Bazı hayatlar adanmıştır; artık kendilerine ait değildir. Geride bırakılmıştır günlük telaşlar. Seyredilmiş bir film sahnesi, okunup kapağı kapatılmış bir roman gibi hatırlandıkça acıyla yoğrulmuş, kederle pişmiş tatlı bir tebessümün bıraktığı izlerden ayrı bir de; yüreğe hapsedilen anıların varlığı da bir gölge gibi sürekli yoldaşlık etmekten kaçınmaz. Kuvvetli bir diş ağrısı çekildiğinde gidilecek tek doktor, günlerce aç kalıp oturulacak tek sofra, bir kurşun veya bir bombanın açtığı yarayı saracak şefkatli bir hasta bakıcının eli, yağmaktan bıkmayan, usanmayan yağmur, bir tokat gibi yüze çarpan zemheriden kurtuluş sadece ve sadece eldeki olanaklardır. Hiç düşündünüz mü, bir çengelli iğne ile çürüyen bir dişe tıbbi bir operasyonun nasıl yapıldığını, bir torba unun, bir avuç suyun nasıl da hayat kurtaracak bir yıldıza dönüştüğünü? Peki ya hangi ağacın kabuğu yenir, dumansız ateş nasıl yakılır veya ateşi görülmesin diye sigara nasıl içilir?
Elbette bunların dışında daha ağır koşullar da var: Yanımızda patlayan bir bombanın veya bedenimize saplanan bir kurşunun açtığı yarayı en zor koşullarda nasıl tedavi edebileceğimizi bir çoğumuz düşünmedik bile, çünkü hayatımızda belirleyici bir yere sahip değil bunlar. Bir doktora hemen gidebiliriz, açlığı bastırmak için hemen her yerde ulaşabileceğimiz yiyecekler bulunuyor. Yağmur mu yağıyor, bir yere sığınıp bitmesini bekleyebiliriz. Arkamızdan ölüm kokan nefesiyle bizi takip eden bir düşmanın ayak sesleri bulunmuyor. Bir dağ yürüyüşünde yakalanıp başımızı kesip bedenimizden ayıracak ve mezarsız olarak savrulacağımız uçurumlar yok.
Bu dayanılmaz koşullara dayanılmayı mümkün kılan irade nasıl doğuyor, kimler o koşulları sevgilinin başını göğsüne koyar gibi alıp ömürlerine dayıyor? Bir gün değil, bir ay değil, ilk adım atıldığı andan itibaren bir daha adım atılamayacak olan son ana kadar yürüyüşe devam eden bu efsanevi kahramanlar kimler? Bir masaldan mı çıktılar, yoksa biz; en umutsuz, en ezilenlerin yarattığı bir umut insanları mı onlar? Hiç görmedikleri, kişiliğini bilmedikleri insanlar için veya kendileri görmese bile, onlardan sonrakilerin görmesi, korkusuzca yaşaması için bir ellerine irade, diğer ellerine ateşten yapılmış yüreklerini alıp inancın gösterdiği ışığa yürüyen bu insanlar kim? Elbette her yönüyle mükemmellikle donatılmış değiller. Bir çatışma anında yaşadıkları duyguları bilemiyoruz ve her biri kayadan yapılmış bir dirençle yoğrulmuş değiller.
Onları kahraman yapan da bu farklılıkları. Her şeye ve hayatın bütün zorluklarına rağmen ölümü korkusuzca karşılarına alıp üstüne yürümesini bilen insanlar oldukları için efsaneleştiler. Yola düştükleri andan itibaren geride bir daha göremeyecekleri insanları bırakmasını bildiler. İçimizden bir çoğu katılım sağlayan, bir masaldan çıkar gibi hayatımıza katılan kahramanları bir daha göremedi. Kiminin abisi, ablası, kardeşi veya bir tanıdığıydı. Öyle gittikleri gibi kaldılar, onları hatırladığımız, bize anlatıldığı gibi bıraktılar. Hiç tanımadan büyüyenler de onları güzellikleriyle tanıdılar. Özgür bir hayat, özgür bir ülke uğruna gidenlerin yer aldığı kimi zaman kederden, kimi zaman sevinçten ama en çok da onurdan yaratılmış bir anı demeti bizlere miras kaldı.
