Arzu Yılmaz: Kürtler açısından zaman ve saha her türlü olasılığa açık

*Ortadoğu’da yeni düzenin savaş koşullarında belirlenmeye başladığını söyleyebiliriz ve mevcut koşullarda Kürtler hem savaşın hem barışın göz ardı edilemeyecek bir aktörü. 

*Fakat henüz Kürtlerin siyasi statüsünün ne olacağını söyleyebilecek durumda olmadığımızı düşünüyorum. Zira zaman ve saha her türlü olasılığa açık.

*Suriye’de Abdullah Öcalan’ın önerilerinin ya da Türkiye’nin politikalarının etkisi tabii ki yadsınamaz. Ancak, Kürtlerin Suriye’de geleceğini belirleyen faktörler sadece bu ikisine dayanmıyor, başka belirleyici faktörler de var. 

*İçinde bulunduğumuz dönemin riskleri karşısında Kürt-Kürt barışı bir zorunluluk, başka türlüsü mutlak bir kaybet-kaybet sonucunu doğuracağı herkesin malumu…

Ronî Riha 

Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana süregelen Ortadoğu düzeni, son yirmi yılda köklü bir değişim sürecine girdi. Küresel ve bölgesel güç dengelerinin yeniden kurulduğu, ulus-devlet yapılarının sorgulandığı bu çalkantılı dönemde, “haritanın mağdurları” olarak bilinen Kürtler, savaşın ve barışın göz ardı edilemez stratejik aktörleri haline geldi.

Erbil Kürdistan Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Doç. Dr. Arzu Yılmaz ile Nûpel okuyucuları için gerçekleştirdiğimiz bu özel röportajda; Yılmaz, Ortadoğu’daki yeni şekillenme sürecinde Kürtlerin siyasi statü arayışını, 7 Ekim sonrası hızlanan jeopolitik hareketliliği, Abdullah Öcalan üzerinden Türkiye’de başlatılan yeni siyasi sürecin iç ve dış dinamiklerini masaya yatırıyor.

Yılmaz; Türkiye’nin “entegrasyon” hedefinden Kürt siyasetinin self-determinasyondan neden feragat ettiğine, Suriye Kürtlerinin Şam’la entegrasyon stratejisinden Kürt-Kürt birliğinin önemine kadar pek çok kritik konuya ışık tutuyor ve önümüzdeki yılların Kürtler için her türlü olasılığa açık olduğunu vurguluyor.

Doç. Dr. Arzu Yılmaz’a Ortadoğu ve Kürt meselesine dair yönelttiğim sorular ve onun analitik yanıtları şöyle:

Birinci Dünya Savaşı ile kurulan Ortadoğu düzeninin son 15-20 yıldaki köklü değişimini göz önüne alarak, bu tarihsel süreçte haritanın mağduru olan Kürtlerin yeni bölgesel şekillenme sürecinde üstlenebileceği rolü nasıl görüyorsunuz? Bu yeni denklemde, Kürtlerin siyasi bir statü elde etme kapasitesini ve genel konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bölgede yeni bir düzen arayışı olduğu muhakkak. Bu arayış, uluslararası düzenin çözülüşü ya da yeniden kurulma çabaları çerçevesinde şekilleniyor. Bu ortamda, küresel ölçekte bir savaş ihtimali şimdilik düşük görünüyor olsa da Ortadoğu’da yeni düzenin çoktan savaş koşullarında belirlenmeye başladığını söyleyebiliriz. Üstelik, ortaya çıkan İsrail-Filistin ya da Lübnan barışı gibi girişimlerin kalıcı bir ateşkes bile sağlayamamış olması, bu savaşın daha da büyüyeceğine işaret ediyor.

Kürtler bu sürecin hiç kuşkusuz mağduru ama aynı zamanda gelişmeleri etkileme kapasitesine sahip önemli bir aktör konumunda. Güney ve Batı Kürdistan’da sahip oldukları silahlı güçleriyle Kürtler bu kapasiteyi IŞİD’le savaş sürecinde ortaya koydu. Bu kapasite, ABD ile geliştirilen işbirliği mekanizmaları üzerinden güçlenerek devam ediyor ve Kürdistan sınırlarını aşan bir nitelik kazanıyor. 

Öte yandan, Kürtler Irak ve Suriye sahalarında siyasi istikrar arayışlarının da göz ardı edilemeyen bir unsuru, hatta bu iki ülkede siyasi istikrarın garantisi olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Dolayısıyla, mevcut koşullarda Kürtler hem savaşın hem barışın göz ardı edilemeyecek bir aktörü. Fakat henüz Kürtlerin siyasi statüsünün ne olacağını söyleyebilecek durumda olmadığımızı düşünüyorum. Zira zaman ve saha her türlü olasılığa açık.

7 Ekim 2023 sonrası hızlanan süreçte Türkiye’nin Kürtlerle diyaloğa yönelmesinin temel nedenini nasıl açıklıyorsunuz? Bu girişimde bölgesel dinamiklerin ve yeni Ortadoğu denklemine dahil olma arayışının belirleyici rolü nedir?

