Son bin yıla, hatta birkaç yüz yıla, gitmeye gerek yok. Koçgirî, Zîlan, Dersim ve motivasyonunu Kur’an’ın Enfal Suresi’nden alan soykırım operasyonlarının bir silsilesi olan Barzan’a, Halepçe’ye uzanmaya da gerek yok.
(Bu arada, yukarıda anılan tüm bu katliamlar sözde Müslüman kardeşlerimiz tarafından gerçekleştirildi. Bu katliamların kurbanı ise yine sözde ümmetin bir üyesi olan Kürt halkıydı.)
Fakat düne gitmeye de gerek yok; dün dünde kalsın. Gelin, içinde bulunduğumuz 2026 yılının 6 Ocak’ından bu yana, yani yalnızca son bir ayda Kürt halkının maruz kaldığı zulmün ve bu zulmü gerçekleştirenlerin bir portresine bakalım.
6 Ocak 2026’da Suriye’de yeni yönetimi devralan Colani’ye bağlı güçler, Halep’te 2011’den bu yana iki Kürt mahallesini savunan Kürtlere saldırdı. Bu saldırı, savaş hukukunun uygulandığı bir saldırı değildi. Aksine, Enfal Suresi’nin emrettiği biçimde yürütülen bir saldırıydı.
(Enfal Suresi, Kur’an-ı Kerim’in sekizinci suresidir ve “ganimetler” anlamına gelir. Savaşta elde edilen ganimetlerin Allah ve Resulü’ne ait olduğu, geri kalan kısmın nasıl paylaşılacağı bu surede düzenlenir. Mal ve mülk ganimet sayıldığı gibi, savaş esiri ve kadın da ganimet olarak değerlendirilir.)
Teslimiyeti kabul etmeyen birkaç yüz Kürt savaşçı, İslam çizgisini takip ettiğini iddia eden ve Suriye Arap Ordusu adı altında örgütlenen on binlerce Arap savaşçı tarafından çembere alındı. İki Kürt mahallesi, günlerce tankların, topların ve “Allahu Ekber” seslerinin eşliğinde inledi. Altı günün sonunda iki mahalle düştü. Direnenlerin bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir alındı. Esir alınanların başları kesildi. Hatta bazı Kürt gençlerinin, sağ haldeyken kalplerinin çıkarıldığına dair görüntüler kameralara yansıdı. Direniş sırasında vurularak yere düşen Kürt kadınların cenazeleri yüksek binalardan atıldı. Bunlar yalnızca kameralara yansıyanlardı.
Bunları yapanlar da, bu emirleri verenler de Müslümandı. Yani İslam’ın kitabı olan Kur’an’ı takip ettiğini söyleyen ve hatta bu uğurda mücadele ettiğini iddia eden kimselerdi.
Kuşkusuz yalnız değillerdi. Yanlarında ve arkalarında, bunu açıkça ve resmî biçimde beyan eden Türkiye vardı. Türkiye bir Hristiyan, Yahudi, Budist ya da başka bir inanca mensup ülke değildir; o da Müslüman bir ülkedir. Üstelik son yirmi yıldır ülkenin başında olan ve tek hâkimi konumundaki Erdoğan da kendisini sıkı bir İslamcı olarak tanımlamaktadır.
6 Ocak’ta Halep’te Kürtlere karşı başlayan bu yeni Enfal, son günlerde doruk noktasına ulaştı. Özellikle Rakka ve çevresinde, Suriye Arap Ordusu’na Arap aşiretleri de katıldı. Yüzlerce Kürt sivil savaş ganimeti olarak esir alındı; malları ve mülkleri yağmalandı, kadınlar kaçırıldı. Esir düşen onlarca Kürt savaşçının başı kesildi. Bunu yapanlar Suriye Arap Ordusu ve Müslüman Arap aşiretleriydi. Emir ve komuta zincirini kuran, içeride ve dışarıda sınırsız destek veren ise Müslüman Türkiye ve Müslüman Erdoğan’dı.
Yeni Enfal tüm hızıyla sürüyor. Belki son yüz yılık Enfal demek daha doğru olur. Müslüman Kürtler, iki Müslüman devlet ve millet tarafından çembere alınmış durumda. Bir yanda Müslüman Türkiye vuruyor, diğer yanda Müslüman Suriye. Bu sırada İslam âlemi ise sessiz. Sessiz derken, “vurun abalıya” misali, devletsiz Müslüman Kürtlere karşı yürütülen bu saldırıyı fiilen destekliyor. İslam dünyasının Arap devletleri, medyalarıyla ve sermayeleriyle Türkiye ve Suriye’nin arkasında duruyor. Buna karşılık, İslam dünyasının hiçbir din adamından “Bu haksızlıktır” diyen bir ses yükselmiş değil. Herkesce onaylamış durumda…
Tepki gösterenler ya da Kürtlerin kapılarını çalmak zorunda kaldığı aktörler ise Yahudi ya da Hristiyan alemidir.
Nakşibendî tarikatına bağlı Hazneviyye cemaatinin önde gelen isimlerinden Şeyh Maşuk Haznevi’nin oğlu Şeyh Mürşid Xeznewî, iki Müslüman ülkenin Müslüman Kürtlere yönelik bu katliamının durdurulması için en son, Müslüman olmayan İsrail’e “Bize yardım edin” diye haykırmak zorunda kaldı, bir İslam alimi olarak.
Yine iki gün önce, Kürt kardeşlerini bu zulümden kurtarmak için çırpınan Sayın Mesut Barzani, Hristiyanlık âleminin ruhani lideri olan Papa’nın yanına, Vatikan’a gitti. Rojava için manevi desteğini istediğini söyledi. Mekke, Medine, Kahire, Ankara, Bağdat, Şam ve Amman sessizdi. Nakşibendî şeyhlerinin halifesi Şeyh Ahmed Barzani’nin yeğeni, Molla Mustafa Barzani’nin oğlu Mesut Barzani, Müslüman Kürt kardeşlerini Müslüman Arapların ve Müslüman Türklerin zulmünden kurtarmak için Papa’nın kapısını çaldı…
Hani Kürtler “kardeşinizdi”?
Hani Kürtler sizin “ümmet kardeşinizdi”?
Tüm bunlar, bu söylemlerin içinin ne kadar boş olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bunların kardeşlik hşkayaleri bin yıldır hep aynı hikaye. Fakat bunu gören Kürd’ün ibret almaması ayrı bir hikaye…
Umarım yaşanan son gelişmeler, tüm Kürtler için ama özellikle Müslüman Kürtler için tekrardan derin bir sorgulamanın vesilesi olur.
Sizce olur mu?









