XI. yüzyıldan bu yana Suriye’nin kuzeyi, tarihsel olarak Kürt halkıyla yakından ilişkili bir alan olmuştur. Bu makale, söz konusu sürekliliği iki ana bölüm halinde ele almayı amaçlamaktadır. Birinci bölüm, özellikle İslam-Arap dönemi ve Kürt Selahaddin’in Eyyûbî hanedanlığı bağlamında orta çağ dönemine odaklanarak, Suriye kuzeyinin Kürtleri kapsayan siyasi, sosyal ve askeri dinamikler tarafından nasıl şekillendirildiğini göstermektedir. Kürtler birçok eğitim kurumu (medrese), hamam, cami ve mezarlıkları bugün dahi Kürtlerin verdikleri isimlerle anılmaktadır. İkinci bölüm ise Kürt Mirliklerinin bağımsız yarı bağımsız oldukları döneme, özellikle Osmanlı İmparatorluğu dönemine odaklanmakta ve bölgeyi etkileyen idari yeniden düzenlemeleri ile toprak yapısındaki dönüşümleri incelemektedir.
Bu makalenin amacı, Suriye’nin kuzeyinin, özellikle etnik olarak tartışmalı olan Rakka, Halep ve Şam gibi şehirlerin tarih boyunca Kürtlerin yaşadığı şehirler olduğunu ortaya koymak; bu tarihsel bağın günümüzde Rojava Kürtlerinin toprak haklarını tanıtma taleplerinde de devam ettiğini göstermektir. Esad faşist rejiminin 1962 yılında uyguladığı Arap Kemeri politikası kapsamında Kürtleri yerlerinden zorla göç ettirilip yerlerine Arapları yerleştirme sonucu bugün Kürt nüfusunun az olması bu yüzdendir.
Nitekim Türkiye’deki 1993-94 yıllarında üç bin köyün yakılması ve Kürtlerin zorla göç ettirilmesiyle aynı politikadır. 2012 yılından itibaren Rojava Kürtleri, özellikle IŞİD (DAİŞ) gibi radikal ve barbar İslamcı gruplara karşı, şehirlerini ve köylerini savunmak için kritik bir mücadele yürütmüştür. Bu mücadele, DAİŞ’in eski başkenti olan Rakka ve Suriye’nin doğusu ile kuzeyindeki diğer stratejik bölgelerin savunulmasını kapsamış; Kürt güçleri, halkı korumak, düzeni sağlamak ve yerel yönetimi şiddet ve baskıya karşı ayakta tutmak amacıyla sivil ve askeri birimler oluşturmuştur. Eski DAİŞ militanı olan sözde Cumhurbaşkanı Colani bugünlerde Rojava Kürtleri üzerine barbarca katliamlar yapmakta. Özellikle Kürtlere ve dünya kamuoyuna bugün her ne kadar nüfus olarak azınlık olsa da bu şehirler üzerinde hak iddia eden Kürtlere bu çalışma tarihsel bir perspektif sunmaktadır.
Bu çalışmayı yürütürken, ilk dönem için Boris James’in çalışmalarına ve Osmanlı dönemi birincil kaynaklarına dayandık; böylece tarihsel analizler ile arşiv belgeleri bir araya getirilebildi. Kronolojik bir yaklaşım benimseyerek, XI. yüzyıldan günümüze kadar Kürt varlığının bu bölgedeki tarihsel sürekliliğini ve günümüzde Rojava Kürtlerinin Suriye’de oynadığı kritik rolü ortaya koymayı amaçlıyoruz.
Kürt Toprağının İnşası ve Eyyûbîler ile Memlükler Döneminde Kürtlerin Entegrasyonu
Her şeyden önce, Memlükler döneminde Kürt topraklarının nasıl şekillendiğini anlamak, Kürt kimliğinin zaman içinde nasıl korunduğunu kavramak açısından önemlidir. Kürtlerin Suriye ve Mısır gibi şehirler ile kabile toprakları arasındaki hareketliliği ve bu alanlar üzerindeki devlet etkisi, “Kürtlük” olgusunun gelişmesinde merkezi bir rol oynamıştır.
Bu topraklar her zaman çeşitli nüfus gruplarına ev sahipliği yapmıştır; Kürtler, Araplar, Süryani-Keldaniler, Türkmenler, Ermeniler ve diğerleri bunlar arasında sayılabilir. Orta Çağ’da bu grupların oranını kesin olarak belirlemek mümkün olmasa da kaynaklar bu oranın önemli olduğunu ve Osmanlı dönemi sonuna kadar sürdüğünü göstermektedir.