Sürecin daha ilk gün yüzüne çıktığı günlerde, Ankara’nın motivasyonunu belirleyen temel faktörün dış dinamikler olduğunu iddia edenlerden oldum. Zira Kürtlerle diyalog, 2020 yılında İbrahim Anlaşmalarının gündeme gelmesi ertesinde, Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerini yeniden yapılandırmaya girişmesiyle aynı anda başladı aslında. 

7 Ekim’e bağlı gelişmeler ise, bana göre, süreci başlatan değil fakat takvimi hızlandıran bir etki yarattı. Bu bağlamda, Kürtlerle barış Türkiye için çeperinde kaldığı yeni bölgesel denkleme girişin bir ön koşuluydu diyebiliriz. Bunun yanında, Kürtlerle barış aynı zamanda içerde istikrarın sürdürülmesi, bölgede olası her türlü gelişmeye karşı sınırların korunması ve nihayetinde Ortadoğu’daki yeni güç dengesine Kürtlerle ittifakı sağlayarak daha avantajlı dahil olma gibi hedefleri içerdiğini de söyleyebiliriz.

Ulus-devlet düzeninin sıkça tartışıldığı bu dönemde, Kürt hareketinin ademi-merkeziyetçi bir modele yönelmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu yaklaşımın Kürtlerin gelecekteki siyasal statüsü açısından anlamı nedir?

Çöken sadece uluslararası sistem değil, aynı zamanda bu sistemin temelini oluşturan ulus-devletler. Nihayetinde, ‘hayali cemaatler ’den ibaret ulus-devletlerin meşruiyetini dayandırdığı uluslararası sistem de artık işlemiyorken varlığını sürdürmesi mümkün değil. Hâlihazırda ortaya çıkan korumacı ekonomi politikalara dönüş ya da otoriter rejimler pahasına Vestfalyan anlamda egemen devlet reflekslerinin tezahürü sonucu değiştirmeyecektir- en fazla geciktirebilir. 

Bu haliyle, devlet ve vatandaş, otorite ve toplum arasında yeni bir uzlaşmaya ve bu uzlaşmaya bağlı yeni bir siyasal örgütlenmeye gidilmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durum sadece Türkiye’nin değil, ABD de dahil olmak üzere birçok ülkenin karşı karşıya kaldığı bir zorluk. Öcalan’ın 2000’lerden bu yana farklı kavram setleriyle de olsa önerdiği model söz konusu zorluğu aşmaya dair bir perspektif sunuyor. 

Ulus-devlet düzeninde otoritenin merkezde konsolide olduğu yukarıdan aşağı bir siyasal örgütlenme yerine, otoritenin ademi-merkeziyetçi bir anlayışla yeniden kurulduğu aşağıdan yukarı örgütlenen bir siyasal düzen perspektifi bu…

Üstelik tersine küreselleşme sürecinde bölgesel iş birliklerinin öneminin daha da arttığı bir anda bu model sadece ülkesel değil, bölgesel ölçekte de yatay ilişkilerin geliştirilmesine zemin sunuyor. Dolayısıyla, en başta Türkiye’nin sınırları dışındaki Kürtlerle ve farklı parçalarda yaşayan Kürtler arası ilişkiler bağlamında da sonuçları olacaktır.

Bu modelin Kürtler açısından en radikal sonucu, Abdullah Öcalan’ın liderlik ettiği Kürt siyasal hareketinin uğruna yüzyıldır mücadele verilen self-determinasyon hakkından feragat etmesidir. 2000’li yılların başında bağımsız bir devlet kurma, geldiğimiz aşamada da özerklik talebinden feragat edildi diyebiliriz. Şimdi hedef, Kürtlerin kültürel varlığını koruma ve geliştirme hakkının hukuki güvenceye kavuşturulduğu, politik özneler olarak tanındığı ve örgütlenebildikleri bir siyasal sistem kurmak…

Bu eğer başarılırsa, Türkiye’de çok şey değişecek. Bu değişim yalnızca Kürtler değil, her Türkiye vatandaşı için geçerli. Dolayısıyla, bu kadar kapsamlı ve katmanlı bir değişimin sonuçlarına ilişkin öngörüde bulunmak çok zor.

Türkiye’nin bu süreçteki temel hedefinin, ülkenin bekasını korumak ve Kürtlerin özelikle Suriye’de elde ettiği kazanımların yasal bir statüye dönüşmesini önlemek olduğu varsayılırsa, Kürtler açısından bu sürecin temelinde ne olmalıdır? 

Ben Türkiye’nin temel hedefinin ne olduğu konusunda fikirlerimi yukarıda paylaştım. Bu çerçevede de benim anladığım Türkiye’nin kaygısı Suriye’de bir Kürt özerk bölgesinin kurulmasından çok, Şam’da askeri ve siyasi güçlü bir Kürt temsilinin oluşması. Türkiye bu tecrübeyi 2003-2005 sürecinde bir ölçüde Irak’ta yaşadı. 

Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye için asıl risk, hemen sınırının ötesinde ekonomik, askeri, siyasi her türlü müdahaleye açık bir özerk yönetimden çok Şam’da ve dolayısıyla Suriye’nin tamamında etkin bir Kürt yönetimidir.

Bana kalırsa Suriye’de halihazırda yaşanan zorluğun kaynağı da bu. Rojava Yönetimi enerjisini Şam’la entegrasyona yöneltmiş durumda ve fakat bu mevcut geçici hükümete ya da HTŞ’ye dayatıldığı biçimiyle entegrasyon olarak anlaşılmamalı. Dolayısıyla, Şam’la entegrasyon stratejik bir hedef ama hemen gerçekleşmesi zor görünüyor. Fakat şunu da eklemek gerekir: mevcut değişim son derece dinamik. Gelecek her türlü olasılığa açık.

Suriye İç Savaşı bağlamında, on yılı aşkın bir mücadele sonucu toprak ve yönetimsel kazanımlar elde eden Suriye Kürtlerinin mevcut konjonktürdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Öcalan ile Türkiye arasında başlanan bu sürecin Rojava’nın geleceği üzerinde ne tür bir etkisi olacağını öngörüyorsunuz?

Kürtler artık Suriye politik denkleminin göz ardı edilemeyecek bir aktörü ve aslında mevcut koşullarda Suriye’nin bütünlüğünün ve birliğinin garantisi. Kürtlerin dahil olmadığı bir Suriye siyasal denklemi kalıcı ve istikrarlı olamaz. Öcalan’ın önerilerinin ya da Türkiye’nin politikalarının etkisi tabii ki yadsınamaz. Ancak, Kürtlerin Suriye’de geleceğini belirleyen faktörler sadece bu ikisine dayanmıyor, başka belirleyici faktörler de var. Bu bağlamda her ikisinin de etkisini teslim etmekle birlikte, nihai sonucu tayin edecek mutlak aktörler olarak tanımlayamayacağımızı düşünüyorum. 

Bu bağlamda, sürecin geçtiğimiz bir yıl içinde yapıcı bir etkisini henüz görmedik- en fazla Türkiye’nin doğrudan saldırıları durdu. Yani süreç yıkımı durdurdu ama yeniden inşaya yol verecek bir etki de henüz yaratmadı.

SDG Genel Komutanı Mazlum Kobani ile Rojava heyeti, Duhok’ta gerçekleşen Ortadoğu Barış ve Güvenlik Forumu’na katıldı. Duhok’ta verilen mesajlar ve ortaya çıkan portre özlenen bir Kürt birliğine işaret ediyordu. Siz bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Doğru. Mesaj buydu ve aslında bu mesaj son bir yılda farklı biçimlerde birçok kez verildi. Bu haliyle, söz konusu sürecin Kürt-Türk barışından çok Kürt-Kürt barışına hizmet ettiğini, somut sonuçlar ürettiğini söyleyebiliriz. Fakat şunu da not düşmekte fayda var. Bu süreç olmasa da içinde bulunduğumuz dönemin riskleri karşısında Kürt-Kürt barışı bir zorunluluk, başka türlüsü mutlak bir kaybet-kaybet sonucunu doğuracağı herkesin malumu. Ama süreç Kürt-Kürt barışının hayata geçmesini kolaylaştırdı, aleniyet kazandırdı.

Kürtlerin 50–60 milyonluk nüfusa rağmen hâlâ statüsüz kalması sadece bölge devletlerinin politikalarıyla mı açıklanabilir? Kürt siyasetinin temel yapısal eksikleri nelerdir ve bugün Kürtler için en kritik adım hangi alanda atılmalıdır?

Kürtlerin coğrafi dağılımı, toplumsal yapıları ve nihayetinde farklılaşan hayat deneyimlerine dayalı çoklu kimlikler bu sözünü ettiğiniz politikalar kadar etkin faktörler olageldi. Hala da bu durum tümüyle değişmiş sayılmaz. Fakat günün sonunda bugün farklı ölçeklerde ve biçimlerde tezahür eden örgütlü bir Kürt siyasal iradesi gerçeği var. Kürtlerin yaşadığı coğrafyalar bugüne kadar Kürtler yokmuş gibi yönetilebildi ama artık ortaya çıkan Kürt siyasal iradesi yok sayılarak yönetilemiyor.

 Savaş ya da barış yoluyla bu irade muhatap alınmak zorunda kalınıyor. Önümüzdeki yıllar ne getirir kestirmek kimse için kolay değil, ama Kürtler için tüm olasılıklara hazırlıklı olmanın ön koşulu, sanırım, bu siyasi iradeyi güçlü kılan örgütlülüğü sürdürmek olacaktır…

İlginizi Çekebilir

Erdoğan ile Putin Türkmenistan’da bir araya geldi
‘Bilirkişi davası’ yine ertelendi: İmamoğlu ‘iddia makamı suç işliyor’ dedi

Öne Çıkanlar