Halep saldırısından (6 Ocak 2026) bu yana Suriye ve Rojava’da Kürtlere yaşatılanlar, dünyanın dört bir yanındaki Kürtlerin ruhunda derin travmalar açması yanı sıra siyaset üstü bir birlik ruhuyla sesini dünyaya duyurmaya yol açmış durumda. Konuştuğun, temas ettiğin herkes adeta lal kesilmiş. Kürt dünyasında ciddi bir sorgulama mevcut. Fakat herkes Rojava için bir seferberlik duygusu içinde ve iç öfkeyi şimdilik dış tehditlere karşı seferber etmiş durumda.
Fakat bugün yaşadıklarımız, dünü yeterince sorgulamamış olmamızın bir sonucu değil mi, sorusu yabana atılacak bir soru değildir. Ortak hatalarımız olsa da, Kürtlerin kendi içinde bu hataları açıkça tartışması, halkın ulusal birlik çağrısını temel alarak ortak bir akıl çıkarmasını sağlar. Bu, direnişi güçlendiren tek yoldur. Zaman hangi parti ve ideoloji veya kişi zemin ve güç kaybeder ve kazanır zamanı değil, yeter ki güçlenen Kürt ulusu ve Kürdistan olsun.
Bu temelde, günlerdir kafasını duvarlara vuran biri olarak yazıyorum, siliyorum, yeniden yazıyorum… Her ne yapsam şu an sahada direnler karşısında kendimi mahcup hissediyorum…
Bir yandan bugün yaşananlara daha önce dikkat çekenleri o gün “ilkel milliyetçi” ya da “barış süreci karşıtı” ilan edenler, bütün bu kaosa rağmen bugün de hiçbir şey olmamış gibi aynı suçlamaları ve fantezi tüccarlığını sürdürme gayretinde. Şimdi aynı kesim Kürt, ahlaki üstünlük söylemi arkasına sığınılarak her şeyi doğruydu ve bu gün de ortada hiçbir yanlış olmadığını savunuyor.
Tam da bu nedenle, bu meseleye dair zihnimde biriken ve artık suskunlukla taşınamayacak birkaç cümle var. Derdim yıkmak değil tam tersine, bir daha yıkılmamak için yıkımdan ders çıkarmaktır. Çünkü sürekli olağanüstü durumlar yaşadığımız için sorunlarımızı ve sorularımızı zamana erteleme alışkanlığı, zamanla bir kültüre dönüşmüş durumda. Kürtlerin olağanüstü hâlleri, bitmeyen acıları gibi bitmez; ta ki güvenli bir yurt inşa edilene kadar. Kanımca direniş ve adil bir iç sorgulama yan yana yürüyebilir… Ve bu yan yana yürüyüş, ancak Kürtlerin hatalarını kendi içinde tartışarak, ulusal birlik zemininde ortak akıl üreterek mümkün olur. Ortak tartışma hayati bir zorunluluktur. Çünkü bireysel eleştiriler dağılır gider, ancak kolektif bir yüzleşme hatalardan kalıcı dersler çıkarır ve halkı geleceğe birlikte taşır.
Şeref, onur ve ahlaki üstünlük; yurtsuz, yuvasız ve esaret altındaki bir halk için ne ifade eder?
Bu soru, felsefi bir sorgulama değildir; Kürt halkının son yüzyılda yaşadığı tarihsel tecrübenin, özellikle de Rojava’da yaşananların merkezinde duran önemli bir sorudur. Onur, bireysel bir erdem olduğu kadar kolektif bir varoluş biçimidir. Ancak vatanı işgal edilmiş, siyasal iradesi bastırılmış, çocukları katledilmiş, bütün insani değerlerin dilencisi olmuş bir ulus için onur, soyut bir ahlak kategorisi olmaktan çıkar somut bir özgürlük ve güvenlik meselesine dönüşür.
Fakat onur kavramı çok da realiteyi karşılamaz. Gerçek hayatta onur, toprak ve güvenlik olmadan sıklıkla romantik bir teselli veya ideolojik perde haline gelir. Ahlaki üstünlük iddiası, pratikte yenilgiyi açıklamaz. Aksine, stratejik körlüğü gizleyebilir.
Elbette onurlu insanlarız. İşgalci değiliz, kimseyi yerinden sürmüyoruz. Herhangi bir halkı ya da inanç grubunu katletmiyoruz. Alevisi, Sünnisi, Êzidîsi, Hristiyanı ve diğer inançlarla bir bahçeyiz. Onuru slogan yapmamak onursuzluğu savunmak değildir. Tam tersine, onuru gerçek bir değer olarak korumak isteyen herkesin yapması gereken şey, onu slogan olmaktan çıkarıp somut bir varoluş biçimine dönüştürmektir.