Birçok Kürt, Zankîler’in (XII. yüzyılın kurucusu İmadüddin Zengi) siyasi ve askeri elitine katılmış, Musul Atabekleri öncülüğünde Suriye’de Haçlılara karşı yürütülen mücadelede önemli figürler haline gelmiştir. Bu kişiler arasında, Mısır’ın fethinde Zankîler’in birliğine komuta eden en güçlü Kürt subaylardan biri olan Şirkuh öne çıkar. Onun yeğeni Selahaddin, daha sonra Eyyûbî hanedanlığını kuracaktır. 1189 civarında, gücünün zirvesinde Selahaddin, Mısır, Yemen, Suriye-Filistin ve Yukarı Mezopotamya’yı kapsayan geniş bir bölgeyi kontrol ediyordu. Kendisi ve halefleri, birçok Kürt’ün Suriye, Filistin ve Mısır şehirlerinde yükselmesini ve entegre olmasını sağlamıştır. Bu sayede, Memlükler döneminde bile Kürtler, en yüksek dini, siyasi, idari ve yargısal makamları işgal edebilmişlerdir (Boris James, s. 59).
Eyyûbîler dönemi (1171-1258), Kürtlerin Suriye ve Mısır şehirlerindeki ordu ve devlet elitlerine entegrasyonunun zirvesini temsil eder. Kürtler, bu bölgelerde daha önceden tanınmıştı; ancak Eyyûbîler, Zankîler’in mirasını takip ederek, birçok Kürt’ü devletin üst düzey kurumlarına çekmiş ve iş birliği yapmıştır.

Eyyûbîler döneminde Kürtler, sivil toplum ile askerî toplum arasında önemli aracılar olarak bilinmekteydi. Bu rol, Memlükler’in erken döneminde de sürmüş, Suriye ve Mısır şehirlerinde güçlü bir yerleşim ve özellikle eğitimli sınıflar ile yargı çevrelerinde belirgin bir varlık göstermiştir. XIII. yüzyılda, Suriye ve Mısır şehirlerindeki Kürt varlığı geniş çapta belgelenmiştir. Daha önce yaptığımız bir çalışmada, Eyyûbî Sultanlığı’nın büyük şehirlerinde Kürtlerin bulunduğu mahalle ve mekânlara dair eksiksiz olmayan bir envanter sunulmuştur. Kürt emirlerin ve kabile reislerinin isimlerini taşıyan camiler, mezarlıklar ve Kürt mahalleleri, bu nüfusun şehirlerdeki izlerini ortaya koymaktadır (Boris James, s. 354).
Eyyûbîler döneminde “Kürt topluluk hayatı”na dair bilgiler de mevcuttur. ‘Izz al-Dîn Ibn Shaddād (ö. 684/1285), Halep’te al-Zarzārī adlı bir caminin varlığını bildirir; kuruluş tarihi belirtilmemiştir. Muhtemelen bu cami, Eyyûbîlerin bölgedeki iktidarını tesis etmesinden sonra inşa edilmiştir; tıpkı Şam’da Muhammed Şeraf al-Dîn Shahrūh Ibn… al-Zarzārī tarafından 630/1232’den sonra kurulan Sabʿ al-Majānīn medresesi gibi.
Halep’te, Eyyûbîler döneminde bilinen Kürt gruplarına ait en az beş cami aynı mahallede yer almaktadır: al-Buhtī, al-Mihrānī, al-Zarzārī, al-Bashnāwiyyīn ve Kürtler Mahallesi (hārat al-Akrād) içindeki bir cami. Şam’da ise, birçok Kürt camisi dışında bir Kürt mezarlığının varlığı, zengin bir topluluk hayatının göstergesidir.
Eyyûbîlerin Suriye’deki hükûmetinin sonlarında, Qaymariyya grubu Kürtlerin en seçkin temsilcileri olmuş, rolleri Stephen Humphreys ve Anne-Marie Eddé tarafından detaylı bir şekilde belgelenmiştir. Bu grup, hayırseverlik faaliyetlerinde önemli rol oynamış, Suriye ve Mısır’da çok sayıda mārīstān (hastane), hamam ve cami kurmuştur (Boris James, s. 257).
659/1260 yılında ʿAyn Câlût Muharebesi’nde doğudan gelen ordulara karşı üstünlük sağlayan kişi, Müslüman topraklarının bu amansız savunmasından en büyük faydayı sağlayan Rukn al-Dîn Baybars oldu. Aynı yıl, on yedi yıl sürecek saltanatını el-Melik el-Ẓâhir unvanıyla ilan etti. Sultan, Mısır ve Suriye’yi kendi yönetimi altında birleştirdi. Meşruiyetini Müslüman toprakların savunulması ve yeniden fethedilmesine dayandıran Memlük Sultanlığı, XIV. yüzyıl başına kadar, Moğol saldırılarının sürekli tehdidi altında varlığını sürdürdü.
