Bir traktör var. Mavi. Mavinin üstünde beyaz çizgiler, ortasında Ford 3600 yazıyor. Çamurlukları beyaz olabilir. Ford sözcüğünü anlayamıyorum. 3600 nedir, bilmiyorum. Yepyeni, tekerleklerinde ip gibi pütürler duruyor, mis gibi kokuyor. Şoför epey kurumlu biri. Birkaç genç kızı olan bir evin önünde duruyor, ama traktör o evin değil. Köyden birinin de değil. Şoför ilgiyi traktörünün üstüne toplamaktan memnun. Yakası epey açık gömleği gevrek gevrek gülüyor. Güneş sağda olmalı, hatta geç bir ikindi. Öfkesi dinmiş güneş traktörün sol yanındaki yazıyı gölgeleyerek okumayı kolaylaştırıyor: EDİP SOLMAZ. Kırmızı, başı dik harflerle. Bir ad ve soyad bu, ama soyadın belli bir anlamı yok. SOLMAZ köyün öğretmeninin soyadıyla aynı ve “MAZ” olumsuzluk demek, ama iki cevapsız soru var: “SOL” ne, “SOLMAZ” ne? EDİP SOLMAZ adını her yerde duymaya başlamam bu ân ile başlar.
Gölgelerde, tarlalarda, süt sağımında, ağır misafirlerin oturduğu dîwanxanelerde. Ondan bahsediyorlar. Qereborsa diye kötü bir şey varmış. Yağ temin edilemiyormuş, çay çok pahalıymış, yedi numara gaz lambası camı bile yokmuş, yüz gram şeker bulsan şükretmeliymişsin! Ama işte EDİP SOLMAZ diye biri dükkân kapılarını zorla açıyormuş, “telebe” denen böyle yakışıklı, pantolon paçaları boyum kadar uzun birileriyle yağı, şekeri yoksullara dağıtıyormuş. Akşam evlere misafir oluyormuş, şehirdeki ağaları dize getiriyormuş, “dernek” denen birtakım yerlerde iki elini masaların üstüne koyarak yeri yere doğru itiyormuş. Çok geçmeden bir gün, her yerde her gün hep ayrı bir macerasını dinlediğim ve adını okuduğum için tanıdık sayıldığım EDİP SOLMAZ’la ilgili tek bir cümle kurulur oldu: “EDİP SOLMAZî kuştin!” (EDİP SOLMAZ’ı öldürdüler) Aklımda, ruhumda, hâtıramda büyük harflerle yaşayan EDİP SOLMAZ, iki beyaz çizgi arasındaki mavinin üstünde kırmızı, süssüz. 23 yaşında yazdığım “Ah! Tamara” şiirine şöyle giriyor: “Edip vurulmuş / Edip vurulmuş / Edip vurulmuş / Ah heval!”

/12 Kasım 1979’da katledilen Batman Belediye Başkanı Edip Solmaz’ın seçim çalışmasında kullandığı bir pusula/
Vehbi Dinçerler; alt dişlerinden biri, bakana göre solda olanı, altın mı ne? ANAP’ın güzel bulduğum tabelasının asıldığı uzun balkonda konuşuyor. “Helikopterle geldim”, diyor. İçimden, demek helikopter içinde insan olan bir şey, diyorum. “Batman iki parça gibi” diyor, “biri Site tarafındaki Batı Almanya, biri bu taraftaki Doğu Almanya.” Söz veriyor, her iki tarafı da Batı Almanya yapacağız diyor, her iki Almanya’nın da sonuncu “a”larını sündürüyor. Zaten ANAP’çıyım. Ama kimse de şu çocuk konuşanı daha iyi görsün diye şuraya çekileyim demiyor. Gri pantolonlar ormanı! Konuşmacıyı iyi görememek bir tarafa bu Doğu ve Batı Almanya sözlerini hiç anlamıyorum. Site ne hem? Site, devletin Batman’daki üssü gibi bir şeymiş meğer. Halkın oraya girmesi yasak. Bir tür fabrika-kampüs, pilot bölge, koloni yerleşimi -yıllar sonra “Cumhuriyet’in İlçeleri” yazısını bu daireden bakarak yazacağım. Lise birde benim gibi silik bir arkadaşım oluyor Site’den. Adı herhangi bir dairenin bölge müdürü adı gibi tam: Cem Alper Cengiz. İyi biri, bazen, sinik ruhlu bir yerli eğimiyle evlerine uğruyorum. Site nizamiyesinden ailesinin dahili telefonunu aradıklarında “tamam, gelsin” diyor. İki katlı evler var Site’de, hepsinin şekli aynı. Arkada büyük bahçeleri var. Batman’ın doğusunda bir yer, ama şimdi bir üniversitesinde çalıştığım Batı Almanya’ya benziyor! Cem Alper’in annesi çok iyi biri, beni, bir yerliyi evin kapısından içeri almıyor, ama bazen arka bahçeye kek ve limonata getiriyor!