Eğer bir halkın bütün insani ve ulusal değerleri sistematik biçimde yok ediliyorsa, “ahlaki üstünlük” iddiasının pratikte ne karşılığı vardır? Rehin alınan yalnızca toprak mıdır, yoksa o toprağa bağlı hafıza, kimlik ve onur da esir alınmış olmaz mı? Realite, onuru değil, gücü ve öngörüyü sınar. Onurlu olmak yetmez. Onurlu kalmak için realiteyle yüzleşmek, hataları tartışmak ve ulusal birlik zemininde ortak akıl üretmek gerekir. Bu çoğulcu bahçe, ancak bu yolla kalıcı olur.
Rojava’da Yaşananlar ve Yanlış Teşhisler
Rojava’da yaşananları açıklamak için sıkça dile getirilen “Araplar Kürtlere ihanet etti” söylemi, gerçeği açıklamak bir yana, Kürt siyasal aklını felce uğratan tehlikeli bir kolaycılıktır. Bu söylem, meseleyi ahlaki bir ihanet çerçevesine hapsederek, asıl yapısal, ideolojik ve stratejik sorunların üzerini örter.
Arap topluluklarının davranışlarını anlamak için onları romantik ideolojik bağlılıklar üzerinden değil, güç ve güvenlik ekseni üzerinden okumak gerekir. Tarihsel olarak Ortadoğu’da aşiret yapıları ve bedevi Arap toplulukları, hangi tarafın askeri ve siyasal olarak güçlü olduğuna bakarak konum almıştır. Dün IŞİD güçlüydü, ona eklemlendiler; sonra Kürtler ve uluslararası koalisyon sahada güç kazandı, bu kez onlarla hareket ettiler. Bugün ise güç dengesi yeniden değişince Şam’a ve Colani çizgisine yöneldiler.
Bu, bir “ihanet” değil; ilkesizliğin, siyasal bilinçten ve ahlaki tutarlılıktan yoksunluğun tipik bir tezahürüdür. Ancak daha da önemlisi, bu davranış biçiminin öngörülebilir olmasıdır.
Esad rejimi çökerken ve Colani Şam’a ilerlerken, Minbiç’te Kürtlerin eğittiği ve silahlandırdığı Arap unsurların silahlarını Kürtlere çevirmesi bir sürpriz değildi. Halep’te (Şêxmeqsûd-Eşrefiye) yaşananlar da aynı şekilde. Rakka ve çevresindeki Arap aşiretlerinin benzer bir tutum alacağı, sahayı ve sosyolojiyi az çok bilen herkesin bildiği bir gerçekti.
Burada asıl sorun şudur: Bu kadar açık olan bir risk neden yönetilmedi?
Eğer bu ihtimal biliniyor ve buna rağmen hiçbir ciddi önlem alınmıyorsa, bu durum Rojava’da aklın, stratejinin ve soğukkanlı analizlerin değil; hayallerin, fantezilerin ve ideolojik romantizmin egemen olduğunu net gösterir. Sahada fantezi değil, realite hüküm sürer. Hakikat, silahların ve güç dengelerinin konuştuğu yerde kendini acımasızca dayatır. Rojava’da bu defalarca kanıtlandı. Ama anlaşılan kanıt değil, fantezi kutsanmıştı. Çölün gerçeği değil, Kaf Dağı masalları temel alınmıştı.
“Halkların Kardeşliği”den kuşku duymak, halkların düşmanlığı demek değildir!
Rojava pratiğinde en büyük yanılgılardan biri, toplumsal ve siyasal bilinci gelişmemiş kitlelere, uzun vadeli ideolojik sadakatler atfetmek oldu. “Halkların kardeşliği” söylemi, teorik olarak değerlidir; ancak bu söylemin askeri ve güvenlik mimarisinin yerine ikame edilmesi ölümcül bir hatadır. Bir de kardeşlik eşitler arasında ancak mümkündür. Yoksa kardeşlik hukukun tartısındaki dengesizlik artarak devam eder. Eşitlik hukukun egemen olmadığı yerde halkların kardeşliği bir aldatmacadan öteye gitmez. Ayrıca halkların kardeşliğine kuşku duymak, eşittir halkların düşmanlığı demek değildir!
İnsan şu soruyu sormadan edemiyor:
Nasıl olur da on binlerce, ideolojik ve ulusal aidiyeti zayıf, dün başka bir safta yer almış ve yarın da sana karşı savaşma potansiyeli olan insanlara NATO standardına yakın askeri eğitim verilir? Nasıl olur da geleceğinde sayısız savaş ve saldırı bulunan bir halkın kendi çocuklarına askeri, teknolojik ve stratejik yatırım yapılmaz? Neden Kürt gençleri profesyonel askerler, subaylar ve stratejistler olarak yetiştirilmek yerine, maaşlı belediye memurları haline getirilir?
Burada en can yakıcı meselelerden biri de ideolojik eksendir. Coğrafyaya ve saha realitesine yabancı tepeden gelen bu yanlış kararları uygulayanlar nasıl komutan, nasıl siyasetçi, nasıl halkına öncü olabiliyor? Siyaset, yalnızca niyetle değil, öngörüyle ve sorumlulukla yapılır. Komutanlık ise ideolojik saflıkla değil, düşmanı ve müttefiki doğru tanımakla mümkündür.