Ayrıca, Banu Durbâs ailesi (Banu Mârân’ın Haḏbâniyya kolu) ilk Memlük hükümdarlara kadar Mısır’da büyük kadı görevini elinde bulundurmuştur. Bu durum, kökeni Haḏbâniyya olan Eyyûbî yönetiminin, Haḏbâniyya şahsiyetlerini devlet kadrolarına dahil ettiğini ve benzer şekilde Kürt gruplarını Suriye-Filistin ve Mısır’a kazandırdığını açıkça göstermektedir. Rawādiyya klanı (Haḏbâniyya’nın bir alt grubu veya seçkinleri) bazı kaynaklarca “Kürtler arasında en soylu (aşraf al-akrâd) ve kabileler arasında önde gelen (muqaddam qaba’ili-him)” olarak tanımlanmıştır.
Bu gelişmeler, Eyyûbî hanedanının Mısır’daki sonunu işaret etmektedir. Ancak Suriye’de başka bir Eyyûbî, el-Nâsır Yûsuf, Şam’ı ele geçirmiştir.
Stefan Heidemann’a göre, Selçuklu dönemi (XI-XII. yüzyıl) ile Eyyûbî döneminin sonu (1258) arasında, Şam, Halep ve Irak’a giden İpek Yolu, istikrarlı yönetimlerin kurulması sayesinde tüccarlar tarafından yoğun şekilde kullanılmıştır. Küresel ticaret açısından, Avrupa (Kuzey İtalya) ile Doğu arasındaki yollar incelendiğinde, Eugen Wirth’in gösterdiği gibi, kuzey Suriye kıyısından Doğu Anadolu, Musul, İran, Kızıldeniz veya Basra Körfezi’ne giden Halep yolu, coğrafi konumundan dolayı en elverişli güzergâh olmuştur.
Gerçekten de, Eyyûbîler döneminde (1200-1258), bu yol, Kuzey İtalya’daki liman şehirlerinden gelen tüccarlar için tercih edilen güzergâh haline gelmiş ve Halep’in ekonomik olarak gelişmesine katkıda bulunmuştur. Moğol istilası ve “Avrupa ile Asya arasındaki ulaştırma ve ticaret akımlarının geniş çaplı kayması” nedeniyle bu uluslararası ticaret dinamiği kesintiye uğramıştır. Memlüklerin Suriye üzerindeki ilk yüzyıl hâkimiyetinde Avrupa tüccarları Halep yolunu terk etmiş, yerine Erzurum ve Tebriz üzerinden Karadeniz güzergâhını kullanmışlardır.
Reuven Amitai-Preiss’in belirttiğine göre, 658/1260 ile 680/1281 yılları arasında, Moğolların ve Memlüklerin kontrol ettiği bölgeler arasındaki ticaret ve seyahat oldukça azalmıştır. Bu iki devlet arasındaki çatışma döneminde, tüccarlar Fırat Vadisi’ni geçmekten kaçınmış ve Avrupa’ya gitmek için Kilikya’yı tercih etmiştir. Ancak Amitai-Preiss’e göre, daha sonra, Qalâwûn’un saltanatı sırasında ve İlhanlı hükümdar Ahmed Tegüdar’ın (1282-1284) teşvikiyle, Memlük-İlhanlı sınır ötesi ticareti yeniden canlanmış ve normalleşmiştir.
Ayrıca, çatışma döneminde tüccarlar Memlük topraklarına ve ötesine İran ve Orta Asya’dan ulaşamasalar da, Moğolların kontrolündeki Yukarı Mezopotamya bölgelerine, özellikle Musul ve Erbil gibi çok gelişmiş şehirlere mal tedarik etmeye devam etmişlerdir. Benzer şekilde, Fırat Vadisi’ni dolaşarak Kilikya’ya ulaşmak isteyenler, Gûlmark’tan Malatya’ya kadar Kürtlerin yaşadığı bölgelerden geçmek zorunda kalmışlardır (Boris James, s. 220).
Rakka Eyaleti veya Rakka Beylerbeyliği, 1516 yılında Suriye‘nin Yavuz Sultan Selim tarafından fethinden sonra yapılan vilayet taksiminde Suriye’nin kuzey bölgeleri Halep Eyaleti’ne bağlanmıştı. Rakka Eyaleti ise 1594 yılında merkezi Urfa olmak üzere Halep Eyaleti’nden ayrılarak kuruldu. Eyalete Urfa, Ruha ya da El-Cezire adları da verildi.