Önceleri başka ülkelerin kahramanları hayatımıza girdi, onların hayatları ulaşılmaz uzaklıkta parıldayan bir yıldız gibiydi. Üzerlerine yazılan kitapları, şiir ve şarkıları beynimize ve yüreğimize kazıdık, benzer kıyafetlerini giymeye çalışıp onlar gibi olmaya çalıştık. Ne ülkeleri, ne de milliyetleri önemli değildi. Önemli olan: onlar bizdendi, ailemizden biriydi. Nguyen Van Troi’nin son sözleri hafızalarımıza kazındı; “Para için değil; onları öldürmek için mücadele ettim. Yaptığım her şey Güney Vietnam’ı özgürlüğe kavuşturmak ve onu sömürüden kurtarmak içindi. hepsi bu.” Bizleri selamlıyordu general Vo Nguyen Giap: “Güç dengelerine odaklanmış olsaydık, iki saat içinde yenilgiye uğrardık. Biz bir halk savaşı veriyorduk.”Diğer yanda Mitka Gribçeva düşmanları halk adına ölüme mahkum ediyordu. Sadece uçsuz bucaksız dağlarda değil, şehirlerde de yaşıyorlardı; Galip de diyorduk, Tupac Amaru da. Mahsun da diyorduk, Fusako Shigenobu da. Kimi zaman Ulrike, kimi zaman da Beritan… Ve bu onurdan yapılan gerçekliğin önünde genel olarak kabul edilmiş haliyle Comandante Che yürüyordu.
Ve günü geldi, bir ülkenin insanları bu yürüyüşün yazıldığı kitapların en önemli yerlerinde onurla yer aldılar. Dünya devrim tarihinin en parlak sayfalarına ve en ağır koşullarda sürdürülen savaşına önderlik ettiler. Dünyanın her köşesine savrulmuşlardı, her köşede seslerini duyurdular. Bir değil, binlerce kez ölümün bağrını delip geçtiler. Bir avuç insan elindeki en az olanaklarla, karşılarındakinin en güçlü olanaklarına karşı mücadele ettiler. Yenilmediler. Tarih onları“ateşin ve güneşin çocukları” diye yazdı. Onlar Kurdistan’ın çocuklarıydılar.
Haklarında onlarca yazı yazıldı, filmler çekildi, programlar yapıldı. Kavgada düşenlerin ardından anıları unutulmadı, kâğıda geçirildi. Esir düşenler de oldu ve bunlardan da yürüyüşlerini yazanlar da oldu. Okuyunca inanilmaz görülen mücadeleleri saygıyla okuduk, okuyoruz.
Geçenlerde bu yürüyüşçülerden birinin yazdığı henüz ilk cildi olan bir anı kitabını okudum. “Dêrsîm’den Karadeniz’e Dağ Yürüyüşü” Yirmi yıl gerilla saflarında kalıp bir çatışmada yaralı olarak esir düşen birinin Salihê Reş’in (Mehmet Kurt) kaleme aldığı bir anı-romanıydı. Yazar 458 yıl ceza almış bir özgürlük yürüyüşçüsü. “Doğrusu yazar olma iddiam da yok. Ama gerilla çantam bu kez yoldaşların anılarıyla doluydu ve omuzlarımdan ta yüreğime kadar ağırlık yapıyordu.” Böyle yazıyor kitabın önsözünde. Duru, akıcı bir dille yazılmış. Gerilla yaşamının insan psikolojisini saklamadan, acemilikleri, korkuları bastırmadan kaleme alınmış. Kurgulanmış bir roman değil. Baştan sonra kahramanlık içeren çatışmaları yazmıyor. Bir yaşamın en doğal hali kaleme alınmış bir şekilde önümüze konulmuş. Kemalist devlet tarafından kılıçtan geçirilmiş Pontus halkının evini, yüreğini açtığını da okuyoruz. Böylelikle hepsinin faşistleştirilmiş ve düşmanlık besleyen bir güruh olmadığını da sevgi ve saygıyla öğreniyoruz.
Özgür bir Kurdistan adına yürüyenlerin ayaklarına taş, saçlarına rüzgar değmesin. Bu uğurda şehit, gazi ve esir düşenleri, dünyaya savrulanları unutmayalım.
Yeni bir hayatın doğumuna ebelik edenler, bu ağır ve karanlık günlerde ektikleri tohumları ileride halklara parıldayan güneşin altında kızıl bir karanfil demeti olarak sunacaklardır. Bugünlerden geriye kalanların, yarınlar adına hayatlarını feda edenleri saygıyla karşılamaları ödeyecekleri bir borç olarak tarihe kanla yazılmıştır.