Saatlerce onu bekliyoruz. Terli erkeklerden oluşan kalabalık fazla anlamadıkları birini, burnundan konuşan birini, elinde sürekli bir dolmakalem tutan birini, artık okuyup gülecek kadar anladığım mizah dergilerinde “tonton” denen birini bekliyorlar. Kocaman bir gözlük, aşağıya doğru inen dikdörtgen bir burun, kalın bir fırça bıyık, kalın alt dudak ve onun altına çene diye ters bir M -ama bu M yayvan olmalı. Ben bile karikatürünü çizebiliyorum. ANAP kalabalığı bu kez başka bir meydanda, coşkudan ziyade zamanına saklanmış bir tezahürat var. Koca başbakan gelecek. Köşelerde takım elbiseli zayıf adamlar yerlere kadar eğilme provası yapıyorlar. İçinde “efendim” sözcüğü geçen bir sürü cümle. Beklemekten sıkılıp alandan çıkıyorum. Çok geçmeden bir konvoy beliriyor. Önde oturaklı, ağırbaşlı büyük arabalar. Birinin arka penceresi iniyor, Turgut Özal bir kafa ve biraz omuz şeklinde görünüyor, ezberlenmiş bir hareketle beni görmeden bana el sallıyor. Daha o şoku atlatamadan onun yanında Semra Özal belirip ince, altın ya da altın rengi bir zinciri olan gözlüğü ve kocaman dişleriyle el sallıyor. İkisinin baktığı yöndeki benin etrafında bir sürü insan birikiyor, her biri selamlardan birer parça alıp birbirlerini çiğneye çiğneye meydana dönüyorlar.
Bense şimdilerde dörtyol olan TPAO üçyoluna doğru yürüyorum. Yıllar geçiyor. Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli ile kahvaltıda görüşmek için sözleşmişiz. Saat 9 gibi Ankara-Bestekar Sokak’taki otele varıyorum. Yaşar amca uykulu gözlerle aşağıya iniyor. Kahvaltı masasına geçtiğimizde anlatıyor. Meğer Semra Özal ve Fatih Ürek gece yarısı otelde rezalet çıkarmışlar. Kavga gürültü. Polis gelmiş. Livaneli, “duymadım bir şey” diyor. Yaşar amca onu duymuyor, “zaten banyosu da çok küçük odanın” diye söyleniyor. Sonra doktora da bitiyor, Mardin’de üniversite işi başlıyor. Bir sürü TV’den çağıran var, hayır diyorum, ne işim var, TOKİ dervişiyim ben; ama NTV’den Oğuz Haksever arayınca hayır diyemiyorum. Onun zarif ve barışçı imajı ikna olmama yetiyor. İstanbul’a geliyorum, akşam yayın olacak. Kardeşlerimden biri otele uğruyor, bir dolmakalem uzatıp “konuşurken elinde bu dolmakalem olsun, ikna edici olur” diyor. Yayına çıkıyorum, elimde o dolmakalem, konuşurken onu Turgut Özal’ın tuttuğu gibi tutuyorum!
1988, elimde “KUDÜS MÜSLÜMALARINDIR” döviziyle, en önde, bekliyorum. KUDÜS nedir, neresidir, niye MÜSLÜMALARINDIR, bilmiyorum. Aile, aşiretten lise mezunu birinin adaylığı için Refah Partisi’ne oy verecek, ama Millî Görüş’ü geç, doğru düzgün fatiha okuyan yok! Bu kez gri pantolonlu bir kalabalığın içinde değil, bugünün kefenli tiplerinin ilk versiyonu olan beyaz tişörtlü bir grubun içindeyim. Necmettin Erbakan gelecek. Her sözcüğü bitirince nefes alıyormuş gibi konuşan adam. Uzun, kırmızı-beyaz bir otobüsün üzerinde beliriyor. Ona çok yakınım ve bir saat boyunca Erbakan’ın bıyığı var mı yok mu diye bakıp bir türlü emin olamıyorum! Sanki ezberlediği bir şeyleri söylüyor, sesinde bir inanç yok, bir tekrar var. Yıllar sonra Erbakan’ın partisinden üç defa Erzurum milletvekili seçilen, Şêx Seîd’in torunu Abdülillah Fırat şöyle diyecek: “Erbakan’a babası Kürd olduklarını söylemiş. Kendisi de kökeniyle ilgili konuşunca, bana dedi ki: ‘Hayatta olduğum müddetçe Kürd (Kurmanc) olduğumu söyleme. Zulüm yapılıyordu de. Ben öldükten sonra söylersen söyle.’”