Eyalet Türkiye‘nin Urfa, Suriye’nin Rakka, Haseke ve Irak’ın Ramadi bölgelerini kapsıyordu.
9 sancak olarak teşkilatlandırılan eyalet 1864’te Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi ile yeni vilayet sistemine geçildiğinde Rakka Eyaleti de aynı topraklarla Halep Vilayeti’ne dönüştürülmüştür.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde, Halep şehrinin kuzeyinde, Memluk Devleti ile yapılan Mercidabık Muharebesi 24 Ağustos 1516’da son bulur ve muharebeyi Osmanlılar kazanır. Muharebenin sonucunda Suriye, Lübnan ve Filistin Osmanlı topraklarına katılır. Suriye’nin Osmanlı Devleti tarafından işgal edilmesi, Kürdistan’ın güney-batı sınırının Osmanlı Devletine sınır olması anlamına geliyordu. Daha öncesinde, İran-Osmanlı savaşı sonrasında, Osmanlı ordusu Kuzey-Doğu Kürdistan sınırına gelmiş, Kürdistan’ı dört bir yandan çevrelemeye başlamışlardı.
Kürdistan’ın İşgali :
Hakimiyetini güçlendirmek isteyen Osmanlı devleti, Kürdistan üzerinde bu hakimiyeti silah zoruyla elde edemeyeceğini anlamış ve anlaşma yoluyla bu toprakları egemenliği altına almaya çalışmışlardı. 1514 İran-Osmanlı savaşı sonrası, İdrisi Bitlisi öncülüğünde Kürt Mirlerinin nerdeyse tamamı, Osmanlı’nın gücünü belli şartlar çerçevesinde kabul etmişti.
Böylece 16. Yüzyıl’a girerken Türkler, Kürdistan’da ilk sömürgeleştirme adımını atmış bulunuyorlardı.. Osmanlı ile antlaşma gereğince bir otonomi statüsü olan Kürdistan, 1847 yılına kadar, Kürt Mirleri/Beyleri yönetiminde idare edildi. Osmanlı devlet adamlarının birçoğu ve özellikle Cevdet Paşanın da belirttiği gibi, ‘Devlet, Kürdistan’da hiçbir zaman kontrolü tam olarak sağlayamadı’(S.Kayhan-Cevdet Paşa Arşivinden). Bu hakimiyet çabasının son örneğini ise Türkiye Cumhuriyeti döneminde yaşanan 1938 Dersim Katliamıdır. Bu tarih ayrıca devlet erkinin askeri güçle hakimiyetini tesis etmeye başladığı tarihtir.
1700 yılında, Malatya Sancağına bağlı Gerger ve Kahta kazalarına ait 26 köye gelip yerleşen Zorganh torunları, çevre köylere baskı yapmaları sonucu, Rakka Valisine emir gönderilerek bunların kendi bölgesine götürülmesi istenilmiştir. Fakat Zorganh torunları vergilerini vereceklerini, zıılüm etmeyeceklerinin garantisini verdikten sonra yerlerinde bırakılmışlardır. (Yusuf Halaçoğlu, s 45)
Kürdistan’da ulus ismiyle de tanınan Cihanbeyli aşireti, 1776’da Anadolu’da dolaşan Carsten Niebuhr tarafından 10 bin çadırdan oluştuğunu yazmaktadır. İşte bu ünlü aşiretin Harput, Diyarbakır, Kahta gibi yerlerde yaptıklan baskılar nedeniyle Rakka’ya yerleştirilmeleri emredilmiş fakat bütünüyle bu emir uygulanamamıştır. Ayrıca Keli, Coriyu, Şamaklu aşiretteride benzer baskınları yapmaktaydılar.
Milli, Şıkaki gibi aşirellerde Pülümür (Kıızılcan), Kiğı, Tercan gibi yerlerde baskınlar yapmaklaydılar. Devlet bunları eski yerlerine dönmelerini istemiştir.(Y. Hallaçoğlu s. 46) Tabiki bu baskınlar kendi alanlarında hakimiyetlerini koruma ve güçlerini yeniden toplama olarakta görülmelidir. Devlet özellikle 1701 tarihinde yayınladığı emirnamelerde Tapovalı, Yarçekanlu, Mürdlü, Direjanlı aşiretlerinide Rakka’ya yerleştirmeye çalışmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla bu aşiretleri Arap aşiretleriyle karşı karşıya getirtmeye uğraşmış bir yönüylede bulundukları yerlerden uzak bölgelere yerieştirerek bu ıssız çöl alanlanm kontrol altına almaya çalışmışlardır. Rakka’ya sürülmek istenilenler arasında Yeni-il’e tabii Musacalu, Beydili Aşiretleride sayılabilinir.
