Bazı gölgeler silinmez; bazı nesneler yalnızca bir nesne olmaktan öte, bir toplumun yaralı hafızasının simgesine dönüşür…
“Beyaz Toros” denildiğinde akla gelen, sadece tek tek isimler değildir; bir dönemin karanlık yüzü, sistematik bir terörün izleridir: zorla kaybedilenler, faili meçhul cinayetler, Cumartesi Anneleri’nin bitmeyen nöbeti, gözyaşları ve suskunluklar… Bu araç, bir otomobil olmaktan çok önce, bir sessizlik tacıdır — bedeni yok edilen, mezarı bilinmeyen insanların susturulmuş çığlığıdır.
1990’ların Türkiye’sinde, özellikle Kürdistan coğrafyasında ,beyaz Renault Toros’lar devlet destekli paramiliter güçlerin aracı olarak hafızalara kazındı. Binlerce insan bu araçlara bindirildi ve bir daha geri dönmedi. Bu yalnızca bireysel trajediler değil; kolektif bir travmaydı: bir halkın belleğine saplanmış bir bıçak, unutulması istenen bir yara.
Yıllar geçti; zamanın merhametsiz akışı bu sembolü dönüştürmeye çalıştı. “Nostalji”, “retro”, “tarihi ilginçlik” gibi masum terimler, onu şehirli vitrinlere, sosyal medya akımlarına taşıdı. Oysa Beyaz Toros öyle masum bir obje değil: bir ülkenin hafızasına saplanmış paslı bir hançerdir. Her köşe başında camdan bir siluet göründüğünde, gözler geriye döner, yaralar kanar. Ama ne zaman bir tişörte basılıp satışa çıkarılsa, o yara yeniden kazınır — bir “moda”ya indirgenir; çığlık, bir logoya dönüşür.
Trendyol gibi platformlarda “Toros severlere” başlığıyla pazarlanan bu ürünler, sadece ticari bir hamle değil, bir hafıza soykırımıdır. Çünkü acı metalaştırıldığında, yüzünü kaybeder. Anılar küçük resimlere, emoji’lere düşer. Hafıza, piyasa değeriyle ölçülür; kültür, tüketim modeliyle kodlanır. Benim gözümde bu metalaştırma süreci bir tür kültürel gasptır. Bizler, kuşaktan kuşağa aktardığımız şeyi , kaybedilenlerin isimlerini, hikâyelerini, fotoğraflarını ,modernliğin taşkın pazarına teslim edemeyiz.
Bu hikâyeler yalnızca bireysel acılar değil; bir toplumun adalet arayışının temel taşlarıdır. JİTEM’in karanlık operasyonları, derin devletin gölgesinde işlenen cinayetler, insanlık suçları ve hâlâ aydınlatılmamış dosyalar… Bunlar unutuldukça güçlenir. Zorla kaybetme sadece bir suç değildir; bir toplumun sesini kesmek, belleğini silmektir. Cezasızlık sürdükçe, savaştan daha büyük bir savaş yaşanır: Unutturma savaşı. Bu savaş gündelik hayatta gizlenir — bir tişörtte, bir araba sticker’inde, bir sosyal medya paylaşımında.
Her seferinde, kayıpların yakınları yeniden yaralanır; anneler, babalar, kardeşler, o “sevgi dolu” başlıkların altında ezilir. Çünkü kimse seveninden kaybolmaz; kimse sevgisinden silinmez. Beyaz Toros “severler” için bir hobi aracı değil; bir terör simgesidir. Bu simgeyi ticarileştirmek, kayıplara saygısızlık etmekle kalmaz; cezasızlığı normalleştirir, adaleti erteler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları, Birleşmiş Milletler’in raporları hâlâ bu suçların peşinde; ama yerel mahkemelerde çoğu, zaman aşımıyla örtbas edilir. Bu yüzden, bir tişörtün satışı sadece bir ticari hata değil; bir hafıza katliamıdır.
Şimdi soruyorum: Bu sembol bizim hikâyemizi anlatan bir yaradır. Eğer onu içine sindiremiyorsan, o yara hâlâ yaşıyor demektir. Ve biz hâlâ sorumluyuz — unutmamakla, anlatmakla, talep etmekle. Hafızamız canlı olsun; çünkü canlı hafıza, direniştir.
Acı, sözcük olsun; satış objesi olmasın. Hafıza pazarlanamaz. O, ancak paylaşılır ve korunur. Adalet sözcükle başlar; hakikat, cesaretle sürer.
Beyaz Toros’un gölgesinde, sessizliği kırmanın vakti geldi…










