Mecit Zapsu: Korkunun Kendisinden Korkmak

Genel

Bazen bir toplumun ruhunu anlamak için büyük krizlere, çarpıcı manşetlere ya da politik analizlere bakmaya gerek yoktur. Bazen yalnızca bir insanın yüzündeki tereddüt, bir yabancının adımlarındaki çekingenlik, bir soru sorarken bile sesine sinen o ince titreme, bütün bir ülkenin tarihsel yükünü açığa çıkarır.

Dün pazardan dönerken yol soran adamın yüzündeki korku ve bugün tren yolunu geçmek isteyen başka bir adamın benden ürkerek geri çekilişi…

Bu iki küçük sahne, aslında çok büyük bir hikâyenin dışavurumudur: Korku artık bizde bir duygu değil; bir düzen, bir mimari, bir kültür haline geldi. Son yıllarda Türkiye’de siyaset dili, medyanın söylemi ve toplumsal atmosfer tek bir duyguyu sürekli besledi: tehlike. Tehlike dışarıdaydı, içerideydi, yan dairedeydi, sokaktaydı, televizyonda, telefonda, seçim konuşmalarında…

Bu dil, yavaş yavaş toplumun kimyasını değiştirdi. Bir insan bir yabancının yanına yürümekten korkar hale geldi; bir selam bile tedbirli atılır oldu. Güven duyma refleksi yerini şüpheye bıraktı. Korku, yönetim biçimine dönüştüğünde toplum ikiye ayrılır: Birincisi, sürekli gözetleyenler; ikincisi, sürekli gözetildiğini düşünenler. Bu ayrım keskinleştikçe insanlar, insan yüzüne değil, insanın yaratabileceği ihtimallere bakar. Bir yabancı artık bir yabancı değil; potansiyel bir tehdit, belirsiz bir risk, hesaplanması gereken bir ihtimaldir.

Toplumsal korkuyu ayakta tutan üç sütun vardır: ekonomik belirsizlik, adaletsizlik ve sürekli tekrarlanan tehdit söylemi. Ekonomik güvenliğini kaybeden birey, zaten en kırılgan hâlindedir. Adalet duygusunu kaybeden toplum, kendini savunmasız hisseder. Sürekli tehlike vurgusu yapan siyaset ise insanların bilinçaltına şu mesajı yerleştirir: “Kimseye güvenme.”

İşte dün yol sorduğu halde yanımda yürümekten korkan adam, bu üç sütunun tam ortasında duran toplumun bir izdüşümüydü. Bugün alt geçide götürmek istediğim adamın, uzaktan uzağa geri çekilirken yüzünde beliren endişe, bireysel değil; kolektif bir travmanın parçasıydı. İnsanların birbirinden değil, birbirinin ihtimallerinden korktuğu o yeni düzene işaret ediyordu.

Korku, yalnızca bugünün politik atmosferinin değil, aynı zamanda yüzyıllık bir belleğin mirasıdır. Darbeler, krizler, yasaklar, faili meçhuller, güvensizlik, kutuplaşma… Bu topraklarda korku sadece üretilmedi; kuşaktan kuşağa aktarıldı. Bu yüzden bugün insanlar bir yabancıyla yan yana yürürken bile huzursuz hissediyor.

Korku yalnızca sokakta değil; insanın omuzlarına, yürüyüşüne, sesine, bakışına sinmiş durumda. Foucault’nun panoptikon teorisi, ( Panoptikon bir bina değildir; bir iktidar aklıdır.Bireyi sürekli görünür kılar.Görünürlük bir kontrol biçimidir. Gözetimi içselleştiren kişi artık kendini kendi eliyle disipline eder. Modern toplumda gözetim,cezaevlerini aşarak her yere yayılır.) modern iktidarın en tehlikeli biçiminin görünmez gözetim olduğunu söylerdi.

Bugün ise gözetimden daha tehlikeli bir şey yaşanıyor: Birbirinden korkan bireylerin kurduğu görünmez panoptikon. Devlet görmese bile insanlar birbirini gözetliyor. Kimse seni tehdit etmese bile tehdit altındaymış gibi davranıyorsun. Hiç kimse bir şey söylemese bile içindeki ses “dikkat et” diye fısıldıyor. Yoksulluk bu psikolojiyi derinleştiriyor.

Çünkü yoksulluk, insanı yalnızca maddi olarak değil, ruhsal olarak da yoksullaştırır. Ekonomik krizdeki bir toplumun en kırılgan damarı güvendir; güvensizlik de korkuyu besler. Birbirine güvenemeyen toplum, kendine de güvenemez. Ama bütün bu karanlık tablonun içinde ışığın kaynağı hâlâ aynıdır: İnsanlar korkuyu birbirine bulaştırdığı gibi, umudu da bulaştırabilir. Bir yabancıya duyulan güven, tıpkı korku gibi yayılabilir. Bir gülüş, bir jest, bir selam, bir adım…

Hepsi korkunun mimarisinde küçük çatlaklar açar. Bir gün insanlar birbirine yaklaşırken geri çekilmeyecek. Bir gün yön soran biri yanına geldiğinde yüzünde endişe değil, huzur taşıyacak. Bir gün sokaklarda şüphe değil, insan sesi yankılanacak. Ve o gün geldiğinde, bugün yaşadığımız bu küçük anların aslında bir ülkenin nasıl bir karanlıktan geçtiğini gösteren sessiz tanıklıklar olduğunu daha iyi anlayacağız.

Korku, uzun yıllar boyunca bu ülkenin resmi olmayan anayasası oldu. Bizi yönetmek için değil, bizi birbirimizden uzaklaştırmak için kullanıldı. Ama hiçbir düzen sonsuz değildir; korkunun düzeni de öyle. Ve bütün bu yolun sonunda tek bir gerçek kalır: Bir toplum korkuyla yönetildiğinde, en sonunda korktuğu şey kendisidir.

İlginizi Çekebilir

Sinem Muhammed: Suriye’de merkezi sistem ısrarı iç çatışmaya neden olabilir
Sinan Dedeoğlu: Amed son nefeste, Iğdır doludizgin, Van hedeften şaştı

Öne Çıkanlar