Şimdiki Adıyaman’ın Gerger kazasını 1704 yılında terkederek Dersimin Çemişgezek, Pertek ve Sağman’m bazı köylerine giderek, buranın sakinlerini sürerek bölgeye kendileri yerleşen Cihanbeyli, Şeyh Hasanlı, Dede Sülü vs. gibi toplulukların bu durumlan Çemişgezek kadısı tarafından Padişah’a şikayet edilir. Padişah 1705 yılında gönderdiği bir fermanla Cihanbeylü aşirelitin Rakka’ya Dede Sülü ve Şeyh Hasanlı Aşiretlerinin ise tekrar eski yerlerine iskan edilmelerini buyurur. (Cevdet Tasnifi aktaran Y.Hallaçoğlu s. 50)
Yukarıda adı geçen aşiretlerin Rakka’ya veya eski yerlerine dönüp dönmedikleri bilinmiyor. Yalnız bu aşiretlerin yıllar sonra 1782’de aynı şekilde yine Dersim’e yöneldiklerini ve yine bunlann eski yerierine dönmeleri için ferman yollandığı belirtilmektedir.
Konar-göçerlerden Viranşehir bölgesinde yaşayan Milli aşireti 1711’de Rakka’ya sürülmüş, daha sonra araya girenler onların tekrardan eski bölgelerine dönmelerine yardımcı olmuşlar, fakat 1713’te bir kez daha Rakka’ya yollanmışlardır. 1724’de bir kısmı kaçarak memlekellerine dönmüş, fakat yeniden Rakka’ya sürülmeleri için fermanlar yayınlanmıştır.(Y.Hallaçoğlu,s 53) Daha sonra yine bu Milli Aşiretinden bazıları İskan Başı olarak Osmanlı Devleti bünyesinde görev almıştır.
Aşiretterin bir kısmının Rakka’ya sürülmesinin nedenlerinden biri Arap aşiretlerine karşı çıkartmaktı. Anadolu, Kürdistan ve Ermenistan’da buralara sürgün edilen aşiretlerin Rakka bölgesinin elverişsiz koşulları nedeniyle de sık sık kaçarak eski bölgelerine dönmelerine neden olmaktaydı. Birçok aşiret Rakka’ya sürgün edileceklerini anlayınca çoğunlukla affedilmelerini, uslandıklanm vs ileri sürerek Rakka’ya gitmek istemediklerini belirtirier.
Bir kısım oymaklarda zamanın harp ihtiyaçlarım karşılarlardı. Bunlar vergi ve rasum yerine imal ettikleri ok ve yay gibi silahlan cephaneye teslim ederek mükellefiyetlerini yerine getirirlerdi. (C. Orhunlu, s. 22-23)
Osmanlı İmparatorluğunda Merkezileşme ve Kürdistan’ın yeniden yapılandırılması :
Tanzimat bir bütün olarak Osmanlı Devletinin gayri müslümlere tanınan hakların yanısıra yarı bağımsız eyaletlerin, Kürdistan gibi, otonom yapılarını ortadan kaldırmak vergi sistemini tam anlamıyla uygulamak, askerlik ve güvenlik işlerini düzene sokmak kısacası ülkeyi merkezden yönetme çabası olarak özetlemek mümkün. Şu bir gerçekki Kürdistan’ın tam olarak devletin kontorolü altına alınması yirminci yüzyıla kadar gerçekleştirelemiştir. Tanzimatla birlikte iskan hareketleri de daha sistemli yürütülmeye çalışılmıştır. Eyalet valileri tarafından aşiret reislerine birer mühür verilerek, aşiret üyelerinin izinsiz olarak başka bir bölgeye gitmeleri engellenmeye çalışılmıştır.
Aynca eyalet müşirlerinin kontrolü altında, aşiretler bağımsız birer muhassılık haline getirilirler. Bunun yanısıra 1842’de çıkanlan bir kanunlada yaylak-kışlak somnuda bir düzene sokulmaya çalışılmıştır. Böylelikle aşiretler bulundukları kaza ve sancak topraklarından dışarıya yaylak ve kışlaklara gitmeleri önlenmeye çalışılmıştır. Devletin bu tür düzenlemeleri orduya yeni kuvvetlerin katılmasına neden olmuştur. Devlete isyan eden gruplara karşı şiddet uygulandığı gibi mecburi iskana da tabi tutulmuşlar, uzak bölgelere sürülmüşlerdir. Özellikle bu yaylak ve kışlak sorunu iç anadoludaki Kürtleri kapsamaktadır.