On dört yıl boyunca Suriye’de “demokratik bir güç” olduğunu, Suriye’nin demokrasisi için mücadele ettiğini söyleyen ve bunu yalnızca söylemde değil pratikte de sergileyen Kürtlerin, uluslararası güçlerden kendilerine ulusal bir aktör muamelesi yapılmasını beklemesi gerçekçi değildir. Kendini ısrarla milis konumunda tanımlayan bir güce, küresel aktörlerin devlet ya da ulus muamelesi yapmasını beklemek, siyasetin doğasına aykırıdır.
Son günlerde sahada yaşanan savaş ve sıkıntılar, yalnızca Halep saldırısıyla başlayan bir sürecin değil; son on üç–on dört yılda izlenen politikanın doğal sonucudur. Bu tabloyu sadece Kürtlerin son dönemde ne yapıp ne yapmadığı üzerinden okumak, ya da bütün sorumluluğu son gelişmelere yüklemek yeterli bir analiz olmaz.
Bugün dünya, imparatorlukvari bir sistemin yeniden inşa edildiği yeni bir düzene doğru ilerliyor. Bu düzende önemli olan halkların talepleri değil; haritaların nasıl çizileceği, hangi sınırların büyütülüp küçültüleceği, nasıl kontrol edileceği ve kimin kime biat edeceğidir. Trump gibi aktörlerin dünyaya bakışı tam da budur. Bu gerçeği görmezden gelmek körlüktür. Fakat siyaset zaten tam olarak bunu gerektirir: güç ilişkilerini öngörmek ve buna göre pozisyon almak.
Krizler gelmeden birliğini kuramayan Kürtler, kriz anlarında can havliyle ve halkın zorlamasıyla yan yana gelir. Bu tür birlikler, geleceği kurmaya değil, çoğu zaman sadece can kurtarmaya yarar. Zaman tükenmiş, toprak işgal edilmiş, kader büyük ölçüde çizilmiştir; geriye yalnızca maruz kalınan soykırımı hafifletme çabası kalır. Bu bir birlikten ziyade, öncüsünü bulamamış bir “hawar” çığlığı olarak orta yerde kalır.
Buna rağmen Rojava özelinde ortaya çıkan acil birlik refleksi giderek büyümekte, daha ulusalcı bir Kürt siyasal hattının haritası belirginleşmektedir. Bu artık inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir. Bu realiteyi görmezden gelen Kürt partileri, bu süreci en fazla geçici olarak yavaşlatabilir; ancak önünde duramazlar. Durmaya çalışanlar ise kaçınılmaz olarak siyasal olarak aşınır ve çöker.
Asıl mesele, Rojava’da yaşananları mutlak bir başarı ya da mutlak bir yenilgi olarak tanımlamak değildir. Çünkü Rojava’da yaşananlar, Rojava’ya özgü bir sapma değil; Bakur Kürdistan siyasetinin öncülük ettiği ve son yirmi yıldır Kürt özgürlük mücadelesine yön veren politik hattın bir yansımasıdır. Düne kadar Rojava’daki zafer de, yenilgi de onundu. Fakat artık süreç ve sahaya bütün Kürt varlığı dahil olmuştur. Bundan böyle zafer de yenilgi de her Kürdündür.
Gelinen noktada bu hattın, mevcut Orta Doğu denkleminde ve şekillenmekte olan yeni dünya düzeninde uygulanabilirliğinin şimdilik kalmadığı ortaya çıkmıştır. O hâlde asıl soru şudur: Buna uygun yeni bir politik yol benimsenecek mi? On yıllardır bu eksende siyaset yapan, bu hattın havariliğini üstlenen kişi ve kurumlar yeni bir yol çizmeyecek mi?Hakikat acıdır ve normalde öğreticidir. Fakat her nedense biz Kürtlerde farklı işler… Buna artık müsade edilmemeli.
Ve bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, bu hakikatten kaçmak değil; onunla yüzleşecek cesareti göstermektir. Kürt siyasi hareketi bununla yüzleşmeden ve bunu kabul etmeden var olan sarsıntılar yerini gerçek bir yıkıma bırakır. Bu yıkımın altında sadece yanlış yapan değil bütün Kürtlerin üzerine bir dağ gibi yıkılır. Bugünkü sonuç, bir iki yılın ya da birkaç kişinin hatasıyla ortaya çıkmış değildir; 2004’ten bu yana yürürlükte olan akıl ve politikaların bütünlüklü biçimde sorgulanması gerekir. Ancak bu yüzleşmenin ardından, yeni bir söylem ve yeni bir eylem hattıyla yarına yürümek mümkündür.
Bunu da bilirim; bu dağ, bu fırtınalara yabancı değildir… Kürt halkı, ya öyle ya da böyle, bunu da atlatır. Asıl mesele, artık bundan sonrasıdır.











