İnsanın içindeki umut, çoğu zaman bir zarafetten değil, bir inattan doğar. Kırılmış, parçalanmış, tükenmiş olsan bile içinden biri hâlâ fısıldar: ”Devam et…”
Bu fısıltı bazen bir dua gibi, bazen bir delilik gibi yankılanır; ne akla uyar, ne mantığa sığar. Ama vardır. Ve sen, kendi yıkıntının ortasında bile, o sesi susturamazsın. Umut, utanmaz bir misafirdir. Her defasında kovarsın, o yine döner gelir. Hatta bazen senin yerine yaşar; sen vazgeçtiğinde bile o, senin adına direnir.
Belki de bu yüzden yüzsüzdür: Çünkü varlığını senden almaz, sana rağmen sürdürür. Yani insan, bazen umudu taşımaz; umut insanı taşır. Bir halk düşün; yüzyıllardır sürülmüş, yakılmış, adı yasaklanmış. Ama o halk, bir çocuğun dilinde yeniden konuşur, bir annenin duasında yeniden doğar.
İşte o yüzsüzlük, o inat, o dirençtir umut. Tarihin en acımasız dönemlerinde bile, insanın kalbinde sönmeyen o küçük ateş…
Delilikle kutsallığın tam ortasında duran o alev. Umut, aslında bir delinin tanrısına ettiği yemindir: “Beni yak ama inancımı söndürme.” Ve o yemin, ne kadar kırılırsan kırıl, seni yaşatır. Bazen bir şiir, bazen bir bakış, bazen bir sessizlik olur — ama hep oradadır. Yüzsüzdür, çünkü utanmaz; utanmaz, çünkü yaşamayı sever.
Ölüm, insanın en kadim gerçeğidir. Ama biz onu hep bir son sanarak kaçtık ondan. Oysa ölüm, bazen yaşamın yorgun bir nefesidir sadece; bazen bir kabullenme, bazen bir dönüş biçimi. Umut da aslında ölümü kabullenmenin diğer adıdır: “Evet, bitebilir her şey — ama ben yine de seveceğim.” İnsan, ölümü reddederek değil, onunla barışarak yaşlanır.
Bir noktada anlarız ki, yaşam dediğimiz şey ölümü ertelemek değil; ona anlam kazandırmaktır. Bir çiçeğin solacağını bilerek ona su vermek, bir dostun bir gün gideceğini bilerek ona sarılmak, bir halkın tarih boyunca acı çektiğini bilerek yine de özgürlüğüne inanmak… İşte bu, umudun yüzsüzlüğüdür. Ölümün gölgesinde bile yeşerebilen o inat.
Belki de umut, Tanrı’nın bize armağan ettiği son çılgınlıktır. Çünkü o, her şeye rağmen “devam” demeyi öğretir. Küllerin içinden doğan anka gibi, kaybolmuş bir sesin yankısında bile yeniden can bulur.
O yüzden diyorum hevalim: Benim umudum, yüzsüz bir umuttur. Ölsem de ölmez. Çünkü o artık ben değilim; ben gidince bile, bir başkasının kalbinde, bir çocuk gülüşünde, bir hikâyenin içinde yaşamaya devam edecek olan şeydir o. Belki de bütün mesele, ölmemeyi değil — ölürken bile umut etmeyi öğrenmektir. Çünkü insan, toprağa gömülse bile, hatırasıyla yeniden filiz verir.
Bir söz kalır, bir nefes, bir iz… Ve o iz, bir başkasının yolunu aydınlatır. İşte o zaman anlarsın ki: Umut, insanın Tanrı’ya yazdığı en uzun mektuptur — cevap alınmasa da, her sabah yeniden gönderilir. Ben artık biliyorum hevalim; ölüm, umudun sonu değil, sadece biçim değişikliğidir. Ve ben, o biçimin içinde bir kıvılcık olarak kalmayı kabul ediyorum
. Çünkü benim umudum, yüzsüz bir umuttur: Ölsem de ölmez.










