece entegrasyon değil, kendi değerlerimizi koruyarak kendimizi anlatabilmek de çok önemli.
Bir dönem bir müzede gönüllü çalıştım. VWN kurumunda özel günlerde fotoğraflar çektim. O fotoğrafların duvarlara asıldığını görmek, burada gerçekten yaşadığımı hissettirdi. Ayrıca bulunduğum şehirde Hollandalılarla çok fazla diyalog kuruyorum. Siyasetten sinemaya, çocuk gelişiminden mültecilik konularına kadar pek çok konuda sohbet ediyoruz. Hatta bazı siyasi parti üyeleriyle uzun tartışmalarımız oluyor ve düşüncelerimizi ciddiyetle önemsiyorlar.

Sık sık “ülke, özgürlük ve kadın” kavramlarından bahsediyorsunuz. Bunlar sizin için ne ifade ediyor?
Ülke, özgürlük ve kadın birbirinden kopuk değil; iç içe geçmiş durumda. Hepsini kişisel ve kolektif çelişkilerle birlikte anlatmak gerekiyor. Ne kutsayarak, ne de gerçekliğin uzağına düşerek… En yalın hâliyle. Belki de giderek kaybettiğimiz sıradanlığa bir ayna tutulabilir. Benim için sinema bu aynayı kurmanın yollarından biri.
Peki gelecek sizin için ne ifade ediyor?
Daha rahat düşünebildiğim, çeşitliliğin değer gördüğü bir gelecek hayal ediyorum. Burada üretebilmek ve toplumla paylaşabilmek benim için değerli. Ama asıl anlamı, bu üretimlerin geldiğim topraklarda küçücük de olsa bir değişime katkı sunabilmesinde görüyorum. Kimi zaman en dipte olduğumu hissediyorum. Ama yine de umutla bakmak için her zaman bir neden buluyorum. Çünkü inanıyorum ki bize, hem sinemada hem de politik mücadelede daha fazla görev düşüyor.