Tanzimat döneminde “Aşiret reislerine bulundukları eyalet valisi tarafından birer mühür verilerek aşiret halkından başka yere gitmek isteyenlere kefil göstermek şartı ile mühür tezkiresi verme usulü tatbik edilmeye başlandı.” (Hatt-l Hümayun tasnifi Nü.22243 sene 1828 Aktaran C.Orhonlu age, S. 113)
Celile Celil’in aktardı gibi ‘’Becer’in, Kürdistan’a yaptığı seyahet sırasında Diyarbakır yakmlanndaki Haniki Cori köyündeki halkın yerieşim yerierini terk ederek göçebeliğe döndüklerini yazar. Nedenini köylülere sorduğunda; “Ne yapabilirdik ki? Ovada kalıp köyler kursak, bağlar yapsak, tahıl eksek, sürüleri izinsiz toprağa salsak, ağır vergiyi ödesek, çalışmalarımızdan hiçbir fayda görmeyecektik. Fakir düştük ve eşi benzeri duyulmamış bir baskıya uğradık. Ezenler, bizim şikayetlerimizden rahatsız olduğundan bizi suçlu ilan ediyorlardı. Köylerimizi yıkıyor, toprağı işleyecek aletlerimizi alıyor, bizi ya öldürüyor ya da köle yapıyorlardı. Ne yapabilirsin? Evlerimizi boş bıraktık, ve hiç bir baskıya uğramadığımız dağlardaki kardeşlerimizin yanında sığmak aradık. Kaderimiz böyleymiş.” (Celile Celil, s. 155)
Yarı yerleşik veya yerleşik aşiretlerin devlete bağlı aşiret reisleride iskana karşı çıkanları ikna etmeleri için görevlendirirler. Örneğin; iskanı kabul etmeyen Kara Fakılı aşiretine şiddet uygulanır. Bu haber diğer aşiretleri etkiler. Bir çok aşiret iskanı kabul eder. Böylelikle bir çok yeni köy ve kasabalar ortaya çıkmaya başlar. Örneğin; Antep, Adana arasındaki Niğoli kalesi civarındaki Kerkütlü, Hanağzı, Çerçili, Kurdbahçesi, Eğintili, Keferdiz nahiyeleri birieştirilerek İslahiye adı verilir. Bu günkü İslahiye kazası böylece kurulur.
Halep’e bağlı Delikanlı aşiretiyle, Maraş’a bağlı Çelikanlı aşiretleri İslahiyeye getirilerek iskan edilirier. Maraş Sancağındaki Yusuf Hacılı, Çakallı,. Nadirii aşiretleri 1866’da tamamen iskana tabii tutulurlar. (Celile Celil, s. 61)
Osmanlı Devletinin yayılma politikasının mantığında, savaş ile elde edilen topraklara göçebe Türkleri yerleştirip, hem bölgenin imara ve üretime hazırlanmasını sağlamak hem de askerler için erzak ve lojistik destek için mekanlar yaratma çabası vardı. Bunun yanı sıra, giderek genişleyen ülke topraklarının sınırlarını korumak ve tarımsal faaliyetleri geliştirerek iskan edilen kişilerden vergi ve asker alma da devletin amaçlarını teşkil ediyordu.
İskan politikasının diğer bir amacı ise isyancı Kürtleri, Kürdistan coğrafyasından oldukça uzak yerlere yerleştirerek hem ailelerine ve hem de Kürt ahalisine ders vermekti. Bu politika, aynı zamanda, Kürdistan’daki Osmanlı kontrolünü genişletmeyi de amaçlamaktaydı.
- yy sonlarında, Osmanlı İmparatorluk sınırlarına ulaştığında artan savaşlar ve asker talebinin artması yüzünden, ayrıca, vergilerin artması, gerek Kürdistan’da gerekse diğer eyaletlerde isyanlar çıkmaya başladı. Bu dönem, Osmanlı Devletinin daha da gaddarlaşmaya başladığı bir süreçtir.