Paris’te bir Kürt Konferansı düzenleniyor. SHP’den 10 ya da 11 Kürt milletvekili katılmış. Parti onları ihraç ediyor. Kürtler, sendikacılar, eski TİPliler bir parti kuruyorlar. Adı Halkın Emek Partisi. 1990. Artık başka bir anlam verdiğim mitingler düzenleyecekler, ama izin çıkmıyor. Bunun üzerine yürüyüş kararı alıyorlar. Bir şehrin ortasına araçlarla geliyorlar, inip kitleyle yürüyorlar biraz, konuşma ya da açıklama yapmadan araçlara binip başka bir şehre gidiyorlar. Batman’a gelecekler. Ahmet Ataş’la lisede, aynı sınıftayız. Bütün Batman’da sadece kendimizi yurtsever-devrimci biliyoruz, çok yalnızız. Şimdilerde dörtyol olan TPAO üçyoluna geliyoruz. Kimse yok. Polisler çoğalıyor, kimse yok. Araçların gelip vekillerin inerek biraz yürüyecekleri üçyolda kimse yok. Hükümet konağı, Site’ye doğru giden yol, çarşı tarafı, “Beş Oğlan Parkı” tarafı; bomboş. Tekrar polislerin dikkatini çekmeyecek şekilde boş boş dolaşıyormuş gibi yapıp Gameda bayiinin oraya giderek üçyola geri dönüyoruz. Bir de ne görelim? Üç yönden üç büyük kalabalık birer rüya nehri gibi üçyola doğru akıyor. Yer gök cesur ve kararlı bir sele dönüşmüş akıyor.
EDİP SOLMAZ’ın şehrinde yeni bir mevsim başlıyor. Birden yüzlerce tanıdık yüz ile yüz yüze geliyoruz. Kuzeyden gelen kolun önünde çaycı Salih abi var. Süklüm püklüm bir midibüs üçyolun ortasında duruyor. Fehmi Işıklar iniyor, kalın bıyıklı İbrahim Aksoy iniyor. Gözler bağlama çalınca perçemleri dalgalanan Arif Sağ’ı arıyor. Ama polis izin vermiyor, ansızın kitleye saldırıyor. Kalabalık o kadar büyük ki, uzakta kalmışız. İçimde bir slogan şekilleniyor: YA HEP YA HİÇ! Ama cesaret edemiyorum. Bu yaratıcı slogan yıllarca içime dert olacak. Keşke, diyorum, bağırsaydım. Boş bir arsaya park etmiş tırlar ve kamyonların altından polis postallarını görüyorum, kitleyi uyarıyorum. Hepimiz bir tarafa dağılıyoruz. Tırın birinin arkasından çıkan bir polis bir Ahmet’e sallıyor, bir bana, bir diğerlerine. Birer ikişer jop darbesiyle dağılıyoruz. O ilk şiddet içimde bir cesareti uyandırıyor. İleride sağda bir cami var, orada, abdest yerinde el yüz yıkanıyor, kanlı şakaklar, çeneler temizleniyor, morarmaya başlayan baldırlar ve kollar sevgiyle okşanıyor. Dört sene sonra. Ankara, Batıkent. Yine evsizim. Ahmet’in iki kişiyle tuttuğu bir evin salonundaki kırık dökük kanepede yatıyorum. Ev arkadaşlarından Şerif, “Salih abi gelmiş, falan evde” diyor. Salih abimizin ziyaretine gidiyoruz. Salih abi biri Şam’a biri Halep’e bakan cümlelerle konuştukça konuşuyor. Radyo açık. Axtamar adasının destanı anlatılıyor. Kulaklarımın biri radyoda. Gece yarısı Salih abinin tadına doyulmaz sohbetinden izin isteyerek ayrılıyoruz. Şerif orada kalıyor. Biz çıktıktan sonra evi polis basıyor. Salih abi, şehit düşmüş bir arkadaşın ölüm ilanını Özgür Ülke’de yayınlamak için alenen para topluyordu Ankara’da. Polis fark etmiş, partiye para topladığını raporlamış. Salih abi ve Şerif dokuz gün DAL’da işkencede kalıyorlar. Polis Salih abinin boşboğaz biri olduğuna güç bela inanıyor. Şerif’le birkaç kez Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na gidiyoruz. Dost yüzlü Yavuz Önen çok ilgileniyor. Salih abê Romanya üzerinden Avrupa’ya geçip siyasî sığınma alıyor, siyasî gecelerde nutuk atıyor. Şerif, sol elini aylarca kullanamıyor.
O gece olacaklardan habersiz döndüğümüz evin salonunda “Ah! Tamara” adlı şiire başlıyorum, şu dizelerle:
Yaşam ve ölüm
İki hasım şimdi
İki şüpheli şahıs
Her an birisindir
Her an ikisi!
Bu yazıyı yazdığım zamanlarda ise Yavuz Önen’in vefat haberi çıkıyor. İçimde bir sızı uyanıyor. Sızı bir soruya dönüşüyor: Zaman nedir ki zaten; tarih, şiir ve ölümden başka?









