Dua, dudağın kenarında kalbe inemeden siliniyor. Vicdan, bir bildirim sesi kadar sürüyor. Bir acının yankısı saniyeler içinde başka bir görüntünün arkasına saklanıyor.
Ve insan, sessizliğe alışıyor. Kötülük, uzak diyarlarda değil artık; yanı başımızda, bir gölge gibi bizimle.
Her günkü konforumuzun içinde, ekmeğimizin kırıntısına kadar sızmış durumda. Karanlık biçim değiştirdi.
Takım elbise giydirildi, pahalı parfümler sıkıldı.
Bir zamanlar karanlık eken, kötülük tohumcusu adamla yalnızca bir ekran kalınlığı var aramızda.
O kalınlık, vicdanın en sessiz mezarı.
Bir zamanlar kötülük uzak bir diyardaydı; şimdi, parmak ucumuzda.
Bir çocuk ağlarken, parmağımız bir sonraki videoya geçiyor.
Bir kent yanarken, ateşi ekranlarımızı aydınlatıyor.
Ve o sırada vicdan, bir saniyelik duraksama kadar sürüyor.
Görmek kolaylaştıkça, hissetmek zorlaştı.
Teknoloji, duygularımızı da yönetmeyi öğrendi.
Acıya maruz kaldıkça bağışıklık kazandık.
Vicdan, artık yalnızca görsel bir tepki, bir beğeni, bir paylaşım, bir kısa yorum.
Söz yerini simgeye, his yerini tepkimeye bıraktı.
Ve biz kelimelerle değil, emojilerle yas tutmayı öğrendik.
Sistem bizi unutmaya programladı.
Acı, birkaç saniye içinde, bir parmak kaydırma hızıyla bir diğerine geçiyor.
Eğer tüm bunlardan geriye bir görüntü bir yüz, bir ses, bir nefes kalıyorsa işte o anda, insan hâlâ insandır. Teknoloji bizi her şeye bağladı ama birbirimize yabancılaştırdı.
Birbirimizi görüyoruz ama dokunamıyoruz; duyuyoruz ama dinlemiyoruz.
Dijital çağın vicdanı, bu kopuklukta saklı, kalabalık olmanın ortasında yalnız kalmak, görmenin içinde körleşmek.
Ama çağımızın en devrimci halleri bunlar olabilir.
Bugünse biz, kendi karanlığımıza bile ad koyamıyoruz.
Kötülük artık uzak diyarlarda değil; o, her günkü konforumuzun içinde büyüyor.
Yumuşak koltuklarda, dokunmatik ekranlarda, hızlı tüketilen hayatlarda…
Ve biz, farkında olmadan kötülüğün yatağını seriyoruz kendi vicdanımızın üstüne.
O iç ses ki, yüzyıllar boyunca peygamberlerin, şairlerin, bilge ruhların dilinde yankılandı.
Birileri yine susmaz, birileri yine aynaya bakar ve söyler, “Bu ben değilim.”
Ve işte o an, insanlık yeniden hatırlar. Yüzleşmek, yalnızca geçmişle değil, bugünün kötülüğüyle hesaplaşmaktır.
Kendine dönmek yetmez, o dönüş, başkalarının acısını da görmeyi gerektirir.
Çünkü hakikat, yalnızca kişisel bir arayış değil, ortak bir vicdandır.
Belki de insanlığın kurtuluşu, yeniden konuşmakla başlayacak.
O ses, Hakk’ın değil, ama Hakk’a yönelen insanın yankısı olacak.
Belki bir gün, bütün ışıklar sönecek.
Ekranlar karardığında, insan kendi karanlığında kalacak.
O an, dışarıdan gelen her ses susacak; içimizde yıllardır unuttuğumuz bir uğultu yükselecek.
O ses, belki bir kalp atışı, belki de ağlayan bir çocuğun yankısı olacak.
Ve biz, ilk kez ne kadar uzun süredir içimizdeki sesi duymadığımızı fark edeceğiz.
Teknolojinin parıltısı sönünce, hakikatin çıplak ışığı görünecek.
İnsan, kendiyle yeniden karşılaşacak.
Yalnızlık, bir aynaya dönüşecek.
Çünkü insan, kendisiyle yüzleşmeden özüne dönemez.
İşte o an, bir doğum sancısı gibi içten gelen bir acı duyulacak
ama bu acı, yitirilmiş bir insanlığın yeniden hatırlanışıdır.
Ekranlar sustuğunda, insan yeniden duymayı
yeniden görmeyi öğrenecek.
Ve belki o zaman, görmek ve duymak artık bir mezar değil, bir rahim olacak.
İnsan, teknolojinin yankısından değil, kendi iç sesinden doğacak.