Osmanlı Devletinin vergi ve asker taleplerini reddeden ya da kendi sosyo-politik idari yapısını kurmayı hedefleyen Kürt Mirlerinin güçlerini kırmak ve onları merkezi yönetime bağlamak için yapılan savaşlar sonucunda birçok önemli Kürt Beyleri, Osmanlının batısındaki eyaletlere kadar, zorla yerleştirilmişlerdir. Bugün Bulgaristan sınırlarında olan Vidin’e, Yunanistan’a bağlı Girit Adasına, Lübnan’a Libya’ya, Suriye’nin Rakka şehri bu şehirlerinde başında geliyordu.
Kürt liderlerinin Kürdistan’daki etki alanlarından ne kadar uzak bir yere gönderilir ise o kadar rahat etkilerini bertaraf edeceğini düşünen devlet, zorla göç ettirilip iskana tabi tutulan şahısların, geride kalan yakınları için bir tedbir ve tehdid olarak da bu politikayı uyguluyordu Nitekim Dersimden Vidin’e gönderilen Dersim Bey ve Ağalarından Gülabi ve Timur Ağaların yakınları yeni bir isyana girişmekten çekinir olmuşlardı.
Başka bir örnek ise Erzurum sancağından yine Vidin’e gönderilen Beylerin yakınları ve ahalinin ileri gelenleri tarafından Sultana yazılan mektuplardı. Erzurum’daki Kürtlerin Osmanlı ile Ruslara karşı savaşta üstün başarı göstermeleri Kürtler açısından aslında sürgünde olan Beylerinin affedilip evlerine gönderilmesi anlamına geliyordu(C.P.Arşivi-S.Kayhan)
Kürtlerin İskan Politikası : Rakka Kürt Şehrine doğru :
Rakka şehrinin Kürtlerin iskan politikasında başat şehirlerden biri olması daha çok Rakka’nın yeni bir yerleşim yeri olarak yapılandırma çabasının yanısıra Kürt ileri gelenlerini Kürdistandan uzak bir yere İskan etme çabasıda vardı. İçerisinde ‘asi-isyancı’ ve boyun eğmeyen Kürtlerin Kürdistan’ın çetin dağlarından alınıp daha kolay kontrol edilebilir bir ovaya, Fırat Nehrinin suladığı Rakka’ya yerleştirmeye çalışılması tesadüfi değildi. Güçlenmeye başlayan ve kendi idarelerini bağımsız bir şeklide kurmak yada korumak isteyen Kürtlerin gerek direniş gerekse isyanların başarısız olması sonucu bu bölgeye yerleştirilmesi iki anlama geliyordu : birincisi kendi öz güçlerinden uzakta iskana tabi tutulmak diğeri ise Rakka’yı mamur bir hale getirme projesinide içeriyordu. Aşağıda özetini sunacağımız bir belgede durum şöyle izah edilmekte:
‘ Evvelce vaki olan isyanlarından dolayı Rakka’ya nakil ve iskan edilip başka taraflara gitmeleri men’ edilmiş Koyunoğulları’ndan bazılarının hile ve desise ile Rakka beylerbeyisi Süleyman Paşa’dan izin tezkeresi alarak Diyarbekir ve Arabgir taraflarına gittikleri haber alındığından badema bu gibi ahvale meydan verilmemesine dair Rakka mütesellemine hüküm.’
Başka bir deyişle, iskan edilen Kürtler, kendi topraklarına yani Kürdistan’a asla gidemeyeceklerdir. Gidenler olursa yakalanıp tekrardan geri getirilmesi emrediliyordu. Elbette şunuda belirtmekte fayda var. Osmanlı, sadece isyancı Kürtleri buraya yerleştirmekle kalmayıp Koçer (göçebe) Kürtleri de Kürdistan coğrafyasının dışında zorla yerleştirip, onlardan hem kafa vergisi hem de hayvan vergisi alarak devlete yeni gelir sağlıyor, hem de devletin güvenli ve kontrolü sağlamlaştırmasını hedefliyordu. Çünkü bazı Koçer Kürtler örneğin Pehlivanlı Aşireti, Şeyh Bızıniler, Rışvan Aşireti ve Jirki Aşireti gibi aşiretler bazı yerlerde yayla ve otlaklar yüzünden diğer yerleşik ya da göçebe Türklerle kavgaya, adam öldürmeye varan sorunlar yaşadıklarından Devlet bu aşiretleride yerlerinden alıp başka yerlere zorunlu göç ettirmişti. Musul, Yunanistan’da Kandiye, İzmit , Kozan Rakka’dan sonra diğer yerleşim alanlarıydı(S.Kayhan- Başbakanlık Osmanlı Arşivi Belgelerinden)
Rakka, Fırat nehri kıyısında olması hasbiyle tarıma elverişli bir yerdi, fakat sıcaklık Kürdistan dağlarından gelen Kürtler için çekilmez olduğundan bazı Bey ve Ağalar devletten kendilerinin affedilmesini, tekrar Kürdistana dönmek istediklerini talep ediyorlardı. Hiç şüphesiz devlet bu talepleri reddediyordu. Diğer taraftan, Osmanlı Devletine hiç başvurmadan kendi imkanlarıyla Rakka’dan kaçan Kürtler hakkında hemen yakalama emri çıkartılıyor ve yakalanıp tekrardan Rakka’ya yerleştiriliyorlardı. Şöyle diyor bir tahriratta(yazıda) : ‘Rakka’ya mecburen iskan edilen Şarklı cemaatinden (kürtler) bazı kimseler oraya buraya kaçtıklarından eski mahallerine iadeleri için yazılan emre cevaben, Konya’da bunlardan kimse bulunmadığı hakkında, Konya eyaleti muhafızı İbrahim Paşa imzasıyla tahrirat.’ ( C.P arşiv.S.Kayhan)
Kısacası, devlet iskan politikasını her şeye rağmen devam ettirmeye çalışıyordu. Aslında bu iskan politikası devletin Kürtleri bir nevi kendi sistemi içerisinde entegre ve asimile etme çabasının tezahürüydü.
1800’lerin ortalarına doğru, Cevdet Paşa’nında aktif rol aldığı iskan komisyonları kurulmaya başlamış, Kürtleri, Rakka başta olmak üzere Rodos, Vidin, Kandiye, Musul, Bursa, İzmit gibi uzak yerlerde iskan politikasına devam ettiler.
Bugün Suriye’de devam eden savaşta Rakka her ne kadar Kürtlerden arındırılmaya çalışılsada yüzyıllar önce Kürtlerin istemeyerekte olsa yerleşim alanı olmuş durumda. Rakka’yı Rakka yapanların başında Kürtlerin geldiğini iskan politikasının kendi belgeleri ortaya koymaktadır. Elbette diğer etnik yapıların varlığını gözardı etmemiz düşünülemez.
Sonuç yerine, Rakka şehrinin kurulması ve geliştirilmesi, Kürtlerin oraya iskan edilmeleri, diğer bir değişle zorla yerleştirilmeleriyle beraber ivme kazandığını söyleyebiliriz. Ve zamanla bir Kürt şehri haline dönüşmüş olan Rakka, daha sonra Arapların hakimiyetinde bir Suriye devleti kurulunca bir bakıma nufuzları azalmış ve Süriye Devleti’nin Araplaştırma politikası sonucu kimliğini kaybetmiştir…
Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Arşivinden, Birinci el Osmanlıca belge numaraları
Tarih :29/Z /1255 (Hicrî) Dosya No :345 Gömlek No :17225 Fon Kodu :C..DH..
Tarih :29/Z /1255 (Hicrî) Dosya No :9 Gömlek No :434 Fon Kodu :C..ZB..
Tarih :13/Za/1255 (Hicrî) Dosya No :947 Gömlek No :41125 Fon Kodu :C..AS..
Tarih :29/Z /1255 (Hicrî) Dosya No :149 Gömlek No :7449 Fon Kodu :C..DH..
Tarih :29/Z /1255 (Hicrî) Dosya No :20 Gömlek No :984 Fon Kodu :C..DH..
Ek Kaynaklar :
Boris JAMES, thèse de doctorat, Université Paris-Ouest Nanterre La Défense, Les Kurdes Dans L’orient Mamelouk Et Mongol De 1250 A 1340 : Entre Marginalisation Et Autonomie, Le 15 mars 2014, Paris
Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature And History Of Turkish Or Turkic Volume 7/3, Summer 2012, P. 887-914, Ankara-Turkey,
Osmanli Türkiye’sinde Bazi Aşiret, Cemaat ve Taifelerin Eşkiyalik Faaliyetleri Ve Bunlarin Merkez-Taşra Yazişmalarindaki Yansimalari: Maraş Eyaleti Örneği (1590-1750) Süleyman Demirci -Hasan Arslan
Celile Celil, XIX. Yüzyıl Osmanlı imparatorluğu’nda Kürtler,Özge Yayınları, Ankara,,1992
Cengiz Orhonlu, Osmanlı Imparatorluğu’nda Aşiretleri Iskan Teşebbüsü (1691-1696), İstanbul, 1963; Osmanlı Imparatorluğunda Aşiretleri Iskanı, İstanbul, 1987
Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı Imparatorluğu’nun Iskan Siyaseti Ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Ankara, 1991.
Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti Ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014











